Piano Piano Bacaksız – Tunç Başaran (1991)

“Sevgisiz hiçbir şeyin asla yaşayamayacağı bir dünya içinde var olmak ne mutluluktu!”

1940’lı yılların başında İstanbul’da eski ve büyük bir konağın odalarında kiracı olarak yaşayan yoksul insanların bir çocuğun gözünden anlatılan hikâyesi.

Kemal Demirel’in “Evimizin İnsanları” adlı anı kitabından uyarlanan bir film. Senaryosunu Kemal Demirel, Tunç Başaran ve Ümit Ünal’ın yazdığı filmin yönetmenliği Tunç Başaran üstlenmiş. Hikâyenin gözünden anlatıldığı çocuğun yetişkin halinin anlatıcı rolünü üstlendiği hikâyede Müşfik Kenter’in sesinden duyduklarımız ve gördüklerimiz yoksul ama dayanışma ile ayakta durmayı başarabilen bir grup insanı tanıtıyor bize. Zengin bir oyuncu kadrosunun yer aldığı film önemli eksiklikleri olsa da, 1990’lı yılların başında zor bir durumda olan Türkiye sinemasının eli yüzü düzgün çalışmalarından biri olarak ilgiyi hak ediyor. Çocuğu canlandıran Emin Sivas’ın performansının önemli kozlarından biri olduğu film, bir anı kitabının “hikâyesizliği”nin sıkıntıları yeterince giderilemese de, hissettirmeyi başardığı dayanışma ruhu ile önemli bir çalışma.

Film Yunus Emre’nin bir dörtlük ile açılıyor: (Jenerikte yazıldığı hali ile)“Gelin tanışık edelim / İşin kolayını tutalım / Sevelim sevilelim / Bu dünya kimseye kalmaz”. Eski bir konağın odalarında kalan yoksul kiracıların bir komün hayatı olarak tarif edebileceğimiz yaşamlarını sevimli bir çocuğun gözünden anlatan film gerçekten de Yunus Emre’nin şiirine uygun bir şekilde sevgiyi ve dayanışmayı yüceltiyor tüm hikâyesi boyunca. İyi niyetli ama sinemasal açıdan pek de önemsiz olmayan problemleri olan film çocuğun anlatıcı olarak sesinin de yarattığı nostaljisi ve eski “zor ama güzel” günlerin özlemi ile de ilgi çekebilir. “Geriye dönüp bakıyorum da, biz elli yıl önce açtık ama açlığımızı adam gibi yaşıyorduk, mutluyduk” cümlesinin de bir özeti olabileceği gibi tüm yoksulluklarına rağmen yaşamlarına bir mutluluk duygusu da katabilen insanları getiriyor karşımıza film. İkinci Dünya Savaşı yıllarındayız; geceleri hava saldırılarına karşı karartma uygulamasının yapıldığı, ekmeğin karneye bağlanacağının konuşulduğu bir dönem bu. Zaten zor günlerden geçen bir ülkede yoksullukları ile daha da zorlaşan yaşamları var bu insanların. Birbirleri ile sıkı bir dayanışma içindeler ve konağın ortak bahçesinin ve tuvaletinin de desteklediği bir ortak yaşamı sürüyorlar.

Senaryonun kaynak kitabın anı formatını bir film hikâyesine yeterince dönüştürememiş olması filmin en temel sıkıntısı; böyle olunca da, final hariç, film bir karakter sergisi havasında ilerliyor çoğunlukla. Teknik sorunları da var senaryonun: Açılış sahnesinde çocuğun -büyümüş halinin- sesinden duyduğumuz “Küçükken ne zaman canım sıkılsa gözlerimi kapar, “Geçti işte, geçti. Şimdi gözlerimi açacağım ve hepsi bitmiş olacak” derdim. Gerçi benim çocukluğumda geçmesini istediğim zamanlar çok olmadı ama o gece nedense vakit geçmek bilmiyordu” sözlerinin hemen ardından o gece bir şey olmasını bekliyorsunuz ama olan şeyin önemini hemen hiç hissettiremiyor film ve bu sözler de boşa düşüyor örneğin. Babanın öfke ile bıçakladığı kuş tüyü yataktan havaya fırlayan tüylerle yaratılan düşsel (veya bir yere bağlan(a)mayan kuyudaki ışığın da desteklediği gibi masalsı) hava da filmin geneli içinde düşünüldüğünde ayrıksı bir fantezi gibi duruyor. Bir lastik çizme sahibi olmayı hayal eden ve bunun umudu ile bile mutlu olabilen çocuğun çalıştığı yazlık sinemanın potansiyelini de kullanmıyor senaryo ve onun arkadaşlarına bir filmi canlandırdığı ve zorlama görünen sahne dışında hiçbir ilişki kurmuyor sinema ile.

Film adını dayısının çocuğa söylediği “Piano piano, bacaksız” (“Yavaş yavaş”) sözlerinden alıyor. Tüm hayali İtalya’da yaşamak olan ve konaktaki herkesin hayatını az da olsa değiştirmeye çalışan bu adamı canlandıran Rutkay Aziz’in -özellikle tüm konak halkına başarısını anlattığı sahnede rahatsız eden bir şekilde- bir parça tiyatro havasında oynadığı filmin karakterlerini yargılamaması ve bu yoksul insanları idealize etmemesi önemli. Pazarda küçük hırsızlıklar yapan (“Biz namuslu hırsızız; iki taneden birini çalarız”), dayının yasadışı planına toplu halde destek veren ve dertlerini birbirleri ile açık yüreklilikle paylaşan bu yoksul insanlar üzerinden ne zorlama bir isyankârlığa ne de bir yoksulluk güzellemesine başvurması filmin sahici görünmesini sağlamış ki hikâyenin önemli kozlarından biri bu. İlerledikçe havasına girdiğiniz film, bir hikâye beklentinizi düşürerek seyretmeniz gereken ve nostalji ile sarılı bir anılar dizisinin havasına kendinizi bırakmanız gereken bir çalışma.

Caz müzisyeni Can Kozlu’nun bir film müziği olarak başarı olan çalışması filme ne dönem ne de içerik olarak uygun düşüyor ve özellikle hikâyenin sıcaklığına hayli zıt bir yerde duruyor ilginç ve rahatsız edici bir şekilde. Hitler’in Fransa’ya girmek üzere olduğu dönemde geçen ve bu faşist liderin temsil ettiğinin tam karşıtı bir yönde duran bir çocuğun masumiyet ve umut ile örülü dünyasını anlatan film kendisine yakışan naif havası ile de ilgiyi hak ediyor. Set tasarımları ve kostümlerdeki başarısı da takdiri hak eden film Kemal Demirel’in şu satırlarını sinema perdesine taşıması ile de önem taşıyor: “İnsanın yoksulu, hele çocuksa bir de benim gibi; barıştan yanadır, umuttan yana”.

Salut les Cubains – Agnès Varda (1963)

“Küba’daydım. Karmakarışık fotoğraflarla döndüm oradan. Onları bir düzene sokmak için bu filmi yaptım. Filmin adı “Selam Kübalılar” oldu”

Agnès Varda’nın devrimden dört yıl sonra gittiği Küba’da çektiği fotoğraflardan oluşturduğu bir devrim hikâyesi.

Fransız sinemacı Varda devrimden dört yıl sonra gitmiş Küba’ya ve 1962’nin Aralık ile 1963’ün Ocak aylarında yaklaşık 4 bin fotoğraf çekmiş orada kaldığı bir ayı aşan süre boyunca. Bu fotoğraflardan yaklaşık 2 binini bir araya getirerek oluşturduğu bu ilginç “foto-montaj” türü belgesel yarım saatlik bir süre içinde devrimin tüm sıcaklığını ve tazeliğini taşıyan bir ülkenin havasını etkileyici bir biçimde yansıtan ve biçimsel özellikleri ile de ilgi çeken çok önemli bir çalışma. Varda’nın o hep alçak gönüllü kalan, her zaman farklı arayışlara açık ve saygın sinemacılığının bu parlak örneği devrime, devrimcilere ve devrimci bir ruha yazılmış bir aşk mektubu ama bir o kadar da sanata, dansa, müziğe ve bir devrimin coşkusunu yaşayan halka ithaf edilmiş bir mektup bu.

Film Varda’nın çektiği ve filmde de önemli bir kısmını kullandığı fotoğraflar için Paris’te düzenlenen ve Küba devriminin onuncu yılına ithaf edilen bir sergiden görüntüler ile açılıyor ve ardından sergi için bir mini konser veren Kübalı müzisyenlerin görüntüleri ile devam ediyor. Bir iki dakikalık bu kısa giriş hareketli görüntülerden oluşan bir belgesel formatında. Ardından Varda’nın ve Fransız oyuncu Michel Piccoli’nin dönüşümlü denebilecek anlatıcı sesleri eşliğinde Varda’nın fotoğrafları geliyor birer birer ekrana. Bir kısmı çok kısa, bir kısmı daha uzun bir süre kalıyor görüntüde bu fotoğrafların; ama bu fotoğraf ifadesi filmin hareketsiz bir görüntü zincirinden oluştuğu anlamına gelmiyor. Aksine çok hareketli bir film bu ve içerdiği “devrim aşkı”nın tüm heyecanı ile de kıpır kıpır bir çalışma seyrettiğimiz.

Fotoğraflar aracılığı ile bir müzisyene şarkı söyletiyor veya insanları dans ettiriyor Varda. Anlatıcı ses devreye girdiğinde sesi bir parça kısılan, diğer anlarda sesi hep öne çıkan bir müziğin eşlik ettiği görüntülerde doğal ve hatta naif denebilecek bir tavırla fotoğrafları canlandırıyor nerede ise yönetmen. Zaman zaman fotoğrafta bir bölüme zum yapıyor (örneğin aynı karede hem hamile bir kadının hem de eli ve beli silahlı erkeklerin olduğu bir fotoğraf veya bir çocuğun tişörtündeki Küba adasının resmi ile poz verdiği bir diğer fotoğraf) ve seyircinin herhangi bir detayı kaçırmamasına özen gösteriyor ama bu aynı zamanda filme hareketlilik getiren yaklaşıma sadece gerektiğinde ve az sayıda başvuruyor film ve anlattığı aşk hikâyesinin doğallığına hiç zarar vermiyor. Müthiş bir belge niteliği taşıyan ve tümü aynı zamanda yetkin bir fotoğrafçının elinden çıktığını belli eden bir kalitesi olan bu fotoğrafların her biri için anlatıcı sesin en az bir cümlelik yorum veya açıklama getirmesi veya “şarkı söyleme” sahnesinde olduğu gibi fotoğraftaki kişiye bir konuşma balonunun eşlik etmesi gibi akıllı tercihler de filmin hayli hareketli bir atmosfere sahip olmasını sağlıyor. Fotoğrafların önemli bir kısmında objeler Varda tarafından görüntülendiklerinin farkındalar; ama buna rağmen bu durum seyrettiğimizin doğal görünümüne en ufak bir zarar vermiyor. Vermiyor çünkü hem çeken hem de çeklien bir devrimin heyecanı ile ve en doğal halleri ile parçası olmuşlar filmin.

Kendi fotoğrafları dışında sadece birkaç kez eski illüstrasyonlar kullanmış Varda. Müzikler ve anlatıcı dış ses dışında bir kez Castro’nun bir konuşmasını bir kez de -kurşun delikleri olan bir binanın fotoğrafına eşlik eden- silah sesi efektini duyuyoruz. Bunun dışında sadece müzikler ve onun fotoğrafları var filmde. Baştaki sergi sahnesinde çok kısa bir an için Varda’nın kendisi de geliyor görüntüye ama filmin asıl karakterleri onun fotoğrafladığı Kübalı yöneticiler, gerillalar, sanatçılar ve devrimin tüm coşkusunu yaşayan Küba halkı. Film tamamlanmadan kısa bir süre önce ölen ve eğlenceli bir “dans ve şarkı sahnesi”nde seyrettiğimiz müzisyen Benny Moré; toprak reformunun başındaki politikacı Carlos Rafel Rodríguez; eski gerilla ve yeni politikacılar Raul Castro ve Osvaldo Dorticós Torrado; şairler Nicolas Guillen ve Roberto Fernández Retamar; yazar Alejo Carpentier; ressamlar Wifredo Lam, Raul Mulian ve eğlenceli bir ça ça ça dansı yaparken seyrettiğimiz sinemacı Sarita Gómez bu foto-belgeselin kısa süresi boyunca karşımıza gelen isimlerin bir kısmı olurken Varda sadece bu ünlü isimlerle sınırlamıyor kendisini ve hatta asıl olarak devrimin asıl mimarları ve sahipleri olan halka odaklanıyor. Halkı ve özel bir yer ayırmış göründüğü Kübalı kadınları İspanyol, Afrika ve Fransız kültürlerinin etkilerini taşıyan Küba müziklerinin farklı ritimleri eşliğinde getiriyor karşımıza ve bu ritimlere uyumlu bir şekilde onları şeker kamışı tarlalarında çalışırken ve sokaklarda dans ederken görüntülüyor.

Kurgu becerisi üzerine kurulu filmde birkaç kısa cümle dışında doğrudan politikaya girmiyor Varda (eskiden diktatörün karısına cep harçlığı olan piyango gelirlerinin şimdi Yeniden Yapılanma Enstitüsüne bağışlanması, SSCB lideri Nikita Kruşçev’in modern (ve özellikle soyut) sanata olan olumsuz bakışını Kübalı sanatçıların pek de umursamaması veya “Castro’nun halkı, halkın da onu temsil etmesi” gibi Varda’nın yorumu olan cümleler); bunun yerine devrimin tüm bir ülkeyi nasıl dönüştürmeye soyunduğunu anlatmayı ve devrimin güzelliği, yarattığı umut ve coşku dolu dünyayı sergilemeyi tercih ediyor. Varda’nın Küba’ya, tanık olduğu umuda ve en çok da Küba halkına aşkını dile getiren lirik bir belgesel bu ve onun tüm Küba’yı dans ettirdiği bu ilginç belgesel ünlü feminist ve anarşist Emma Goldman’ın “Dans edemediğim devrim, benim devrimim değildir” sözünü hatırlatıyor bize. Bir devrimin coşkusunu, belki ondan da çok, sonrasında insanların dans edebildiği bir devrimin güzelliğini hatırlatan bu Varda belgeseli mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma, özellikle de bir devrim umudunu yitirenler tarafından. Filmi politik bir propaganda filminden uzak tutmayı başaranın ise samimiyeti, Varda’nın becerisi ve kuşkusuz daha iyi ve daha özgür bir dünya hayali peşinde koşan herkesin umudunu yansıtması olduğunu da belirtelim son olarak.

(“Selam Kübalılar”)

I Don’t Feel at Home in This World Anymore – Macon Blair (2017)

“Birilerini yine takip edersen ya da başka haltlar karıştırırsan başına öyle bir bela olurum ki parmağındaki acıyı unutursun! Anladın mı?”

Evi soyulan ve polisten beklediği ilgi ve yardımı bulamayan bir kadının tuhaf komşusu ile birlilkte hırsızın peşine düşmesinin hikâyesi.

Macon Blair’in yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Sundance Festivali’nde ABD filmleri arasında büyük ödülü kazanan film komedi ile polisiyeyi harmanlayan ama her ikisinde de yeterince güçlü bir etkileyiciliğe ulaşamayan bir çalışma. Başrol oyuncusu Melanie Lynskey’in tam anlamı ile döktürdüğü performansı ile en büyük kozu olduğu film bir eksiklik duygusuna sahip tüm hikâyesi boyunca ve esinlenmiş göründüğü Tarantino ve Coen kardeşlerin filmlerinin de gerisinde kalıyor. Blair’in yönetmenliğinin senaristliğinden daha üst düzeyde göründüğü bu çalışma yine de kimi esprili sahneleri sayesinde hoş bir vakit geçirmek için seyredilebilir.

Açılışta bir bakım evinde ölen yaşlı ve ırkçı bir kadını da sayarsak altı kişinin öldüğü filmin bu başlangıç sahnesindeki kimi espriler (hastanın son anlarında siyahlara yönelik ırkçı küfürleri ve yakınlarının onun bu sözlerinden habersiz olarak kadının son sözlerinin ne olduğunu hemşireye sorması) diyalogların da katkıda sağladığı bir kara mizahı ima ediyor ama gerisi gelmiyor ne yazık ki. Tek başına yaşayan, antidepresan kullanan, bir bakım evinde yardımcı hemşire olarak çalışan ve erkek arkadaş için internete de başvuran bir kadın var karşımızda. Pek makyaj yapmayan ve çoğunlukla ev hali kıyafetleri ile gezinen kadının filmin başındaki pasifliğinden nerede ise bir aksiyon kahramanına dönüşmesinin de hikâyesi bir bakıma seyrettiğimiz. Onun değişimini ya da en azından değişme kararlılığını yeterince ikna edici anlatamayan ve Sundance’te büyük ödülü alması da açıkçası biraz tuhaf olan film kadının, köpeğinin bahçesine pislemesi nedeni ile tartıştığı tuhaf komşusu ile önce çalınan eşyalarının (bir laptop, büyükannesinden kalan gümüş yemek takımı ve antidepresan ilaçları) sonra da onları çalanların peşine düşmesini anlatıyor ama bunu hedeflediği üst düzeye taşıyamıyor bir türlü.

Macon Blair’in senaryosunun iki önemli sıkıntısı var: Açılış sahnesindeki esprili atmosferini yeterince sık tekrarlayamadığından seyirciyi gerektiği kadar güldürememesi, hatta gülümsetememesi ve özellikle komşu adam örneğinde olduğu gibi karakterlerini yeterince derinleştirememesi. Böyle olunca da, örneğin adam savunma sporlarına düşkün tuhaf ve hatta itici bir karakter olarak kalıyor ve kendisini canlandıran Elijah Wood’un tüm çabasına rağmen bir sinemasal çekiciliğe kavuşamıyor. Onun “Bana vurabilirsin. Bir kez. Aramızdaki enerjiyi dengeler. Kendimi savunmam” sözleri tam da bu nedenle güçlü bir mizah yaratamıyor. Kadının sürekli country, adamın ise hardrock türü müzikler dinlemesi de öylesine bir zıtlık olmanın ötesine geçemiyor bir yerlere bağlan(a)madığı için. Blair’in yönetmenlik düzeyi daha yüksek olsa da orada da bir oturmamışlık var sanki. Örneğin tuhaf ikilinin ilk başarılarının sonrasında onları yavaşlatılmış çekimle gösteren Blair hikâyenin geri kalanında bu tür “oyun”lara hiç başvurmayarak bu sahneyi de boşa düşürüyor bir bakıma. Buna karşılık zorlama içermeyen ve tam da kararında görünen bir tempo sağlamayı başarmış Blair ve film bu sayede ve elbette Melanie Lynskey’in katkısı ile kendisini rahatça ve sıkıntı hissine neden olmadan seyrettiriyor.

Söze dayalı esprileri (örneği bir silah alışverişi için buluşanların parolaları) daha çok olmalıymış dedirten ama bu az sayıda olanlarında da başarı sağlayan filmde Blair’in neden bu kadar sert sahneler çektiğini anlamak da pek mümkün değil. Tarantino etkisi hissettiren bu sert sahnelerde yaratılmak istenen alaycılığa ulaşıldığında (örneğin ikinci el eşya satan yaşlı adam ile iki kahramanımız arasında yaşanan komik kavga) sonuç kesinlikle çok eğlenceli ama diğerlerinde rahatsız eden sertliğin kendisi öne çıkıyor çoğunlukla. Zengin bir şarkı listesi olan film, kahramanı ile oğulları filmdeki tüm kötülüklerin kaynağı görünen zengin aileyi karşılaştırarak bir sınıf farkı hikâyesi anlatır havası da yaratmayı hedefliyor belki ama bu da bir yerlere pek varmıyor açıkçası. Yine de, sıradan bir kadının kendi varoluş mücadelesini anlatmaya soyunan bu film kimi eğlenceli anları ve Lynskey’in performansı ile ilgi çekebilecek bir çalışma.

Jeux Interdits – René Clément (1952)

“Gömebilmemiz için ölmüş olmaları lâzım”

Anne ve babası İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların hava saldırısında ölen Parisli küçük bir kız ile yanına sığındığı yoksul bir köylü ailenin küçük erkek çocuğunun dostluklarının hikâyesi.

François Boyer’in ilk adı “Les Jeux Inconnus” olan romanından uyarlanan ve yönetmenliğini René Clément’ın üstlendiği bir Fransız yapımı. Boyer önce senaryoyu yazmış ama yapımcı bulamayınca romana dönüştürmüş eserini. İlk yayımlandığında kendi ülkesi Fransa’dan çok ABD’de ilgi gören roman daha sonra tekrar senaryoya dönüştürülmüş Boyer’e eşlik eden Jean Aurenche, Pierre Bost ve René Clément’ın katkıları ile. İki çocuğun savaş ortamındaki dostluğunu anlatan ve yetişkinlerin pis bir oyunu olan bu savaşın karşısına onların masum oyunlarını koyan film bugün sinema tarihinin en önemli klasiklerinden biri olarak kabul edilen çok önemli bir çalışma. Mesaj kaygısından ve didaktik bir yaklaşımdan kesinlikle uzak duran film iki zıt dünyayı karşımıza getirirken doğallık ve gerçekçilik duygusunu hiç yitirmiyor. Çocuk karakterleri canlandıran ve her ikisi de ilk kez bir sinema filminde rol alan Georges Poujouly ve özellikle Brigitte Fossey’in performanslarının damgasını vurduğu film sade sinema dili ve hikâyeye ustalıkla yerleştirilmiş -ve yaşamın devam ettiğini gösteren- küçük mizah anları ile de dikkat çeken bir eser ve her sinemasever tarafından mutlaka görülmeyi hak ediyor.

Venedik Film Festivali’nde jüri büyük ödül olan Altın Aslan’ı verirken filmin “ifade gücünü” ve “savaşın trajedisi ve kederi içindeki çocukluğun masumiyetini” dile getirme becerisini övmüş. Gerçekten de çok doğru bir gerekçe ve filmin başarısını özetlemek için de etkileyici bir ifade bu. Açılış sahnesinde Alman uçaklarının bombaladığı ve sivillerden oluşan kafilenin trajedisini yüksek bir etki gücü ile sergileyen film bu bölüm dışında doğrudan savaşın kendisini getirmiyor hiç karşımıza. Arada birkaç kez düşen bomba seslerini duyuyoruz ama bunlar iki çocuğun yaşadığı dünyayı hiçbir zaman doğrudan ve uzun süreli olarak etkilemiyor. Film onların büyük bir trajedinin yaşandığı çevrelerinde kendilerine yarattıkları özel dünyaları içinde yaşamalarını ve sıkı bir bağlılıkla örülü dostluklarını anlatıyor bize ve adeta bir “aşk”ın oluşumunu seriyor önümüze. Oscar’a aday gösterilen senaryonun önemli başarılarından biri, çocukların yarattığı dünyanın da aslında ölüm kavramı etrafında şekillenmesine rağmen, onu tüm o masumiyeti ve doğallığı yitirmeden anlatabilmesi bize. 1940 yılının Haziran ayında, Almanların en güçlü olduğu bir dönemde geçen hikâyenin hem savaşın içinde hem de bu denli dışında anlatılabilmesini de bir diğer başarı olarak eklemek gerek. Bir gazete parçasından okunan bir savaş haberi, küçük kızı evlerine alan ailenin komşusunun savaşı kaybetmekte olan Fransız ordusundan kaçarak evine dönen oğlu ve kızın oradaki varlığının tek nedeninin kurbanlarından biri olduğu savaş olması gibi unsurlar hep doğrudan savaşı işaret ediyor elbette ama senaryo bunu asla öne çıkarmıyor ve hayatın “doğal” akışını anlatıyor asıl olarak. Öyle ki evde yaşanan bir ölüm vakası da aynı doğallığın bir parçası olarak gösteriliyor sadece.

Bestecisi bilinmeyen ve filmde ünlü İspanyol müzisyen Narciso Yepes’in versiyonu ile dinlediğimiz “Romance” adlı eserin hikâyeye eşlik ettiği filmin kalabalık figüranlı açılış sahnesi etkileyici bir savaş, daha doğrusu savaştan kaçan siviller sahnesi anlatıyor. Yürüyerek, motorlu araçlarla, bisikletlerle veya at arabaları ile yola çıkan yüzlerce insanın uğradığı hava saldırısı sırasında yaşananlar ve bu sahnenin sonunda küçük kızın ölen köpeğinin peşinden gidişi bir bakıma filmin atmosferinin de özeti oluyor. Bir yanda dehşetli bir trajedi, diğer yanda ise çocukların temsil ettiği hayat ve umut var. Tam da bu nedenle, küçük kız ölüsünün peşinden gittiği köpeği için döktüğü göz yaşını, bir yenisini alabilme olasılığı karşısında silebiliyor hemen. Evet, ölüm sürekli odağında hikâyenin. Baştaki bombardımanda ölenlerden köy evinde yaşanan ölüme, cenaze törenine ve çocukların yarattığı mezarlığa kadar ölüm tüm anlarında var hikâyenin. Benzer şekilde din de kendisini sık sık gösteriyor. Paris’ten gelen kızın dinle hemen hiç ilgisi olmamışken (“İsa kim?” sorusu), köydekiler dinle iç içe bir hayat yaşıyorlar ve köyün rahibi de ara bulmaktan günah çıkarmaya hayatlarının her an içinde olan önemli bir öge olarak yer alıyor. İki çocuğun köydeki tüm haçlarla olan maceraları ve sık sık edilen dualar köy yaşamının bir gerçeği olarak karşımıza gelirken, çocukların temsil ettiği hayatla büyüklerle ilişkilendirilen ölümü yan yana koyuyor film ve savaş ortamında umudu da diri tutuyor.

Filmin sergilediği tüm trajedilerin yanında bir mizah duygusunu da (hayatın içinde hep olması gerektiği kadar ve olması gerektiğini de ima ederek) barındırabilmesi ve bunu hikâyenin doğal bir parçası yapabilmesi de hayli önemli. Birbirleri ile kavgalı iki köylü aile arasında yaşananlar, günah çıkarmada itiraf edilen bir suçun bu itiraftan hemen sonra tekrar işlenmesi ve üstelik olay yerinin de günahın çıkarıldığı kilise olması ve tüm bir mezarlıktaki kavga bölümü örneğin hoş bir gülümsemeye neden olarak filmin görünüşte karanlık olan hikâyesini aydınlatıyor. Muhteşem bir performsn sunan oyuncu Brigitte Fossey’in yıllar sonraki bir röportajda önce bir kısa film olarak düşünüldüğünü ve çekimlerine başlandıktan sonra uzun metraja dönüştürüldüğünü belirttiği filmin baştaki bombalama bölümü dışında yüreğe dokunan iki dramatik sahnesi daha var: Küçük oğlanın bir kolyeyi bir baykuşa emanet ederken “Al, bunu 100 yıl sakla” dediği bölüm ve küçük kızın finalde arkadaşının adını umutsuz bir şekilde çağırdığı anlardan etkilenmemek mümkün değil.

Robert Juillard’ın siyah-beyaz görüntüleri açılış sahnesinin dehşetini ve daha sonra da köydeki hayatın doğallığını başarı ile yansıtırken, yönetmen René Clément’ın sade mizanseni de filme önemli bir katkı sağlıyor ve seyrettiğimizin gerçekçiliğini ve dolayısı ile etkileyiciliğini artırıyor. Savaşın vahşetini çocukların masumiyetini öne çıkararak unutturmaya veya konuyu yumuşatmaya çalışmayan, bunun yerine daha doğru bir yol seçip o masumiyeti o ortamda ancak çocukların koruyabildiğini gösteren filmde küçük kızın yüzünü iki farklı resmi (savaşın ve arkadaşlığın resimleri) göstermek için başarı ile kullanıyor. Zamanında Fransa’da özellikle solcu eleştirmenler tarafından “köylüleri kötü göstermek”le suçlanarak eleştirilen ve Cannes’ın yarışmalı bölümüne kabul edilmeyen film sinema tarihinin önemli çalışmalarından biri kuşkusuz. Mutlaka görülmeli.

(“Forbidden Games” – “Yasak Oyunlar”)