Las Niñas Bien – Alejandra Márquez Abella (2018)

“Gümüş sofra takımı, Grand Marnier kadehleri, beyaz şarap kadehleri. Şu gelin çiçeklerinden pek anlamıyorum, onları lalelerle değiştireceğim. Mari’den ahtapotu 60 defa dövmesini istiyorum, öbür türlü çiğnemesi zor oluyor. Oturma odasının duvarında büyük bir gece kelebeği var. Bahçıvan, kelebeğin kendiliğinden gitmesi gerektiğini, gitmezse bunun kötü şans anlamına geldiğini söylüyor. Bu benim doğum günü partim. New York’dan aldığım fildişi rengi elbiseyi giyiyorum. Ev çok güzel, insanlarla dolu. Herkesin gözü üzerimde. Misafirlerden biri Julio Iglesias. Beni sevdiğini söylemek için yanıma gelip, elimi tutuyor. Beni İspanya’ya götürüyor ve Corte Inglés’de yaşıyoruz”

Lüks hayat yaşayan bir kadının, kocasının işlerinin Meksika’daki 1982 ekonomik krizi nedeni ile bozulmasının sonucunda yaşadıklarının hikâyesi.

Meksikalı yazar Guadalupe Loaeza ‘nın aynı isimli, 1985 tarihli romanından uyarlanan bir Meksika yapımı. Senaristliğini ve yönetmenliğini Alejandra Márquez Abella’nın üstlendiği film uluslararası rezervlerinde büyük bir düşüş yaşayan ve yerel para birimini devalüe edince de çoğunlukla Amerikan bankalarına olan dolar borçlarını ödeyemez duruma düşen Meksika’da refah içinde bir hayat süren kadının ayrıcalıklı hayatını yavaş yavaş yitirmesi sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Sık sık seyirciye de duyurulan hayalleri, lüks hayatı ve Julio Iglesias’la ilgili fanteziler ile sınırlı olan kadının göz bebeği olduğu sosyetedeki arkadaşlarını da katarak bir sınıf hikâyesi anlatmaya girişmiş Alejandra Márquez Abella ve ortaya zarif bir yozlaşma hikâyesi çıkarmış. Başroldeki Ilse Salas’ın karakteri ile birlikte fiziksel olarak da değişen çarpıcı performansı, Dariela Ludlow’ın şık ve zarif ama bir yandan da soğuk olmayı başaran görüntüleri ve politik görünmeden politik olan hikâyesi ile önemli bir çalışma bu.

Doğum günü partisine hazırlanan ve kuaförde saçını yıkatan bir kadının görüntüsü ve sesi ile açılıyor film. Yazının girişindeki sözler kadının sık sık kurduğu hayallerden biri ve yaşadığı lüks hayatı da çok iyi özetliyor. Aynada kendi şıklığını hayranlıkla seyreden kadının imajını birden fazla aynayı yan yana getirerek çoğaltıyor yönetmen Abella ve sanki kadının dünyasının kendisi ile dolu olduğunu söylüyor bize. Kadının adı Sofia’dır ve film aslında sadece onu değil, onunkine benzer hayatlar süren tüm kadınları anlatmaktadır. Sert bir ekonomik krizin hemen öncesindeki doğum günü partisinin sembolü olduğu hayatlardır bunlar. Şık ama yapay, nasıl görüldüğü ve algılanıldığının çok önemli olduğu, şıklık ve zenginlik üzerinden insanların kendilerini diğerlerine sundukları bu hayatları gösterirken doğrudan bir eleştiri yapmaya soyunmuyor film ve hatta baş karakterlerini özellikle kötü göstermeye de çalışmıyor; aksine onların da inançlarının ve değerlerinin kurbanları olarak görüldüğünü bile düşünebilirsiniz hikâye boyunca. Bir davete çağrılmanın ya da çağrılmamanın en önemli konulardan biri olduğu, “kulübe katılmanın” hayatî derecede önem taşıyan bir prestiji işaret ettiği yaşamlar aslında doğrudan bir sınıf hikâyesi anlatmak için iyi bir fırsat ama film birkaç diyalog veya sahne ile sınırlı tutuyor bu üst sınıfın hikâyesini sınıfsal bir dil ile anlatmayı. Çocuklarını kampa gönderen Sofia’nın onları “Meksikalılarla takılmayın” (İspanyol kökenli ve beyaz olmayanları kastederek) diye uyarması, aile finansal açıdan zor duruma girdikten sonra gittikleri bir partide maruz kaldıkları sözler üzerine çocuklardan birinin “Anne, biz yoksul muyuz?” diye sorması, kadının hayallerinin beyaz İspanyolları temsil eden Julio Iglesias ve İspanya kralları ile dolu olması veya maaşının ödenmediğini kibarca hatırlatan şoförün “Bana karşılık verdi” sözleri ile kovulması gibi örneklerle yetiniyor hikâye. Bu örneklerin sonuncusunun kadının kendini tekrar güçlü hissettiği bir ânda yaşandığını düşünürsek, bu sınıfın yaşamlarının paranın varlığı üzerine kurulu olduğunu ve parası olmayanlar üzerindeki tahakkümlerini ima ettiğini de söyleyebiliriz rahatlıkla hikâyenin.

Kocasının işlerinin çok iyi olması sayesinde onların arasına karışmaya çalışan yeni zengin bir kadını Sofia ve arkadaşlarının sürekli küçümsemeleri (bu kadının konuşurken kullandığı halk ağzını Sofia’nın yüzünü buruşturarak karşıladığı önemli bir sahne var filmde) ve arkasından konuşmaları üzerinden de önemli bir değinmesi var filmin. Aynı kadın durumu kötüleşen ama bunu belli etmemek için hâlâ kendisine küstahlıkla davranan Sofia’ya artık onun da arkasından konuştuklarını hatırlatıyor ve üstünlüğü, değer ve önemi asıl olarak paranın belirlediği bir dünyada olduklarını yüzüne çarpıyor. Evet, belki doğrudan değil ama varlığını hep koruyarak dolaylı bir politik dil ile anlatıyor karakterlerin dünyasını bize film. Sofia’yı canlandıran Ilse Salas’ın, hayatı yavaş yavaş elinden kayan kadını seyri büyük bir keyif veren performansla canlandırması ve hikâyenin yergici dilini başarı ile desteklemesi (bir doğum günü partisinde arkadaşının çocuğu ile yaptığı şekerleme kavgası örneğin, bu yergici anlayışı çok etkileyici bir şekilde anlatıyor) ile ayrıca değerlenen filmde erkek ve kadın karakterler üzerinden dikkat çekici bir farklılığa gidilmiş. Örneğin Sofia ne kadar mücadeleci ise kocası o derece pasif ve yenilgiyi o denli çabuk kabul ediyor. Adamı birkaç kez kumandalı oyuncak arabası ile oynarken görüyoruz ki onun zayıflığı ve çocuk kalması ile açıklanabilir herhalde bu sahneler. Diğer erkek karakterler de bir çatışmanın tarafı olmazlarken, zorluklar karşısında intihar eden bir diğer karakterin de erkek olması da yine erkeklerin zayıflığı ile ilişkilendirilmiş olsa gerek.

Sonlardaki, doğum günü partisine hazırlanma ve orada yaşananlar gibi başarılı sahneleri olan filmin kapanışı da hayli ilginç: Sofia kocası ve bir başka çift ile lüks bir restoranda yemek yemektedir. O sırada devlet başkanı da gelir restorana ve daha önce gittiği başka yerlerde de karşılaştığı üzere yuhalanarak, daha doğrusu kendisine doğru havlanarak protesto edilir. Sofia da katılır bu protestoya (kocası ise şaşkınlıkla izlemektedir onu) ve o zamana kadarki soğuk ve kibirli imajını bir kenara koyarak kahkahalar atar. Devlet başkanının halka “Peso’yu bir köpek gibi koruyacağım” sözüne ve bu sözünü tutamamasına bir göndermedir bu protesto şekli ve Sofia’nın da kendini yeniden güçlü hissettiğini dışarıya göstermesinin aracı olur.

Film boyunca adı geçen, fantezi ve kıskançlıkların konusu olan Julio Iglesias’ın “Me Olvide de Vivir” adlı şarkısının da (orijinalini Fransız şarkıcı Johnny Hallyday’in J’Ai Oublié De Vivre” adı ile seslendirdiği parça) yer aldığı soundtrack’i ve Tomás Barreiro imzalı ilginç orijinal müzikleri ile de dikkat çeken filmin seyirciye gerektiği kadar güçlü ve sarsıcı bir yumruk atamamak ve bir parça gereğinden fazla yavaş akmak gibi sorunları var ama anlattığı sınıfın boş ve anlamsız hayatlarını bu boşluğun üzerini örten şıklıkla birlikte anlatan film yakından bakanlar için o sınıfın aslında ne kadar kolayca yıkılabileceğini ve yıkılması gerektiğini de hatırlatan önemli bir çalışma.

(“The Good Girls”)

Pirosmani – Giorgi Shengelaia (1969)

“Bu hayatta ne kadar votka içmem gerekiyor? Yavaş içip de daha çok mu çalışayım yoksa bir dikişte bitirip sonumu mu getireyim? Hangisinin daha iyi olduğuna karar veremiyorum”

Gürcü halk ressamı Niko Pirosmanishvili’nin yoksulluk ve büyük zorluklarla geçen hayatının hikâyesi.

Senaryosunu Gürcü sinemacı Giorgi Shengelaia ve Erlom Akhvlediani’nin yazdığı, yönetmenliğini Shengelaia’nın üstlendiği bir Sovyetler Birliği yapımı. Değeri ölümünden sonra keşfedilen, ölümü 20. yüzyıldaki İspanyol gribinde yetersiz beslenme ve karaciğer yetersizliğinden kaynaklanan ve bugün Gürcistan’ın en önemli sanatçılarından biri kabul edilen Pirosmani’nin hayatını onun resmine çok uygun bir görsellikle anlatan film “karanlık bir şiir” olarak nitelendirilebilecek ve alıştığımız türden biyografilerden çok farklı bir çalışma. Talihsiz ressamın hayatından farklı anları kendisi de bir ressam olan ve filmin sanat yönetmenliğini de -Vaso Arabidze ile birlikte- üstlenen Avtandil Arazi’nin oyunculuğu ile anlatan film öncelikle muhteşem görselliği ile, sonra da trajik bir hikâyenin kahramanını hak ettiği saygı, özen ve sevgi ile anlatması ile dikkat çeken, Sovyet sinemasının tartışılmaz klasiklerinden biri.

Hayatını bu yıl kaybeden yönetmen Giorgi Shengelaia’nın, babası Gürcistan sinemasının kurucularından biri olarak kabul edilen Nikoloz Shengelaia, annesi ise aynı sinemanın yıldız oyuncularından biri olan Nato Vachnadze. Kariyerinde bir kısa, bir belgesel ve on iki uzun metrajlı konulu film olan Shengelaia’nın bu ilk yönetmenlik çalışması Gürcistan için naif sanatın öncüsü olan bir ressamın hayatını farklı bir sinema dili ile ve muhteşem bir görsel atmosferle anlatan bir klasik. Ressamın tablolarından birini açılış jeneriği için kullanan film aynı tablonun görüntüsü ile kapanışı yaparken arada bize olağanüstü sıfatını hak eden bir görsellik sunuyor. Konstantin Apryatin, Dudar Margiev ve Aleksandre Rekhviashvili’nin imzasını taşıyan görüntü çalışması ve sanat yönetmenlerinin ortaya koyduğu muhteşem bir sonuç bu ve yönetmen de hikâyenin kahramanı olan sanatçının hayatını bize sergilerken onların kendisine sağladığı olanakları çok iyi değerlendiriyor ve sonuç hem karanlığı hem şiirselliği içeren başarılı bir iş oluyor.

İlk sahnede ressamın kendisinin elinden çıktığını rahatlıkla iddia edebileceğimiz, daha doğrusu onun sanatının tam bir sinema karşılığı olan bir görüntü geliyor karşımıza. Renkleri ve kompozisyonu ile adeta bir Pirosmani tablosu bu: Bir evin içindeyiz. Sağdaki yatakta bir kız çocuğu yatıyor, yattığı odadaki geniş yapraklı bitkiler bulundukları yere adeta hâkim olmuşlar. Bir şöminenin de olduğu odanın kapısı açık ve bu açık kapıdan yan odadaki bize sırtı dönük duran adamı görüyoruz. Bir pencere önündedir adam ve perde esen rüzgârdan hafifçe sallanmaktadır. Kamera ona doğru kayarken, adam pencerenin yanından ayrılarak bir masaya oturur ve İsa ile bir havarisi hakkındaki bir hikâyeyi okumaya başlar. Hemen sonraki sahne de (bir koltukta oturan ve ağlayan bir kadın, başında ayakta bekleyen ve onu dinleyen iki yaşlı kadın) benzer bir güzellikte ve film bu havasını daha sonra da hiç yitirmiyor ve sanatçının hayatını adeta onun yaptığı tablolar üzerinden anlatıyor sanki. Görüntüler güzel ama bu güzellik zorlanmış, yapay olarak üretilmiş bir güzellik değil; Pirosmani filmin tüm karelerini tek tek kendisi çizmiş olsaydı sonuç ne olacaksa onu görüyoruz adeta. Bir başka ifade ile söylersek, filmin yaratıcılarından biri de Pirosmani’nin kendisi kesinlikle.

Hikâye bir meyhanenin duvarında asılı ve bugün Tiflis’teki Gürcistan Sanat Müzesi’nde sergilenen “Zürafa” tablosunu çok beğenen iki adamın resmi yapanın kim olduğunu merak edip onu bulmaya çalışmasını ve Pirosmani’nin hayatını birlikte anlatıyor. Meyhanecinin “Resmi Nikolo yaptı. Onu tanımıyor musunuz? Buralarda herkes tanır onu. Kurutulmuş balık gibi sıska ve uzundur. Tiflis’in bütün meyhanelerinde onun resimleri vardır” sözleri ile tanıttığı ressamın bu tablosu özellikle mi seçilmiş bilmiyorum ama meyhanecinin zürafanın Tiflis’in iklimine uyum sağlayamayıp öldüğünü söylemesi gibi Pirosmani de değeri bilinmeyen sanatı ile yaşadığı topluma ve zamana uyum sağlayamayacak ve sefalet içinde ölecektir. Meyhaneye gelen iki yabancının Pirosmani’nin diğer resimlerini görmek istemesi üzerine meyhane sahibinin onları soktuğu yandaki odaya girişlerinde ise kendimizi sanki bir Pirosmani tablosunun içine giriyor gibi hissediyoruz. İçeridekilerin donmuş gibi duran görüntüleri ile adeta kamera aracılığı ile tablonun içinde gezdiriyor bizi yönetmen.

Ressamın iyi yürekliliğini ve yaşadığı toplumun beklenti ve değerlerinden farklılığını anlatan ticarî girişim veya“düğün”deki eylem gibi bölümlerle veya meyhanede çalışmasını teklif eden adama “Ben bir yere bağlı kalamam” gibi diyaloglarla kahramanının karakterini bize anlatan filmde birkaç kez tekrarlanan bir görüntü var: Sanki bir “otoportre” bu; beyaz örtülü bir yemek masasında, tek başına oturan, içki içen ve başında siyah bir şapka olan ressamın görüntüsü bu ve tüyler ürperten gerçekçiliği ve Pirosmani’nin yalnızlığını ve gittikçe artan sefaletini çok iyi anlatması ile filme çok büyük bir değer katıyor. Her bir karesi özenle yaratılan bir filmde daha pek çok örneği var görsel başarının ama bu görüntü gerçekten çok farklı bir değer taşıyor.

Meyhanelere yemek ve içki karşılığında karın tokluğuna resim yapan Pirosmani’nin trajedisini bize geçiren başka sahneler de var filmde. “Eş ve çocuk istemem, bebek ağlamasını çekemem” diyen sanatçının bu sözleri sarf ettikten hemen sonra bir at arabasının arkasında yüzünde bir sevgi ve mutluluk ifadesi ile bebeğini emziren bir kadını görmesi ve ardından az önce çıktığı meyhaneye dönüp “Biraz votka ver bana, boğuluyorum” demesi gerçekten çok etkileyici örneğin. Bir diğer örnek ise gerçeküstü denebilecek bir sahne: Artık iyice düşmüş, yoksulluğunun zirvesindeki ressam sokakta yürürken karşına bir masada oturan eski dostları çıkıyor ve hemen yanlarında ayakta duran müzisyenler hayli hüzünlü bir melodi çalıyorlar ve sanatçıya içinde bulunduğu durumu anlatıyorlar sanki.

Pirosmani’nin hayatından farklı bölümleri farklı tablolar formatında anlatan film değeri bilinmeyen, yaratıcı bir insanın -daha sonra yüceltilmek üzere- kaybolup gidişini etkileyici bir şekilde anlatan önemli bir sinema eseri. Tek sinema deneyiminde, başroldeki Avtandil Arazi’nin sade performansı; tıpkı sanatçının tablolarında olduğu gibi arka plandaki her bir detayı net bir şekilde görmemizi sağlayan kamera çalışması; sanatçının tabloları gibi melodramatikve gittikçe artan karanlık havası ile bu havayı destekleyen ve hikâye ilerledikçe dozu yükselen bir ağıt havasına sahip olan müzikleri (Nodar Gabunia ve Vakhtang Kukhianidze) ile mutlaka görülmesi gereken bir film bu. Sanatçının çocukluğunu hatırladığı bir sahne var ki tek başına bile filmin başarısının kanıtı olabilir. Kaçırılmamalı!

Raw Deal – Anthony Mann (1948)

“Joe’yu rahat bırakmanı istiyorum. Anlıyor musun? Onu zehirliyorsun. Daha önce kendinden emindi hep. Sen gelene kadar yolunu hiç kaybetmemişti”

Suçunu üstlendiği bir adamın ayarladığı planla cezaevinden kaçan ve parasını almak için o adama ulaşmaya çalışan bir mahkûmun hikâyesi.

Senaryosunu Arnold B. Armstrong ve Audrey Ashley’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak Leopold Atlas ve John C. Higgins’in yazdığı, yönetmenliğini Anthony Mann’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Özellikle western ve kara filmleri ile tanınan Mann’ın bu filmi bir ihanet, kaçış ve aşk hikâyesi ve alçak gönüllü tavrı ile suç filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek bir çalışma. Arada fazlası ile doğrudan toplumsal mesajlar vermekten kaçınamasa da, bu bir yandan hakkının peşine düşen diğer yandan iki kadının aşkı arasında kalan adamın hikâyesi özellikle 1940’ların havasını taşıyan B tipi kara filmlerden hoşlananlar için.

Joe Sullivan bir suçu üstlenerek girdiği cezaevinden çete liderinin ayarladığı bir planla kaçacaktır; bilmediği ise bu planın başarısız olmasını hedefleyen adamın böylece ona vermesi gereken paradan kurtulmak isteğidir. Biri sevgilisi olan, diğeri ise duruşmaları sırasında geçmişinden dolayı kendisinden etkilenen iki kadın bu kaçış hikâyesinde onun gönüllü ve gönülsüz yoldaşı olacaklardır. Anthony Mann bu mütevazı hikâyeyi kara film atmosferine uygun bir sinema dili ile anlatıyor bize ve türün gereklerini yerine getirerek seyri keyifli bir sonuç çıkarıyor ortaya. Senaryonun bazı inandırıcılık problemleri ve bir ahlâk mesajı verme çabası var açıkçası ama iddiasız yalınlığı filmin bu kusurlarından rahatsız olmamanızı sağlıyor. Hikâyenin dört ana karakterini -Joe (Dennis O’Keefe), sevgilisi Pat (Claire Trevor), davası ile ilgilenen avukatla çalıştığını anladığımız ve Joe’ya sempatiden kaynaklı bir sevgi besleyen Ann (Marsha Hunt) ve hikâyenin kahramanını oyuna getirmeye çalışan çete lideri Rick (Raymond Burr)- başlarda tanıtarak temel taşları yerine oturtan senaryo bundan sonra bizi bir kaçış ve intikam macerasını izlemeye çağırıyor.

Başta Ann karakterinin adama olan aşkının gerçekçiliği olmak üzere senaryonun bazı problemleri var açıkçası. Genç bir kadının tek başına yaşadığı bir evde dışarıdan rahatça girilebilecek şekilde penceresini açık bırakarak uyuması veya kaçış için kullanılan araçlardan biri olan taksinin aynı kadının evinin önüne park edilmesi gibi tuhaflıkları da örnekleri arasında verebileceğimiz bu problemler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve Anthony Mann’ın görüntü yönetmeni John Alton ile birlikte yarattığı türün “doğal” bileşeni siyah-beyaz görüntülerinin tadına varılması gereken bir film bu. İki kadından birinin adamı “yanlış” olana, diğerinin ise “doğru” olana teşvik etmesi (sol ve sağ omuzlardaki melek misali) seyrettiğimizi doğal olarak bir ahlakî ikilem hikâyesi yapıyor ama Ann karakterinin adama kendisinin de kolay bir hayat yaşamadığını uzun uzun anlattığı bölüm ve elbette finali başta olmak üzere film mesaj kaygısını bunun dışında da hep canlı tutuyor. Belki bugünün dünyasında gerek duyulmayacak ama o dönemin resmî ve toplumsal beklentilerine uygun bir tercih bu şüphesiz.

Senaryonun Pat karakterini -sadece kendi kişisel duygularını anlatmak için de olsa- zaman zaman anlatıcı olarak kullanması doğru bir seçim olmuş. Belki filme olması gerektiği kadar tutarlı bir şekilde yayılamamış bu kullanım ama yine de seyrettiğimize bir polisiye romanın satırlarının tadını getiriyor ki bu da olumlu bir puan. Bir başka olumlu unsur olarak, hikâye boyunca adam ve ikisi de onu seven kadınların hep birlikte olması ve seyrettiğimizi aynı zamanda bir aşk ve tutku hikâyesi olarak çekici kılması. İnsanın sevdiği ya da sevgisi için neler yapabileceğini bir “ucuz roman” tadında sahnelerle anlatıyor film ve üç karakterin de psikolojilerini hikâyenin önemli bir parçası yapmayı başarıyor. Tüm bu karakterlerin itirafları, fedakârlıkları ve yüzleşmelerini de filme sıkı bir kapanış sağlayacak şekilde kullanmayı başarıyor Anthony Mann.

İşini “tetiği hep başkalarına çektirerek” yürüten acımasız ve sert çete lideri Rick dışındaki diğer üç karakteri mutlak iyi veya kötü olarak tanımlamaması da filmin olumlu yönlerinden. İki kadın arasındaki sürtüşmenin onları filmin kahramanı kadar öne çıkarmasının seyrettiğimiz hikâyeyi benzerlerinden farklı kıldığını da rahatlıkla söyleyebileceğimiz çalışmada dört oyuncu da iyi performanslar sunuyorlar. Alton’ın kamerasının farklı objeleri (ağaçlar, telefon telleri , binalar vs.) özellikle baş karakterini göründüğü sahnelerde sınırlayıcı, kısıtlayıcı bir şekilde kullanarak onun “Sadece temiz hava almak istiyorum” cümlesi ile özetlediği özgürlük arayışını ve bu arayışın umarsızlığını çarpıcı bir biçimde vurgulaması ve yine Alton’ın ışık-gölge karşıtlığından ustaca yararlandığı kareleri ile görsel açıdan hayli üst düzeyde seyreden film bir kara film klasiği değil belki ama türünün ilgiyi hak eden alçak gönüllü ve keyifli çalışmalarından biri.

(“Ölümden Firar”)

A Civil Action – Steven Zaillian (1998)

“Gerçek mi? Ben mahkemelerden konuştuğumuzu sanıyordum. Mahkemelerin gerçeği arama yeri olmadığını bilecek kadar uzun bir süredir bu işin içindesin. Orada gerçeğe azıcık benzeyen bir şey bulursan, şanslısındır”

Şehir suyunu kirleterek insanların lösemi olmasına neden olduğu iddia edilen bir firmaya karşı açtığı davayı sonuna kadar götürmekte inat eden ve ortağı olduğu firmayı finansal açıdan riske sokan bir avukatın hikâyesi.

Jonathan Harr’ın aynı adlı kitabından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryoyu da yazan Steven Zaillian’ın sadece üç filmden oluşan sinema yönetmenliği kariyerindeki ikinci çalışması olan bu eser gerçek bir hikâyeyi anlatması ve Amerikan hukuk sisteminin, aslında tüm hukuk sistemlerinin ana amaçlarının (ya da süreçlerinin sonucunun) çoğunlukla adaleti sağlamak olmadığını göstermesi ile önem taşıyan bir çalışma. Başroldeki John Travolta’nın ancak idare ettiğini söyleyebileceğimiz filmde başta Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan Robert Duvall olmak üzere hayli sağlam performanslar sunan bir oyuncu kadrosu var ve filmin aksayan pek çok yönünü -avukatın dönüşümündeki inandırıcılık problemi, hikâyenin odak noktasını sık sık yanlış ve farklı yerlerde belirleyip sonunda bir avukatın kişisel macerasına dönüşmesi vs.- onların başarısı örtüyor. Zaillian’ın bazı sahneleri, başta gerilim olmak üzere içerdiği tüm duyguları ile vermeyi başaran yönetmenlik çalışmasının sonucu ilgi gösterilebilecek ama Hollywood sinemasından bekleneceği gibi ticarî tercihleri nedeni ile belli bir düzeyi de aşamayan bir çalışma.

Harr’ın 1995 tarihli kitabı 1980’lerde Massachusetts’in Woburn şehrinde yaşanan gerçek bir olayı anlatan, kurgusal olmayan eserler arasında Ulusal Kitap Eleştirmenleri’nin ödülünü kazandığı gibi okurun da ilgi gösterdiği bir çalışma olmuş. Yapımcıları arasında Robert Redford’un da olduğu film bu kitaptan bir kurgusal hikâye çıkarırken odağını zaman zaman yeterince net belirleyememiş ya da sık sık değiştirmiş ki bu da filme zarar veriyor. Harr’ın kitabı ABD’de pek çok hukuk fakültesinde öğrencilerin okuması istenen bir eser; çünkü Amerikan hukuk sistemi üzerine ve gerçek bir hikâyeyi de ele alarak epey bilgi veriyor. Film de açılış sahnesinden başlayarak odağını buraya koyacak gibi görünüyor ve hikâye boyunca da zaman zaman uğruyor ülkenin adalet sisteminin derdinin aslında pek de adalet dağıtmak olmadığı konusuna. Ne var ki öğrencilerine bu kitabı okutan üniversitelerden mezun olanların icra ettiği avukatlık mesleğinin ABD’de en sevilmeyen mesleklerden biri olmasının da gösterdiği gibi okuyanın da okutanın da asıl amacı bu adaletsiz sistemi değiştirmek değil, bu sistemin içinde kazanmak için ne yapmak gerektiğini öğrenmek olsa gerek. Film de benzer şekilde bu sistemi eleştiren sözlerle başlıyor ve o havada devam edecek gibi görünüyor ama sonuçta nerede ise kişisel bir hikâyeye dönüşüyor. Kurbanın değil (kurbanlardan birinin annesi olan Anne Anderson’ı canlandıran Kathleen Quinlan’a senaryonun biçtiği pasif rolü düşünün), onlar adına savaşan “kahraman”ın öne çıkması da bunun göstergesi şüphesiz.

Tazminat davaları ile ilgilenen ve 3 avukatın çalıştığı bir şirketin ortaklarındandır Jan Schlichtmann. Onu filmin açılışında tekerlekli sandalyedeki müvekkilini adliyenin koridorlarında taşırken görüyoruz ve John Travolta’nın canlandırdığı bu avukatın dış sesinden tazminat davalarında mağdur insanlara biçilen değerlerin neye göre belirlendiği üzerine bir konuşma dinliyoruz. Siyahların beyazlardan veya yoksulların zenginlerden daha değersiz olduğunu, en mükemmel kurbanın ise profesyonel bir iş hayatı olan beyaz bir erkek olduğunu açıklayan bu konuşmadan sonra duruşma salonuna giriyoruz ve avukatımız ile suçlanan firmanın avukatı arasındaki sessiz konuşmalar sonucu tazminat tutarı üzerinde anlaşılmasına ve duruşmanın başlamadan bitmesine tanık oluyoruz. Kazanma ihtimalinin düşük olduğu veya karşı tarafın yüklü bir tazminatı ödeyebilecek büyüklükte olmadığı davalarla ilgilenmeyen küçük bir şirketin ortaklarından biridir avukatımız ve Boston’un en gözde 10 bekârından biri olarak katıldığı bir radyo programına bağlanan ve davaları ile ilgilenmediği için kendisine sitem eden bir anneye canlı yayında hayır diyemediği için istemediği bir davaya bulaşmak zorunda kalır. Steven Zaillian’ın senaryosunun zayıflıklarından biri burada gösteriyor kendisini; kibirli avukatın ret ettiği ve prensiplerine tamamen ters düşen bir davayı almaya karar vermesini ve özellikle de bu dava uğruna hem kendisinin hem diğer ortakların kariyerlerini ve şirketini riske atmasını yeterince inandırıcı kılamıyor bu senaryo. Üstelik hikâyenin kurbanları değil, onu öne çıkarmasına rağmen bunun başarılamaması filmin aleyhine olmuş elbette.

Senaryonun adalet eleştirisi de yeterince iyi işlenemiyor; Robert Duvall’ın hayli incelikler içeren bir performansla canlandırdığı firma avukatının oyunları, mahkeme salonunda ya da yargıcın odasında yaşananlar ve tazminat davalarının ruhu ile ilgili tüm o diyaloglara rağmen film bu konuda güçlü bir eleştiri sunamıyor bize. Belki bunu bir tercih olarak da görmek gerekiyor; sonuçta Hollywood kökten bir sistem eleştirisini kaynağı değil ve tarihi içinde böyle bir role talip olduğu da pek söylenemez. Buna karşılık Zaillian yönetmenliğinde daha iyi bir iş çıkarıyor. Hemen her sahnenin ruhuna uygun bir sahneleme ve sinema dili ile sizi o sahnedeki karakterlerin arasına katmayı ve onların hissettiklerini paylaşmanızı sağlıyor. Örneğin tanıkların duruşma öncesindeki sorgulamalarını izlediğimiz sahneler çok başarılılar ve filme olan ilgiyi artırıyorlar. Avukatın ünlü sinemacı Sydney Pollack’ın canlandırdığı bir karakterle olan konuşmasını ortaklarına anlattığı sahnede de kendisini göstermiş yönetmen. Zaillian önemli bir avantajı da çok iyi değerlendirmiş. Travolta rolünde pek parlamıyor ama yardımcı karakterlerin tümünü canlandıran oyuncular -eğer Kathleen Quinlan gibi senaryonun azizliğine uğramamışlarsa- parlak performanslar sunuyorlar. Duvall’a ek olarak James Gandolfini ve William H. Macy özellikle anılmayı hak ediyorlar oyunculukları ile.

Dava için harcamak zorunda kaldıkları para nedeni ile firmanın zor duruma düşmesini ana konusu yapan film buradan yola çıkarak sorabileceği ve aslında sorması gereken çok basit ve önemli bir soruyu sormaya ise yanaşmıyor bile: “Paranız yoksa adalete erişemeyecek misiniz bu düzende?” Neticede bir Hollywood filmi bu ve belki de bu soruyu sormasını değil, aksine unutturmasını normal karşılamamız gerekiyor. Gerçek Anne Anderson’ın filmi gördükten sonra söylediklerini de bilmekte yarar var: “Bence film bizi üzgün kurbanlar olarak gösteriyor sadece… Jan (avukat) ise bizi kurtarmaya gelen Mighty Mouse (Amerikan televizyonlarında yayınlanan bir çizgi filmdeki süper kahraman fare) gibi gösterilmiş. Oysa gerçek böyle değildi. Jan ortaya çıkmadan önce ben kişisel olarak epey çalışmış ve çok ilerlemiştim”.

Duvall’in Oscar’ına, zengin kadrosuna ve yola çıkılan kitabın popülerliğine rağmen ABD’deki gişe geliri bütçesinin altında kalan film önemli kusurlarına karşın ve özellikle de Zaillian’ın yönetmenlik çalışması ile ilgiyi hak eden, Hollywood’un toplumsal duyarlılığının ve liberalliğinin (Redford’un yapımcı olduğunu hatırlayalım) sınırları olduğunu hatırlatan bir çalışma.

(“Dava”)