Mil-jeong – Jee-woon Kim (2016)

“Taraf değiştirmek bir casusun karakteridir. Bakalım bu kez kimin tarafında olacak. Bir döneğin bile tek bir vatanı vardır”

1920’li yıllarda Japonya’nın işgali altında olan Kore’de direnişçilerin ve Japonlar için çalışan Koreli bir polis şefinin hikâyesi.

Jee-woon Kim’in yönettiği ve senaryosunu Ji-min Lee ve Jong-dae Park ile birlikte yazdığı bir Güney Kore yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Güney Kore’nin Oscar’a aday gösterdiği film başta ülkesindekiler olmak üzere özellikle Asya ülkelerinde düzenlenen festivallerde ve yıl sonu değerlendirmelerinde bolca ödül kazanmış bir çalışma. Kendisini özellikle Japon karakterlerin ve Japonlar için çalışan Korelilerin abartılı bir şekilde kötü çizilmesi ile gösteren bir milliyetçi havası olan film, -özellikle karakter sayısının çokluğu nedeni ile- dikkatli izlemeyi gerektiren olay örgüsü, iyi oyunculukları ve iyi kotarılmış aksiyonu ile ilgiyi hak eden bir casusluk gerilimi olarak nitelenebilir. Uzun süresine rağmen pek sarkmayan film, sahip olduğu ve özellikle açılış sahnesinde belirgin olarak kendisini gösteren uzak doğu havası ve 1920’lerin havasını çekici olarak karşımıza getiren set ve kostüm tasarımları ile de ilgi çekmeye aday.

Para kaynakları kesilince, ihtiyaç duydukları parayı karşılamak için küçük tarihî bir heykeli satan direnişçilerin polis baskınına uğramaları ile başlıyor film. Bu sahne hem içeriği hem de biçimi açısından filmin bir özeti olarak görülebilir. Film boyunca hiç eksilmeyecek olan tedirginlik duygusu, kimin dost kimin düşman olduğu karmaşası, muhbirler vs. gibi unsurlar bu sahne ile başlayarak finale kadar hikâyenin ana elemanlarından biri oluyorlar hep. Benzer şekilde, damlarda gezindiğini de gördüğümüz hareketli ve sürekli kayan bir kamera, sert sahneleri göstermekten de çekinmeden hayli iyi çekilmiş bir aksiyonu getiriyor önümüze. Bu açılış sahnesinde peşinde belki yüze yakın askerin olduğu direnişçilerin kaçma çabasını izlerken nerede ise soluksuz bırakıyor sizi film. Bu sahnede daha sonra hikâyenin ana karakterlerinden biri olacak olan Koreli polis şefi ile de tanışıyoruz ve onun daha önce direnişçiler için tercüman olarak çalıştığını da öğreniyoruz; onun şahsında karakterlerin hangi tarafta olduğunun belirsizliği ana temalarından biri oluyor hikâyenin.

Fışkıran kandan sert işkence sahnelerine ve vurulan ayak parmağını kendi elleri ile koparan adama kadar sertliğin pek eksik olmadığı bir film bu. Bu bir parça fazla doğrudanlık bazı seyircileri rahatsız edebilir kuşkusuz; yönetmenin sertliği göstermekten sakınmamasının nedenlerinden birini filmin milliyetçi havası olarak gösterebiliriz sanırım. Koreli polis şefi ile aralarında sert bir rekabet olan Japon polisin abartılı bir sertlik ve kötülükle çizilmiş olmasının da göstergesi olduğu bu hava hikâyeye bir parça zarar veriyor kuşkusuz ve filmin yaratıcılarının kolay olanı seçtiğini gösteriyor bize. Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği dönemdeki zalim uygulamaları tarihî bir gerçek ama filmin bir Japon karakteri yüzeysel bir şekilde çizilmiş bir sadistlikle göstermesi sanatsal açıdan filme herhangi bir katkı sağlamadığı gibi bir sanat eserinin sahip olması gereken tarafsız gerçekçiliğine zarar veriyor.

Japon ve Koreli polis şefleri arasındaki istihbaratla ilgili güç kavgaları veya antikacı kılığındaki direnişçi ile Koreli polis şefi arasındaki karşılıklı oyunlar ve bir karakterin ağzından duyduğumuz “Bilinmeyen bir düşmanla savaşmak basit bir iş değil” cümlesinin karşılığı olan düşmanın kimliği ile ilgili tedirginlik havası ortalığın casus ve muhbir kaynadığı bir ülkede geçen bu hikâyeyi kesinlikle seyre değer kılıyor. Yönetmen Jee-woon Kim’in bir dönem hikâyesini anlatırken klasik casusluk filmlerine göz kırpan bir dil ve hikâye seçmesinin de filme ciddi bir katkısı olmuş. Hikâyenin -eğer dikkatli seyredilmezse- seyirci için bir parça karışık görünebilecek olması ise aslında anlatılanla hayli uyumlu; çünkü gerçekten de karakterlerin kendisi için de kimin hangi tarafta olduğu zaman zaman kafalarını karıştıran bir konu.

Sesler, bakışlar ve etkileyici kamera kullanımı ile dikkat çeken iki sahnesi ile (hareket halindeki trenin yemek vagonundaki çatışma sahnesi ve Seul istasyonundaki çatışma bölümleri) Jee-woon Kim’in aksiyondaki ustalığını sergilediği filmde set tasarımları ve kostümler eserin bir dönem filmi olarak sınavı parlak notlarla geçtiğini gösteriyor bize. Ji-yong Kim’in görüntüleri de özellikle dış mekanlardaki gece çekimlerinde hayli etkileyici görüntüler yaratmış ve filme tedirgin bir şıklık katmış. Mowg’un orijinal müziğinin yanısıra film kimi klasik eserlerden de yararlanmış ve örneğin Ravel’in Bolero’sunu -filme ilham kaynağı olan ve 1923’te gerçekleşen- bir bombalamayı anlatırken kullanmış. Kang-ho Song ve Yoo Gong başta olmak üzere başarılı performansların sergilendiği filmde kadın direnişçiyi oynayan Ji-min Han senaryonun da etkisi ile bir parçada geride kalmış diğer oyunculardan. Zaman zaman stilize bir havaya bürünen ama bunu dozunda tutan film, hemen hiç aksamadan işleyen temposu ile -uzun süresine rağmen- keyifle izlenen ve belki sinema değerinden çok kaliteli aksiyonu ile önemli olan bir Güney Kore filmi özet olarak.

(“The Age of Shadows” – “Karanlık Görev”)

Jurassic Park – Steven Spielberg (1993)

“Dinozorlar ve insanlar birbirlerinden 65 milyon yılla ayrılmış iki tür. Birden onları aynı ortama koyarsanız, ne olacağını kimse bilemez”

Klonlanarak yaratılan dinozorlar üzerine kurulu bir tema parkının açılışından önce yaşananların hikâyesi.

Michael Crichton’ın romanından yazarın kendisi ve David Koepp tarafından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg’in üstlendiği bir ABD yapımı. Gişede kazandığı büyük başarının ardından 1997 (“The Lost World: Jurassic Park” – Spielberg), 2001 (“Jurassic Park III” – Joe Johnston), 2015 (“Jurassic World” – Colin Trevorrow) ve 2018’de (“Jurassic World: Fallen Kingdom” – J.A. Bayona) seri kapsamında dört devamı daha çekilen film popüler sinemanın klasiklerinden biri oldu kuşkusuz. Spielberg’in işini bilen maharetli yönetiminin damgasını vurduğu film, onun öncüsü olduğu ve muhafazakâr sinemanın içinde değerlendirilebilecek öğeleri bolca barındırması ile tipik bir Spielberg filmi aynı zamanda. Karakterleri, olay örgüsü ve anlatım dili ile çizgi roman maceralarını hatırlatan ve buna da özellikle gayret edildiği açık olan film seyri keyifli bir çalışma şüphesiz ama sinemanın popüler olanına sıkı sıkıya yapışmış olması ile, bu sanata içerik açısından bir şey kazandırmıyor elbette.

Popüler romanların çok satan ve çok kazanan yazarı Michael Crichton’un romanının sinema haklarını kitap daha basılmadan satın almış Universal şirketi ve bunun için 2 Milyon Dolar ödemiş Crichton’a. Spielberg’in kendisinin de filmden bugüne kadar 250 Milyon Dolar kazandığı söyleniyor ki bu yüksek tutarlar karşımızdakinin bir sanat ürünü olmaktan çok bir ticari ürün olarak değerlendirilmesi gerektiğini çok net bir şekilde gösteriyor bize. Açıkçası Spielberg de bir ticari sinema örneğinin başarılı -en azından gişede- olması için ne yapılması gerektiğinin dersini veriyor film boyunca. Bilgisayar efektleri ile yaratılmış ilk yaratıklar olan dinozorların çarpıcı gerçekçiliğinden eski usul bir çizgi macera romanını hatırlatan görsel estetiğine ve elbette yönetmenin hiç vazgeçmediği ve kendi dünya görüşünün de izlerini taşıyan birtakım değerlere kadar her öğe yerli yerinde kullanılmış ve seyircinin filmden ilgisinin hiç ayrılmaması garanti altına alınmış.

Filme kaynaklık eden romanın yazarı Crichton kitabının ana esin kaynağının “bilimcilik” (bilime aşırı değer vermek anlamında) olarak tanımlanan dünya görüşünden ve genetik alanındaki araştırmalardan (klonlama vs. başta olmak üzere) duyduğu endişe olduğunu belirtmiş. Bu konudaki endişelere kısmen de olsa katılmak mümkün ve doğru elbette ama gerek yazarda gerekse Spielberg’in de parçası olduğu muhafazakâr Amerikan sinemasında bu konudaki endişeyi bir “teknofobi” olarak nitelemek gerekiyor. Gerekiyor çünkü; film bize bir yandan “bir çılgın bilim adamı”nı gösterirken, diğer yandan teknoloji ile arası hiç iyi olmayan bir başka bilim adamını kahramanı yapıyor hikâyesinin. Bu ikinci bilim adamı bilgisayar da dahil olmak üzere her türlü teknolojik alet ile kötü bir ilişki içerisinde ve öyle ki uçakta emniyet kemerini takmayı bile beceremiyor. Buna karşılık tema parkının yaratıcısının dünyası bilimcilik kavramının tam bir sembolü olarak çıkıyor karşımıza ve hikâyedeki tüm kötülükler de bu adamın hırs dolu planından kaynaklanıyor. Kuşkusuz bir bilim düşmanlığı değil burada söz konusu olan; sonuçta filmde üç de iyi bilim adamı var ve çılgın olan da dersini alıyor finalde ama anlatılan hikâyenin teknolojik gelişmelerin alıştığı düzeni bozmasından endişelenen muhafazakârların korkusunun sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikâyenin en kötü karakterinin bir bilgisayar programcısı olduğunu da unutmayalım burada.

Bir tema daha var hikâyede bize Spielberg’in varlığını hatırlatan. Çocuklar (onların masumiyeti ve tehlikeye düştüklerinde hissetmemiz gereken koruma içgüdüsü ile birlikte) ve aile olmak. İyi bilim adamımız hikâyenin başında çocuklardan hiç hoşlanmayan birisi olarak gösterilirken, bu adam önce onları korumayı sonra sevmeyi öğreniyor ve bir baba olmanın ne demek olduğunu hem kendisi idrak ediyor hem de bize hatırlatıyor. Kısacası bir başka filminde daha bize Spielberg ailenin kutsallığını ve güzelliğini gösteriyor ve hayatında bu kavramın yeri olmayan erkeklerin “eksikliğini” kanıtlıyor. Çocuklar, aile, baba, hoşlandığı erkeğin babalığa yaklaşmasını sabır, sevgi ve anlayışla bekleyen bir kadın vs. gibi unsurlar Spielberg’e inandığı değerlerin propagandasını yapabilmek için iyi bir fırsat yaratıyor özet olarak ve açıkçası bu fırsatı da çok iyi kullanıyor yönetmen. “Ağaç ev yapmayan babalar” konuşması veya ağaç evin tepesinde iki çocukla bilim adamının yalnız kaldıkları sahnenin de iyi birer göstergesi oldukları bu durum, finalde bilim adamının -muhtemelen film bunu hiç hedeflememiş olsa da- elektrikli çitlerle ilgili bir eşek şakası yapan bir adama dönüştürülmesi ile vurgulanırken, filmin adamı babalığa taşıyan yolda kendisini durduramadığını da gösteriyor bize. Bu adam ve iki çocuğun yaşadığı en büyük tehlikelerden birinin -kendisi bunun hiç farkında olmasa da- kadın bilim adamından (anneden) gelmesini de ilginç bir not olarak düşelim burada.

Val Guest’in 1970 tarihli “When Dinosaurs Ruled the Earth” filmine bir göndermenin de bulunduğu filmde, bir dinozorun yumurtadan ilk çıkışı ve ilk klonlamanın hikâyesi başta olmak üzere tüm efektler başarı ile kullanılmış ve filmin “gerçekçiliğine” ciddi bir katkı sağlıyorlar. Depoda geçen “yaratık” sahnesi veya yavru dinozorlarla olan gerilimli ve esprili bölüm gibi anları ile de dikkat çeken film sonlarda aksiyona biraz fazla boğulmuş görünüyor. Oyuncu kadrosunun hikâyenin önüne geçmeyen, belki daha doğru bir ifade ile söylersek, geçemeyen performanslarının idare ettiği filmde Richard Attenborough on dört yıl sonra sinemada tekrar oyuncu olarak bir rol üstlenmiş. John Williams’ın imzasını taşıyan -ve elbette görkemli tanımlamasını hak eden- müziği, set tasarımları ve Dean Cundey’in görüntüleri ile de önemli olan film, bir sinema ustasının parlak bir ticarî örneğin nasıl oluşturulacağı konusunda dersler verdiği bir çalışma özet olarak. Hikâyenin basitliği ve başta Malcolm adlı bilim adamı olmak üzere karakterler üzerinde pek de düşünülmemiş havası veren yüzeyselliği Hollywood’un bizi nasıl eğlendirdiği ama bunu standart ikiyüzlülüğünden hiç vazgeçmeden yaptığı konusunda da iyi bir örnek aynı zamanda: Para hırsını tüm kötülüklerin anası olarak gösterip bu gösteriden bolca para kazanmayı hedeflemek gibi.

Gone Baby Gone – Ben Affleck (2007)

“Gençken rahibe cennete nasıl gidebileceğimi ve kendimi dünyadaki tüm kötülüklerden nasıl koruyabileceğimi sormuştum. Bana Tanrı’nın kullarına söylediğini söyledi: Sen kurtların ortasındaki bir kuzusun. Yılan gibi akıllı ama güvercin kadar masum olmalısın”

Küçük bir kızın kaçırılmasını araştıran iki özel dedektifin hikâyesi.

ABD’li yazar Dennis Lehane’ın 1998 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir film. Lehane’ın Patrick Kenzie ve Angela Gennaro adlı iki özel dedektifin maceralarını anlattığı altı ayrı romanından biri olan kitaptan yola çıkan senaryoyu Ben Affleck ve Aaron Stockard yazarken yönetmenlik koltuğunda Affleck oturmuş. Zengin oyuncu kadrosunun dikkat çektiği ve Affleck’in ilk uzun metrajlı çalışması olan film seyre değer bir polisiye olarak nitelendirilebilir. İlk yarısı daha standart bir düzeyde ilerleyen film, hikâyesi farklılaştıkça ve klişelerden ayrılıp seyirciyi şaşırttıkça daha ilgi çekici bir hâle kavuşuyor. Affleck anaakım sinema dilinden pek ayrılmayarak hemen hiç risk almasa da filmini bir ölçüde farklı kılmış yine de ve sayısı oldukça az olsa da kimi mizansen tercihleri ile nispeten özgün bir hava yaratmış. Filmin girişindeki “mahallemiz ve insanları” görüntüleri ile yarattığı umudu ise sonradan tamamen yıkıyor film ve bir ticari Amerikan filmi olduğunu hatırlayarak kendisini süratle “toparlıyor”.

Umut veren bir şekilde başlıyor film: Özel dedektiflerden biri olan Patrick, mahallesi ve orada yaşayanlar üzerine bir şeyler söylüyor bize ve aile olmaktan vs. söz ediyor. Yoksul veya orta gelirli insanların yaşadığı bir mahalle bu, tanık olduğumuz görüntülere göre. Sonra dört yaşında bir kızın kaçırıldığını öğreniyoruz ve kızın dayısı ve onun eşi iki özel dedektiften yardım istiyor bu konuda. Daha önce genellikle borçlarını ödemeyip kaçanların peşine düşmüş olan dedektiflerden Angela işi almayı pek istemese de Patrick’in gösterdiği arzu ile kızı araştırmaya başlıyorlar. Küfürbaz ve sorumlu bir anne çıkıyor karşılarına ve hikâye ilerledikçe kadının kokain kullandığını ve alkol sorunu olduğunu öğreniyorlar. Daha sonra uyuşturucu çetesinden pedofil bir adama ve suçlu polislere kadar uzanan öğelerle ilerliyor hikâye ve ilk yarısında daha çok bir polisiye dizisinin iyi yazılmış bir bölümü havasını taşıyor. İkinci yarıda asıl gerçekleri öğrenmeye başladıkça hikâyenin klişelerden uzaklaştığını ve görünenlerin arkasındakileri göstermeye başladığını görüyorsunuz ve açıkçası bu noktadan itibaren farklılaşıyor film. Finalde dedektif Patrick’in -ortağının karşı çıkmasına rağmen- yaptığı seçim seyirci için de bir, hatta iki tartışma konusu açıyor: İnsan değişir mi ve doğru olan yasal değilse ne yapmalı? Final sahnesi -filmin en başarılı sahnesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz bu bölümün- bu iki sorunun da altını çizerken filme sağlam bir son sağlıyor. Bu sorulara eklenebilecek bir soru daha var: Patrick’in pedofil adam uyguladığı yargısız infazın doğruluğu. Onun pişman olduğu bu infazı ortalama seyirci, daha doğrusu ortalama bir birey muhtemelen doğru olarak görecektir ama film çok net dile getirmese de Patrick’in pişmanlığının yanında duruyor gibi.

Sorular sorabilmesi ve seyirciyi düşündürtmesi önemli olan film mizansen açısından pek aksamıyor ve hatta zaman zaman Affleck klasik kamera açılarından uzaklaşıp bağımsız bir hava da yakalamaya çalışıyor. Ne var ki yönetmenin bu “riskli” sularda fazla gezinmiyor ve klasik dile bağlı kalıyor çoğunlukla. Buna karşılık deneyip başaramadığı bir şey var: Uyuşturucu çetesi lideri ile dedektiflerimizin konuşma sahnesinde epik bir hava yaratmaya çalışmış Affleck ama bunu hiç başaramadığı gibi hikâyenin zatan buna pek de ihtiyacı yokmuş. Bu çaba filmin farklı bölümlerinde de hissediliyor ama sonuca ulaşmayan bir çaba bu kesinlikle.

Olay örgüsünü oluşturan öğelerin fazlalığının zaman zaman dağılmaya, daha doğrusu konsantrasyon kaybına neden olması, kahramanımızla kötü adamın yüzleşme sahnesinin kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkacak olmasının verdiği tanıdıklık duygusu ve hikâyenin birden fazla kez sona erdiği havasına engel olunamaması gibi kusurları da olan film amaçladığı “kara film” atmsoferini de üretememiş görünüyor. Yine de düzgün anlatılmış ama bundan da önemli olarak sorular sorması ile ilgiyi hak eden bir film bu. Zengin kadrosu (Casey Affleck, Ed Harris, Michelle Monaghan, Morgan Freeman, Amy Ryan vs.) pek çok seyirci için bir cazibe kaynağı olacaktır muhtemelen ama kaybolan kızın annesi rolündeki Amy Ryan’ın ve biraz da Casey Affleck’in performansları özellikle öne çıkıyor ve diğer oyuncuların idare eden (Freeman için idare ediyor bile demek zor aslında) performansları yanında parlıyorlar açıkçası.

(“Kızımı Kurtarın”)

Truman – Cesc Gay (2015)

“Senden cesur olmayı öğrendim, her zaman ve her şeyle yüzleşmeyi. Şimdi bile…”

Madrid’de yaşayan ve ölümcül bir hastalığı olan Arjantinli bir adam ve Kanada’dan onu ziyarete gelen eski bir dostunun hikâyesi.

Katalan yönetmen Cesc Gay’ın yönettiği ve senaryosunu Tomàs Aragay ile birlikte yazdığı, İspanya – Arjantin ortak yapımı bir film. Dostluk, sevgi, ölüm ve hayatla ilgili sıcak bir film bu. Gay ve Aragay’ın senaryosu, kemoterapi işe yaramadığı için artık hastalığı ile mücadeleyi bırakmaya karar veren bir adamın ve onun çok eski ve yakın bir arkadaşının birlikte geçirebilecekleri son günleri ve bu arada geride kalacak olan bir köpeği (filme de adını veren Truman) sahiplendirme çabalarını anlatıyor bize. Dram ile mizahı harmanlamayı başaran film, başrolleri paylaşan iki tecrübeli oyuncu, İspanyol Javier Cámara ve Arjantinli Ricardo Darin’in usta oyunculukları ile de seyircinin ilgisini hemen çekebilecek bir çalışma. Hüznü abartmayan ama yine de seyirciden birkaç damla göz yaşı alabilecek bir film bu ve yaşam ve ölüm kavramları üzerinde düşünmeyi de sağlayabilir. Yönetmen Gay’ın hiç risk almayan çalışması belki çok güçlü görünmüyor ve sinema dili olarak bir yenilik içermiyor ama filmden keyif almaya engel değil bu durum.

Nico Cota ve Toti Soler’in gitar ağırlıklı yumuşak müzikleri eşliğinde anlatılan hikâye içerdiği dramatik öğelere rağmen aslında bir sevgi filmine kaynaklık ediyor diyebiliriz rahatlıkla. İki adam arasındaki yıllara dayanan dostluk her türlü çatışmanın ötesinde gücü olan bir sevgiye dayanıyor örneğin. O denli ki anlaşamadıkları konularda didişmeyi değil, saygı göstermeyi tercih ediyorlar birbirlerinin kararlarına. Örneğin birinin tedaviyi durdurmak gibi önemli bir kararından hoşlanmasa da diğeri, buna karşı çıkmak yerine arkadaşını son kez göreceği bu günlerin tadını çakırmayı ve sessiz tanığı olmayı tercih ediyor. Ölmekte olan birine ne söyleneceğini bilemeyen (filmdeki ifade ile söylersek, “ölüm kokusunu alınca kaçan”) insanlardan çok farklı bir yerde duruyor uzaklardan arkadaşını ziyarete gelen adam ve tekrarı ol(a)mayacak günleri normal bir şekilde yaşamaya çalışıyor arkadaşı ile, bir şekilde ona eşlik ediyor bu son günlerinde. Bunun en güzel göstergelerinden biri hasta adamın sabahın dördünde arkadaşını öylesine sohbet etmek için aradığı sahne. Bu sohbet ihtiyacının arkasındaki trajediyi her ikisi de bilse de bunu dile getirmeden konuşabilmek ancak onların arasındaki gibi sağlam bir güven duygusu ve sevgi ile gerçekleştirilebilir kuşkusuz. Karakterler arasındaki sevgiyi derinden ve belki de birkaç gözyaşı döktürerek iki farklı sahnede (biri baba ile oğul, diğeri ise finalde iki adam arasında) hissettiren film bu açıdan hedeflediği başarıyı yakalıyor.

İki ana karakter arasındaki diyaloglar ve bu diyaloglarda da sık sık kendini hissettiren küçük espriler üzerinden ilerleyen film hamile bir kadının olduğu sahne ile seyircisini gülümsetmeyi de başarıyor. Arjantinliler ile İspanyollar arasındaki çekişmeden tatlı bir şekilde beslenen film hayvan sevgisi açısından da öne çıkıyor. Hasta adamın filmin başında veterinerden “kendisi gittikten sonra” köpeğinin psikolojisinin nasıl etkileneceğini öğrenmeye çalışması ve köpeği sahiplendirme girişimleri adam ile köpeği arasındaki ilişkinin gücü üzerine çok şey söylerken bize, finali de anlaşılır kılıyor.

Ölmekte olan bir karakter üzerine sıcak bir film yapmak ve bunu dozunda bir duygusallıkla (birkaç gözyaşı ve bolca sarılma) başarabilmek kolay bir iş değil şüphesiz ve Cesc Gay’ı bu başarısı için alkışlamak gerekiyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan ve filmin atmosferine zarar veren “bir gecelik ilişki”yi görmemezlikten gelmeniz gereken film, Javier Cámara ve Ricardo Darin’in müthiş bir uyum sağlayan oyunculuklarından büyük bir destek alıyor. Her iki oyuncu da ekonomik oyunculuklarla ve özellikle ikili sahnelerindeki bakışmalarla hissettirdikleri dostluk duygusunu elle tutulur kılmaları ile hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Dolores Fonzi’nin bu iki oyuncunun aksine duygularını özellikle daha görünür kıldığı ve karakterini çarpıcı kıldığı film zor bir konunun abartılara başvurmadan da anlatılabileceğinin ve ana akım sinemanın dili ile de kayda değer hikâyelerin dile getirilebileceğinin iyi bir örneği.