Ansikte mot Ansikte – Ingmar Bergman (1976)

“Uzun bir süre kapıda durdum… yaşlı çifte ve aralarındaki bağa baktım. Ayrılmak zorunda kalacakları o ketum ve korkunç ana doğru yavaşça ilerleyişlerini gördüm. Onurlu ve alçak gönüllü boyun eğişlerini gördüm. Kısa bir an için, aşkın her şeyi kuşattığını idrak ettim, ölümü bile”

Psikolojik bir çöküntüye uğrayan bir psikiyatristin geçmişteki travmaları ile mücadelesinin hikâyesi.

Sinemanın en büyük ustalarından Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir İsveç filmi. Başroldeki Liv Ullmann’ın olağanüstü oyunculuğu ile parladığı film aslında İsveç televizyonu için çekilen dört bölümlük bir dizi ama sinema için kısaltılan versiyonu daha önce gösterime girmiş. Bunun neden olduğu bir eksiklik duygusu var ve zaman zaman anlatılanın anlatıldığı süre için fazla yoğun görünmesi gibi bir sonuç çıkmış ortaya ama bu “psikolojik film” seyredeni kesinlikle etkileyen bir çalışma. Kahramanının adım adım çöküşünü onunla birlikte yaşatan ve her duygusunu seyirciye geçirmeyi başaran film hayli karanlık ve yürek ezici hikâyesine rağmen, -Liv Ullmann’ın kısa ve sıcak bir gülümsemesi ile somut bir biçim alan- umudu da hissettirmekten geri kalmıyor. Sinemanın klasiklerinden biri bu ve her Bergman filmi gibi kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Ingmar Bergman 1987’de yayımlanan otobiyografisi “Laterna Magica – Büyülü Fener”de bu film için şunları yazmış: “Yüz Yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. Düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. Zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir… Ama bu kez çok güç oldu. Gereksinim duyduğum sesi bulamadım. Düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. Yer yer sağlam sahneler vardı, Liv Ullmann aslanlar gibi döğüştü. Gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. Sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sırıttı.” Belki de filmle ilgili yazılabilecek her şeyi, kendi başarısını nerede ise görmezden gelip sadece Ullmann’ı överek, filmin aksayan yanlarını ise hedefinden uzak düşmesini öne çıkararak ve abartarak ifade etmiş Bergman bu sözlerle. Amerikalı psikolog ve psikoterapist Arthur Janov’un “Primal Scream” adlı çok tartışılan kitabını okuyan ve etkilenen Bergman yazarla bir araya gelip görüştükten sonra tasarlamaya başlamış televizyon dizisini ve otobiyografisinden alıntıladığım bölümdeki “ana çığlık” ifadesi ile Janov’un kitabının adına göndermede bulunmuş.

Sırası ile “Ayrılık”, “Sınır”, Alacakaranlık Ülkesi” ve “Dönüş” adlarını taşıyan dört bölümden oluşan televizyon dizisinin toplam süresi 176 dakika, önce Cannes’da gösterildikten sonra sinemalarda vizyona giren hali ise 130 dakikaymış; daha yaygın olan versiyon ise 114 dakika uzunluğunda (benim gördüğüm kopya da bu en kısa süreni). Bu kısa versiyonu seyrederken bir eksiklik duygusu hep hissettiriyor kendisini ve yönetmen koltuğunda oturan Bergman’ın sanatsal becerisi olmasa bir zorlama duygusuna kadar da gidebilimiş bu. İşte tam burada hem Bergman’ın hem de oldukça zor bir rolün altından muhteşem bir performans ile kalkan Liv Ullmann’ın ustalığı giriyor devreye ve ortaya bu sorunların üzerini çoğunlukla kapatan bir sonuç çıkıyor. Afişinde “Bir kadının en mahrem yüzleşmesi tanımadığı bir kişi ile, kendisi iledir” sözü yer alan bu film işte bu yüzleşmeyi ve sonuçlarını anlatıyor bize ya da başka bir şekilde ifade edersek, bu yüzleşmenin zamanında gerçekleşmemiş olmasının sonuçları ile. Kahramanımızın filmdeki bir sözünden yola çıkarsak da (“Bildiğin korkuların için minnettar olursun. Bilmediğin korkuların daha kötüdür”) farkına varılmayan, bilinçaltına itilmiş korkuların yüzeye çıkmasının neden olduğu bir psikolojik çöküş hikâyesi seyrettiğimiz.

Kendisi gibi bir psikiyatristle evli ve on dört yaşında bir kız çocuğunun annesi olan kadının hüznü hissettiren bakışları ile açılıyor film. Boş bir evdedir kadın, içinde sadece saksıda bir çiçek ve bir telefon kalmıştır evin. Bu sahneden başlayarak Bergman -filmin adına da uygun bir şekilde- sık sık yüzlere odaklanıyor yakın çekimlerle ve zaman zaman da tek çekimlerle oluşturuyor sahneleri. İçtenlik ve mahremiyeti hatırlatan bu tercihler başroldeki Liv Ullmann için oldukça zorlayıcı aslında, özellikle de bir psikolojik bunalıma düşen ve duyguları ve tepkileri belirgin bir şekilde dışa vurulması gereken bir karakteri canlandırması gerektiğini düşünürsek. Kolayca yapaylık tuzağına düşülebilecek bu sorundan ustalıkla sıyrılıyor Ullmann ve etkisinden çıkamayacağınız bir oyunculuk sunuyor tüm hikâye boyunca. Karakterinin korkularını, panik anlarını, depresyonunu, tedirginliklerini, tereddütlerini, mücadelesini ve umudunu o denli somut bir biçimde elle tutulur kılıyor ki filmin tüm karanlığı da üzerinize siniveriyor onunla birlikte. Kadının büyükannesi ile büyükbabası arasında sürekli gözlemlediği ilişkisi (Adamın “yaşlılık bir cehennem” dediği ve ağladığı sahnenin etkileyiciliğini anmadan geçmemeli) karşısında ve bu ilişkiyi kendi yaşadıkları ile ilişkilendirmesi sonucunda ne hissettiğini örneğin, o denli iyi anlıyorsunuz ve çarpıyor ki sizi Ullmann’ın ustalığı gözleriniz yaşarabilir kesinlikle. Ona eşlik eden ve İsveç sinemasının bir başka usta oyuncusu Erland Josephson’u da unutmamalı elbette. Kendi sırları ve acıları da olan adamın kadına desteğini inandırıcı kılıyor sade ama güçlü oyunu ile sanatçı.

Kilise çanları ve duvar saatlerinin “hatırlatıcı, uyarıcı ve hatta tehdit edici” seslerini sık sık belirgin biçimde kullanan Bergman yakın planlara yoğun bir şekilde başvurmasının yanında, iki adamın kadına saldırdığı sahnede olduğu gibi zaman zaman kamerasını özellikle uzak da tutuyor olan bitene. Çok sık birlikte çalıştığı usta görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in kamerası kimi sahnelerin sonunda Ullmann’ın yüzünü seyirciye bakarken getiriyor karşımıza ve tanık olduğumuz mahrem anların parçası yapıyor bizi ve bu tercih bir terapistin hastası ile paylaştığı mahremliğin atmosferini yaratıyor perdede adeta. Yaralanmış bir ruhun yaşadıklarını pek çok etkileyici sahne ile anlatıyor Bergman bize: Küçükken bir trafik kazasında yitirilen anne ve baba ile konuşma, kadını kırmızı kıyafeti (Bergman’ın bir söyleşisinde “Ruhun renginin kırmızı olduğunu düşünürüm hep” dediğini hatırlamakta yarar var burada) içinde gördüğümüz tüm düş/kâbus sahneleri veya Ullmann’ın hem kendisinin hem büyükannesinin “ses”i ile konuştuğu bölüm örneğin usta bir sinemacılığın izlerini getiriyor önümüze.

Bir yüzleşme, itiraflar, travmalar, suçluluk duygusu, intihar ve korkular filmi olan bu Bergman çalışması yukarda belirtilen ve yönetmenin kendisinin dile getirdiği eksiklikleri olsa da kesinlikle bir klasik. Eğer bir yerlerden bulunabilirse, televizyon dizisi olarak yayınlanan orijinal versiyonu görme arzusunu da yaratan bu film sembol kullanımların fazlaca doğrudan olmasına ve en önemlisi -Bergman’ın da dile getirdiği gibi- düş ile gerçek arasındaki geçişlerin yeterince yumuşak yapılamamasına rağmen önemli, hatta çok önemli bir çalışma. Çocuk ve ebeveynler (ya da onu yetiştirenler) arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik üzerine düşündürten ve bu bağlamda kadın ile kızı arasında geçen çarpıcı bir sahneye de sahip olan film Bergman’ın en iyilerinden biri olmasa da ve bir parça eski usul görünse de sonuçta bir Bergman filmi özet olarak.

(“Face to Face” – “Yüz Yüze”)

So-Gong-Nyeo – Go-Woon Jeon (2017)

“Seninle beraber olduğum ve sigara içebildiğim sürece başka bir şeye ihtiyacım yok”

Hayatını yarı zamanlı temizlik işleri yaparak sürdürmeye çalışan, otuz yaşlarındaki bir kadının, kirasını ödeyemeyeceği için evinden ayrılmasından sonra gecelemek zorunda kaldığı arkadaşlarının evlerinde yaşadıklarının hikâyesi.

Güney Koreli sinemacı Go-Woon Jeon’un ilk yönetmenlik çalışması. Sanatçı senaryosunu da yazdığı filmde bir kadının epey sıkıntı ve zorluklarla dolu hayatını esprili, alçak gönüllü ve çekici bir biçimde anlatıyor. Finansal ve lojistik sorunlar nedeni ile erkek arkadaşı ile bir araya gelemeyen kadının eskiden birlikte bir grupta müzik yaptığı arkadaşlarının evlerinde kalma çabası modern toplum bireyleri için epey eğlenceli ama bir yandan da oldukça depresif bir resim çiziyor. Başroldeki Esom’un (gerçek adı ile Lee So-Young) muhteşem performansı, eğlenceli bir hüznü olan hikâyesi ve seyreden herkesin kendisinin veya etrafındakilerin hayatlarından izler bulacağı içeriği ile önemli bir ilk film bu.

Orijinal adı “Bir Küçük Prenses” olan filme İngilizce olarak “Microhabitat” adı verilmiş ve her iki isim de seyrettiğimiz hikâyeye uygun tercihler. Tüm para problemlerine rağmen viski ve sigarasından vazgeçmeyen ve bunun için sokakta kalmayı da göze alan kadını bu “lüks” tercihleri nedeni ile bir prenses olarak görmek mümkün ve kendisi hikâye boyunca temas kurduğu tüm insanların hayatlarını değiştirir ya da en azından yaşadıkları hayatlarını sorgulatırken bir prenses güzelliği ve iyiliği içinde hareket ediyor sürekli olarak. Öte yandan kelime anlamını düşündüğümüzde “Microhabitat” da uygun bir seçim. TDK sözlüğünde biyoloji terimi olarak mikrohabitatın anlamı “Özellikle küçük bir organizmanın en yakın çevresi; genel bir habitat içinde kendi çevre şartları ile ayırt edilebilen küçük yer” olarak veriliyor. Buradaki küçük organizma kahramanımız olan kadın ve en yakın çevresi de birer birer yanlarına uğradığı eski arkadaşları olarak gösterilebilir. Ne var ki bu arkadaşların her biri kendi mikrohabitlarında da sıkıntılıdırlar zaten ve bir başkasını o çevreye sokmaya niyetli ya da istekli de değildirler. Özetle söylemek gerekirse, bireylerin modern toplumlardaki mikrohabitatlarındaki tedirginlikleri ve yalnızlıkları burada anlatılan.

Bir viski ve sigara hikâyesi seyrettiğimiz film. İkisinin de tüketicisi ve hayranı olmasanız bile kahramanımızın onlardan aldığı keyif sizi de etkileyecek kadar hikâyenin tüm karelerine sinmiş durumda ve onun tüm kararlarını doğrudan etkiliyor. Sigaraya ve viskiye yapılan zamlar onun bu ürünlerden değil, hayatının bunların aksine zorunlu olan ihtiyaçlarından vazgeçmesine neden oluyor. Öte yandan zamların kendisi de (bu ürünler dışında ev kirası da artıyor örneğin) hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyor. Açılıştaki pirinç sahnesinden başlayarak küçük prensesin hikâyesini tüm olumsuz unsurlara rağmen esprili ve hemen hep gülümseten bir içerikle anlatıyor film. Evin çok soğuk olması nedeni ile gerçekleştirilemeyen seks (“Baharda yaparız”), kadının bütçe yönetimi ve onu ideal bir gelin adayı olarak gören ailenin oyunu gibi bölümlerle film eğlenceli havasını her zaman koruyor. Kwun Hyun-jeong’un imzasını taşıyan ve sahnelerin her birine uygun ve birbirinden farklı havalara bürünebilen ama hüzünlü bir eğlence havasını da her zaman taşıyan müziğin de katkısı ile film kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

Senaryonun önemli bir başarısı bir zamanlar hep birlikte müzik yapan ve eğlenen gençlerin birkaç yıl sonra dönüştükleri haller üzerinden bir eleştiriyi de gündemine alabilmesi. Kadının her bir arkadaşını müzik grubundaki rolleri ile (basçı, klavyeci, davulcu, vokalist vs. tanıtan ve bu arkadaşlar bazında bölümlere ayrılan film düzenin gençleri nasıl kendi kurallarına boyun eğdirdiğini ve gençliğin saflığını nasıl “hayatın gerçekleri” ile yok ettiğini gösteriyor bize. Arkadaşlarından biri işkolik bir kadına dönüşürken, bir diğeri kendisini terk eden karısının isteği ile aldığı 20 yıl vadeli ev kredisi ile baş başa kalan sefil bir erkeğe dönüşmüş. Biri ruhunda hiç olmayan ev kadınlığına mahkum edildiği bir hayatı sürerken bir diğeri anne babasının “küçük çocuğu” olarak devam ediyor hayatına ve sonuncusu da zengin bir koca bulmanın rahatlığı içinde olsa da bir yandan anneliğin zorlukları ile baş etmeye çalışırken bir yandan da içinde bulunduğu refahı korumak için sertleşen bir kadına dönüşmüş durumda. Bir zamanların sanatçıları şimdi birer “sıradan” birey olurken, kahramanımızın erkek arkadaşı da sanatçı olma çabasını bırakıp düzenli bir işe girmek zorunda kalmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Kısaca film, toplumsal düzenin gençleri nasıl “yola getirdiğini” ve ideallerini nasıl terk etmek zorunda bıraktığını mizahı hiç unutmayan bir şekilde sergiliyor ve ilgi çekmeyi başarıyor çizdiği resim ile.

Genel olarak yalın bir mizanseni tercih eden yönetmen, kadının kendisini gelinleri yapmayı kafalarına koyan ailenin oyununu keşfettiği sıradaki esprili sahneleme ile seyirciyi hoş bir biçimde şaşırtırken hem yönetmenliği hem de senaristliği ile göz dolduruyor ve pek çok çarpıcı sahneye imza atıyor. Zengin ailenin evindeki hizmetçinin işini kaybetme korkusu yaşadığı an tam bir kahkaha kaynağı olurken; kahramanımız ile erkek arkadaşının adamın yeni işi ile ilgili yaptığı konuşmaya tanık olduğumuz sahne, hayli eğlenceli bir “emlakçı ile ev bakma” bölümü ve kadının sürekli karşısına çıkan fiyat artışları gibi unsurları akıllıca kullanıyor yönetmen henüz ilk filmi olan bu çalışmasında ve sade filmini çekici kılıyor.

İçinde bulunduğu tüm koşullara rağmen umudunu ve yaşam sevincini ayakta tutan (hayatının en büyük zevkleri olan viski, sigara ve erkek arkadaşından hiç vazgeçmemesi başka nasıl açıklanabilir ki?) kadının iyiliği ile etrafını aydınlatmasını ilgi çekici biçimde anlatan film unutulmaz ifadesini hak eden son bölümü ile çarpıcı bir şekilde sona eriyor. Başta başroldeki Esom olmak üzere tüm oyuncuların eğlenceli ve güçlü performanslar sunduğu film yeni bir sinemacının doğuşunu kanıtlaması ile de önemli ve görülmesi gerekli bir çalışma. Bir sosyo-politik değerlendirme, bir trajikomik masal, Güney Kore’den bir resim sergisi ve bunlardan da öte güzel bir film bu ve hiçbir karakterini yargılamaması ile de takdiri ayrıca hak ediyor.

(“Microhabitat”)

Ciencias Naturales – Matías Lucchesi (2014)

“Daha ona adını bile sormadın, adını bile!”

Babasının kim olduğunu öğrenmeye kararlı on iki yaşındaki bir kızın çıktığı yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Matías Lucchesi ve Gonzalo Salaya’nın yazdığı, yönetmenliğini ilk kez uzun metrajlı bir film çeken Lucchesi’nin üstlendiği bir Arjantin ve Fransa ortak yapımı. Büyüyen ve yavaş yavaş çocukluğundan çıkmaya başlayan genç bir kızın bir yandan da kimliğini oluşturan önemli unsurlardan birini keşfetme yolundakı ısrarlı arzusunu anlatan film minimal denebilecek bir yaklaşıma sahip. Bir “yol filmi” kategorisine yerleştirilebilecek olan çalışma, genç kızı canlandıran Paula Galinelli Hertzog’un sade oyunu ile de -duygulamaları hiç zorlamadan- yüreklere hitap etmeyi başarıyor. Hikâyenin geçtiği bölgenin sert ve yalıtılmış dünyasını başarı ile kullanan çalışma alçak gönüllü ve ilgiyi hak eden bir eser.

Ata binen bir genç kız ıssız bir bölgede bir antenin üzerindeki metal bir plakayı sökerken başlıyor film. Kızın adı Lila ve amacı da annesinin kendisine kimliği hakkında bilgi vermediği babasını bulmak. Bu plakanın üzerinde anteni yapan firmanın adı yazmaktadır -ve kız annesi ile anneannesini konuşurken duyduğuna göre- babası bu anteni dikmek için geldiği bölgede annesi ile kısa süreli bir ilişki kuran bir işçidir. Nacho Conde’ye ait olan ve gitara zaman zaman mızıkanın da eşlik ettiği ve hikâyenin geçtiği mekanların görselliğinin de desteklediği bir kovboy havasını taşıyan müziğin desteklediği hikâye işte bu genç kızın okuldaki bir kadın öğretmeninin de desteği ile babasını bulmak için çıktığı yolculuğu anlatıyor bize. Bir günlük bir yolculuk bu ve Matías Lucchesi bu yolculuğu oldukça yalın bir dil ile ve her türlü duygusal kışkırtmadan uzak bir şekilde anlatıyor. Hikâye, oyunculuklar ve yönetmenlik çalışması oldukça sade ve alçak gönüllü tonlara sahipler. Tüm bu sadelik içinde bir bireyin kimlik arayışını ve bir çocuğun gençliğe geçiş ile birlikte kendisi ile ilgili gerçeği keşfetme çabasını seyrederken, biz de -tıpkı öğretmen karakteri gibi- onun yanında buluyoruz kendimizi. Film bizi onun yolculuğuna katarken, özel bir çabaya girişmiyor ve bunu sadece samimiyeti ve doğallığı ile başarıyor ki filmin de en önemli kozlarından biri bu. Seyrettiğinizin kurgu olduğunu unutturacak ve tüm karakterlerine tarafsızlıkla yaklaşması ile dürüstlüğünü sorgulatmayacak bir film çekmiş yönetmen Lucchesi. Örneğin genç kızı bile özellikle sevimli ve iyi göstermeye soyunmuyor ve her anında sizi “gerçek” neyse sadece ona tanık olduğunuza ikna ediyor.

Sebastián Ferrero’nun yörenin geniş ve boş arazilerini çok iyi hissettiren ve sert iklimini ve doğasını yansıtmayı çok iyi başaran görüntü çalışması ile de dikkat çeken filmde okul müdürü ile öğretmen arasındaki çatışma ve müdür karakteri pek yeni görünmüyor açıkçası ama pek de önemli bir kusur olarak görünmüyor bu. Bunun da nedeni hikâyenin odak noktasının genç kız ve onun arayışı olması ve geri kalanın bu arayışın parçaları olması sadece. Elbette bu arayış kadar, kızın yolculuğu sırasında iki erkeğin hayatına dokunması da bir o kadar önemli. Kendi kimliğini bulurken, iki farklı erkeğin geçmişleri ile yüzleşmesini de sağlıyor kahramanımız ve bir bakıma o karakterlerin de kendi kimliklerini benimsemesinin yolunu açıyor.

Biyoloji dersinden kadın öğretmenin geçmişine, ateş böceklerinin neden ışık saçtığından öğretmenle kız arasındaki dostluğa ve diğer birtakım diğer ögelere hikâye bize erkek-kadın ilişkileri ve anne-kız ilişkileri hakkında da düşünme fırsatı verirken kimi özel anları ile de etkileyici olmayı başarıyor. “Baba” ile ilk başbaşa konuşma ve yemek pişirme sahnesi bunlardan biri; yalın ve gerçekçi bir sahnenin nasıl etkileyici olabileceğinin güzel örneklerinden biri bu bölüm. Belki daha da önemli bir başarı ise yine bir başka “baba” ile yüzleşme sahnesi. Bu sahne yıllar sonraki bir buluşmayı herhangi abartılı bir duygu provokasyonuna yol açmadan ve tam da bu nedenle yüreğe dokunabilen bir şekilde getiriyor karşımıza. Bu buluşmanın hatırası olan rüzgâr oku ise yerinde ve hoş bir sembol kullanımı örneği oluyor.

Sürprizinde bile sadeliğini elden bırakmayan film belki çok güçlü bir çalışma değil, bir başyapıt olmaktan da uzak ve bir kısa film formatında da olabilirmiş açıkçası. Özellikle öğretmen karakterini yeterince derinleştiremiyor film ve kızın arayışına öğretmenini katabilmesi de yeterince ikna edici değil. Ne var ki tüm bunlar filmin doğallığı içinde kaybolup gidiyor çoğunlukla ve geriye kalan da ilgiyi hak eden bir “basit” film oluyor.

(“Natural Sciences”)

Sicario – Denis Villeneuve (2015)

“Bana saatin nasıl çalıştığını soruyorsun. Şimdilik sadece kaçı gösterdiğine bak”

Bir FBI ajanının Meksikalı bir uyuşturucu karteline karşı düzenlenen bir hükümet operasyonu sırasında tanık olduğu yasadışılıkların hikâyesi.

Taylor Sheridan’ın orijinal senaryosundan Denis Villeneuve’ün yönettiği bir ABD ve Meksika ortak yapımı. 2018’de yine Sheridan’ın senaryosundan ama bu kez Stefano Sollima’nın çektiği bir devam filmi de (“Sicario: Day of the Soldado”) olan çalışma aksiyon sinemasının sorumlu örneklerinden biri ve tanıdık bir konuyu sorgulayıcı bir tavırla ele alan bir eser. Bu sorgulayıcılığı açısından da belki çok fazla yeni bir şey söylemiyor film ve sinema dilinde de çok fazla bir orijinallik barındırmıyor ama yine de özellikle Emily Blunt ve Benicio Del Toro’nun performansları, kimi çarpıcı sahneleri, Roger Deakins’in görüntüleri ve yasadışılıkla mücadele için adaletin sınırları içinde kalma(ma)ayı sorgulatması ile ilgiyi hak ediyor.

“Sicario” -filmin açılışında belirtildiğine göre- Meksikalı tetikçilere verilen bir isim ve kökeni de ülkelerini işgal eden Romalılar’ı öldüren Yahudilerden geliyor. Hikâye Arizona’da bir çiftliğe yapılan baskınla başlıyor. FBI ve SWAT’ın ortak operasyonunda Latin çetenin en az otuz beş kurbanının korkunç durumdaki cesetleri ortaya çıkarılırken, iki FBI ajanı ile tanışıyoruz: Blunt’ın canlandırdığı Kate Macer ve Daniel Kaluuya’nın canlandırdığı Reggie Wayne. CIA’nın Meksikalı bir uyuşturucu kartelinin liderini ele geçirmek için planladığı operasyona bu ikiliden Macer çağrılırken, Wayne hukuk mezunu olması nedeni ile davet edilmez. Bu ayrımın nedeni aslında seyredeceğimiz hikâyenin de ana teması bir bakıma: Bir suçla mücade eden bir devlet hukukun dışına çıkabilir mi ya da ne kadar çıkabilir? Bu sorunun hikâyedeki iki karşı tarafını ise idealist FBI ajanı Macer ile operasyonu yürüten CIA temsil ediyor.

Denis Villeneuve hikâyeyi anlatırken alışageldiğimiz türden bir aksiyon anlayışından uzak duruyor ve açıkçası bu da filmin hem lehine hem de aleyhine bir sonuç yaratıyor. Ticarî sinemanın göz alıcı ama içi boş aksiyon numaralarına başvurulmaması, seyrettiğimiz aksiyon sahnelerini ilginç ve farklı kılıyor ve seyircinin asıl olarak hikâyeye odaklanmasını sağlıyor. Roger Deakins’in kamerası seyirciyi aksiyonun başdöndürücü ve yorucu atmosferine sokmak yerine o aksiyon içindeki karakterlere yaklaştırmayı tercih ediyor ve bu da filme ek bir boyut getiriyor. Filmin orijinal müziklerini hazırlayan ve yönetmen Villeneuve’ün isteği üzerine “tehdidin sesi”ni yaratmayı hedefleyen Jóhann Jóhannsson’un etkileyici çalışmasının da önemli bir katkı sağladığı hikâyenin aksiyon sahnelerinin “sürpriz”liği, örneğin patlama sahnesinde olduğu gibi, tam da bu nedenle etkileyici oluyor. Görüntü yönetmeni Deakins’in kamerasının bazen doğrudan bir aksiyon ânı yerine o ânın öncesini ya da sonrasını göstermesi veya aksiyonu ima eden bir sahneyi görüntülemeyi tercih etmesi de filmin bu bağlamdaki artılarından biri. Tüm bu olumlu yönlerine karşın, hikâyenin sonuçta çok da derin olmaması sinemasal çekicilik açısından zaman zaman sıkı bir aksiyonu aratmıyor da değil açıkçası ve bir eksiklik duygusundan kurtulamıyor film.

Benicio Del Toro’nun oynadığı Alejandro karakteri ne kadar ilginçse, Josh Brolin’in Matt Graver karakteri de bir o kadar alışıldık ve klişe görünüyor. Tavırları, sözleri ve hikâyedeki yeri ile benzerini daha önce defalarca seyrettiğimiz bir karakter bu ve hikâyeye de pek yakışmıyor. Alejandro karakteri ise ilginçliği ve seyircinin yavaş yavaş alıştırıldığı gerçek kimliği ile hikâyeyi sürükleyen unsurlarından biri oluyor senaryonun. Onun finaldeki sertliği ise ne motivasyonu ne de gerçekçiliği açısından anlamlı görünüyor ve senaryonun bir parça kolaycı ve kaba yaklaşımının bir örneği oluyor. Blunt’ın canlandırdığı ajanın hikâyenin onca erkeği arasında öne çıkan tek kadın karakter olarak sahip olduğu çekiciliği ve farklılığı çok güçlü bir biçimde olmasa da değerlendirmeyi başaran filmin CIA kurumunun resmini tarihi boyunca “adalet uğruna” işlediği suçları hatırlatır bir şekilde çizmesi de önemli artılarından biri ve bu bağlamda finalin gerçekçiliği de önemli.

Meksika’nın sınır şehri Juarez’in atmosferinin de akıllıca kullanıldığı filmde hem yörenin hem de hikâyenin sıcaklığına uygun sarı renklerin ağırlığı dikkat çekiyor. Yörenin filmde sergilenen suç atmosferinin etkileyiciliğinin şehrin belediye başkanını rahatsız etmesi ve 2010 yılından sonra suç oranının ciddi bir biçimde düştüğünü vurgulayarak filmi protesto etmesine neden olmasını Villeneuve’ün başarısının bir göstergesi olarak görebiliriz. Bu atmosfer içinde oluşturulan sahneler de (sıkışık trafikteki infaz, CIA’nın suçluları konuşturduğu bölümler, gece görüş kameraları ile çekilen sahne, sınırın altından geçen tüneldeki tüm bölüm vb.) yine yönetmenin çalışmasının takdiri hak eden bazı örnekleri. Finalde çocukların silah sesi ile yarıda kalan futbol maçı ve bu maçın bir süre sonra devam edecek olması hem şehirde yaşayanların hayatının hem de seyrettiğimiz hikâyenin pek de bir şeyler değişmeden süreceğini vurgularken, FBI ajanının son görüntüsü de destekliyor bunu. Kurgusunun ve ses çalışmasının da atmosferini desteklediği filmde kadının kişisel hikâyesi filme pek bir katkı sağlamazken ve bir parça zorlama görünürken, Maximiliano Hernández’in başarı ile oynadığı Meksikalı polis karakterinin yan hikâyesi ise tam tersine oldukça iyi yedirilmiş ana hikâyeye ve filmin mesele edindiği konuyu çok iyi açıklamış.