The Straight Story – David Lynch (1999)

“Hayatta hiç kimse seni yaşı seninkine yakın bir kardeşten daha fazla tanıyamaz. Kim olduğunu ve hangi konuda diğerlerinden daha iyi olduğunu bilir. Kardeşimle son görüşmemizde birbirimize affedilemez şeyler söyledik; ama bunlar geçmişte kalsın istiyorum. Bu yolculuğa çıkarak aslında gururumu çiğniyorum. Umarım çok geç kalmamışımdır… kardeş, kardeştir”

Ağır hasta olduğunu öğrendiği abisini ziyaret etmek için, arkasına küçük bir römork bağladığı eski bir motorlu çim biçme makinesiyle 400 kilometrelik bir yolculuğa çıkan yetmişli yaşlarındaki bir adamın hikâyesi.

Gerçek bir olayı anlatan senaryosunu John Roach ve Mary Sweeney’in yazdığı, David Lynch’in yönettiği bir ABD, Birleşik Krallık ve Fransa yapımı. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve prestijli Fransız sinema dergisi Cahiers du Cinéma tarafından yılın en iyi sekizinci filmi seçilen yapıt Lynch’ten hiç beklenmeyecek türden sakinliği ve gerçekçiliği ile dikkat çekiyor öncelikle. Oscar’a aday olan başrol oyuncusu Richard Farnsworth’un sade ve güçlü performansı ile süreklediği film, öykünün kahramanının yaşlı ve hasta bedeninin yavaşlığı ile uyumlu bir tempoda ilerleyen ve Amerikan kırsalındaki ve küçük kasabalarındaki yaşamlara övgü denebilecek bir bakışla yaklaşan bir yolculuk öyküsünü sade bir sinema diliyle anlatıyor. Gerçek bir yolculuğun asıl olarak kendinle yüzleşmek ve yol boyunca başkalarının yaşamlarına dokunmak olduğunu hatırlatan ve “aile filmi” sınırlarında gezinen film, işlerinin ustası iki isim olan görüntü yönetmeni Freddie Francis (son sinema filmi olmuş bu) ve Lynch ile pek çok filmde birlikte çalışmış olan besteci Angelo Badalamenti’nin çalışmalarından da önemli bir katkı alan başarılı bir çalışma.

Yolculuğu filme ilham kaynağı olan Alvin Straight (1920 – 1996) ölümünden iki yıl önce, felç geçiren abisini görmek için 1994’te Iowa’dan Wisconsin’e 390 kilometrelik bir mesafeyi çim biçme makinesi ve ona bağlı bir römorkla katetmişti. O sırada 74 yaşında olan Straight gözleri yeterince iyi görmediği için eyaletlerarası geçerliliği olan bir ehliyete sahip değildi ve diğer sağlık problemlerinin yanında, rahat yürüyebilmek için iki koltuk değneği birden kullanıyordu. Yolculuğu ilk kez 1997’de sahnelenen bir operaya da konu olan yaşlı adamın ömrü sadece bu operayı değil, Lynch’in filmini görmeye de yetmedi ama kendi ifadesi ile söylersek, dikkafalılığının sonucu olan zorlu yolculuğu ölümsüzleşti bir bakıma.

Anaakım sinemaya gerçeküstü ve deneysel unsurları sokması ile kendine has bir sinema oluşturan David Lynch’in kuşkusuz en ayrıksı filmlerinden biri bu; ama bu farklılık onun kendi filmografisini oluşturan dğer filmlerle kıyaslandığında ortaya çıkıyor, anaakım örnekleri ile karşılaştırıldığında değil. Evet, hiç de Lynch’ten beklenecek türden bir öyküsü ve sinema dili yok yapıtın. Kahramanının soyadını filminin de adı yaparken yönetmen, adeta öykünün “düz”lüğüne de gönderme yapmış. Tek bir sahne dışında öykünün tümü gerçeklikle örülü ve bundan hiç ayrılmıyor senaryo, kronolojik (düz) bir şekilde akıyor ve ikinci anlamlara açık hiçbir unsur da barındırmıyor. O tek sahne de, sadece hafif düşsel bir havası olan (mavi toplu çocuk) ama gerçek görüntülere sahip bir bölüm. Tipik bir Lynch filminde göreceğimiz türden, bir banliyöde evinin önünde güneşlenen bir kadının görüntüsü ile açılıyor film ama sonrasında bu çağrışımdan uzaklaşıyor yönetmen ve anaakımın çerçevesi içinde devam ediyor öykünün sonuna kadar. Genel olarak görüntü çalışmasıysa, Straight’in yolculuğu boyunca karşısına çıkan tarlalar ve bu tarlalarda çalışan traktörlerin lirik denebilecek havası ile farklılaşıyor asıl olarak. Bu lirik havaysa bizi özellikle üzerinde durmamız gereken içeriğe taşıyor.

Film ABD’nin kırsal (country) yaşamına ve Amerikanın geleneksel (hatta muhafazakâr) toplumuna bir güzelleme olarak yorumlanabilecek bir öyküye sahip. İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda çarpışan Alvin Straight’in bu savaşlarından ikincisi hiç anılmıyor hikâyede nedense ve kahramanın bu savaşlardan kabul edilebilir ve desteklenebilir olan ilki ile olan ilişkisi öne çıkarılıyor; ama asla bir kahramanlaştırma söz konusu değil burada. Aksine Alvin’in bu savaştaki keskin nişancılığı, onun da kullandığı silahlardan çıkan mermilerin genç yaşamları sonsuza kadar yok eden unsurlardan biri olarak gösteriliyor. Güzellemeyi asıl öne çıkaran, Alvin’in yaşadığı kasabada ve yolculuğu boyunca karşısına çıkan karakterlerle olan ilişkileri oluyor. Bu insanların tümü şu ya da bu şekilde ona yardımcı olmaya çalışıyor ve Lynch’in şehir ve banliyölerinde geçen hikâyelerinde karşımıza çıkanların aksine; içleri dışları bir, alçak gönüllü ve kısıtlı imkânlarını da paylaşmaktan çekinmeyen iyi yürekli insanlar tümü. Onlara istisna olarak gösterilebilecek ikiz tamirciler ise filmin hafif mizah anlarının yaratıcısı olarak kullanıldığı için, bir istisna oluşturmuyor kesinlikle. Yolculuğun sonunda ulaşılan evin dış görünümünün yoksulluğu belki bir istisna olarak görülebilir ama “country”deki insanları huzur içinde yaşayan, hiçbir sorunları olmayan ve yaşamlarındaki tek dertleri birbirlerine yardım edebilmek olan bireyler olarak resmediyor film. Kuşkusuz hikâyenin bir adamın gerçekten yaşadıklarını anlatıyor olması ve Lynch’in, kendisi açısından bâkir bir alan olan bir “aile filmi”ni sinema diline de yansıyacak şekilde çekmeyi seçmesinin sonucu bu; ama yine de bir seyirci olarak, anlatılanın arkasında karanlık bir şeyler bulma eğilimini taşıyorsunuz açıkçası. Buna karşılık filmi, insan(lığ)a olan inancınızı tekrar sağlayacak bir yapıt olarak görüp, tadını çıkarmanızda fayda var açıkçası.

Alvin Straight’i canlandıran Richard Farnsworth sinemanın son yıllardaki en doğal performanslarından birini göstererek yapıtın en sağlam kozlarından biri olmuş; kemik kanseri nedeni ile çekimler sırasında sağlığı aslında oldukça bozuk olan oyuncu, Alvin Straight’in azmine hayranlığı yüzünden kabul etmiş rolü ve gösterdiği benzer bir azimle tüm film ekibinin takdirini toplamış. Film ABD’de gösterime girdikten 1 yıl sonra, kanser nedeni ile kısmi felç durumunda olan ve ağrılara dayanamayan Farnsworth’un intihar etmesi çekimlerde ne büyük bir yükün altında olduğunun en önemli kanıtı olsa gerek. Straight’in kızı Rose rolündeyse Amerikan sinemasın en yetenekli oyuncularından biri olan Sissy Spacek yine sağlam bir oyunculuk gösteriyor. Sadece hüzünlü, güçlü ve doğru final sahnesinde kısa bir süre karşımıza çıkan Alvin’in hasta abisini bir başka usta oyuncu Harry Dean Stanton’ın canlandırdığını da ekleyelim son olarak.

Angelo Badalamenti’nin arada country türünü de çağrıştıran dramatik müziğinin başarılı bir şekilde eşlik ettiği ve kapanış jeneriğinde Alvin Straight’in anısına ithaf edildiği belirtilen film, kahramanının yaşı üzerine kurulan ama onunla sınırlı kalmayan bir meseleyi, yaşlılığı da öyküsünün ana konularından biri yapmış. İki yaşlı adamın savaşta yaşadıkları üzerine yaptıkları sohbet sadece maruz kaldıkları travmalardan dolayı değil, aynı zamanda ve asıl olarak ölen gençler üzerine kurulu olması il etkileyici. Yolculuğunda karşısına çıkan genç bisikletçilerin Alvin’e “Yaşlı olmanın hiç mi iyi bir yanı yok?” veya “Yaşlı olmanın en kötü tarafı ne?” sorularını yöneltmesi de bu temayı canlı tutuyor. Bu sorulardan ikincisine Alvin’in verdiği, “Yaşlanmanın en kötü yanı, genç olduğun zamanları hatırlamak” cevabıysa, öykünün hüzün dozunu güçlendiren öğelerden biri de oluyor aynı zamanda.

Alvin tek başına yapsa da yolculuğunu, yol boyunca farklı karakterler çıkıyor karşısına ve bu yolculuğu (aslında tüm yolculukları) anlamlı kılanlardan birinin de kendinle yüzleşme ve başkalarının hayatlarına dokunabilmek olduğunu söylüyor bize. Bu dokunma meselesi doğru ve önemli ama öte yandan senaryonun anaakım ABD muhafazakârlığını destekleyen bölümlerden biri de buradan doğuyor. Ailesinden kaçan hamile genç kızla ilgili bölüm örneğin, Amerikalı ev kadınlarına yönelik bir dergide rastlayacağınız türden bir metne sahip. Mutluluğun “birlikte çimene uzanıp gökyüzündeki yıldızları seyretmek” kadar küçük şeylerle elde edilebileceğini hatırlatan filmde belki de tek Lynchvari unsur, Alvin’in karşılaştığı karakterleri canlandıran oyuncuların seslerindeki “yapaylık” duygusu. Sesler çekimler sırasında kaydedilmiş veya oyuncular daha sonra kendi dublajlarını sonradan stüdyoda kendileri yapmış olsalar da, Lynch’e has bir şekilde son derece stilize edilmiş, aşırı net bir ses tasarımı var burada. Diyalogların net ve belirgin bir şekilde duyulmasını sağlayan bu tasarım, burada olduğu gibi arka plan ortamından ayrı hissettiren yapay, düşsel bir ses kalitesi yaratıyor. Son bir not olarak, filmin Alvin Straight’in takip ettiği yolun aynısı izlenerek çekildiğini, hatta onun yaşadığı evin kullanıldığını ve bazı komşularının da kendilerini oynadığını belirtelim ve bu ayrıksı Lynch yapıtını tüm sinemaseverlere önermiş olalım.

(“Straight’in Hikâyesi”)

(Visited 4 times, 4 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir