12 Years a Slave – Steve McQueen (2013)

12_years_a_slave“Sen özgür bir adam değilsin. Sen sadece Georgia’dan kaçan bir adamsın. Sen Georgia’dan kaçan bir zencisin. Sen bir kölesin. Sen bir kölesin!”

Özgür bir siyah adamın kaçırılarak köle olarak satılmasından sonra yaşadığı trajik hayatın hikâyesi.

Solomon Northup’ın anılarından beyazperdeye uyarlanan bir film. 1984 yılında bir televizyon filmine de konu olan kitap 1853 yılında yayımlanmış ilk kez ve sinemanın doğal ilgi alanına girecek denli çarpıcı içeriği ve gerçek olması ile ilginçliği daha da artan bir hayatı anlatıyor okuyucuya. İngiliz Steve McQueen’in yönettiği ve senaryosunda John Ridley’in imzası bulunan film İngiltere – ABD ortak yapımı olarak çekilmiş ve aralarında en iyi filmin de olduğu üç Oscar ödülünün sahibi olurken, ayrıca altı dalda da bu ödüle aday olmuştu. Oscar’ın dışında onlarca ödüle daha sahip olan film ABD’nin geçmişindeki en kara lekelerden biri olan kölelik dönemine sert ve gerçekçi bir bakışla bakması ile önemli bir çalışma ve gerek kahramanının trajik hikâyesinden gerekse filmin profesyonel ustalığından etkilenmemek mümkün değil. Buna karşılık usta sinemacı McQueen’in -klasik Amerikan sinemasının kalıplarından genellikle uzak dursa da- bu filmde, önceki iki filmine (2008 yapımı “Hunger – Açlık” ve 2011 yapımı “Shame – Utanç”) göre sinema dilini anaakım sinemasına yaklaştırmış olması ve finaldeki Spielberg’i anımsatan “göz yaşartıcı” sahne başta olmak üzere sık sık kendisini ticarî sinemanın gerçekleri ile kısıtlamış olması -olumsuz anlamda- dikkat çekiyor. Yine de yönetmeni popüler sinemanın kalıplarını zorlayarak kimi anlarına kişisel damgasını vurması ve kesinlikle “dürüst” bir dili tercih etmesi nedeni ile takdir etmek gerek. Çarpıcı bir hikâyenin ustalık dolu bir profesyonellikle anlatıldığı ve içine zaman zaman sızan McQueen damgası ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Steve McQueen’in çektiği üçüncü uzun metrajlı film bu. Bunların ilki olan “Hunger” hapishanedeki IRA militanlarının İngiliz hükümetinin uygulamalarına tepki olarak başlattığı ve ünlü Bobby Sands’in başını çektiği açlık grevlerini anlatan çok etkileyici bir yapımdı. Bu filmde olduğu gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği “Shame” ile ABD’de geçen bir hikâye anlatan yönetmen, Fassbender’in başrolde olmasa da önemli rollerden birinde yer aldığı “12 Years A Slave” ile bu kez ABD’nin geçmişine uzanmış. Yönetmenin üç filmi de eleştirmenlerden genellikle övgüler almış ve bol ödül sahibi olmuşlar. Bu ödüllerde Oscar’ın da dahil olduğu Amerika bazlı olanlarının oranlarının birinci filmden üçüncü filme doğru süratle artması aslında yönetmenin sinemasındaki bir değişimin de ipucunu veriyor olabilir bize: Yenilikçi bir dilin aleyhine, popüler sinemanın lehine olan bir değişim bu. Buna karşılık şu da bir gerçek ki her üç filmde de seçtiği dilin hakkını fazlası ile veriyor ve hikâyesinin hitap ettiği seyirci kesiminin beklentilerini kesinlikle karşılıyor yönetmen. Bir başka ifade ile, bu filmlerin üçü de anlatmayı seçtikleri hikâyeleri ve bunu anlatmak için kullandıkları dilleri ile kesinlikle başarılılar. Bu nedenle belki de bu üç filme birlikte değil ayrı ayrı bakmak gerekiyor değerlendirme yaparken; aksi takdirde “Hunger”ın hayranı bir sinemasever için “12 Years A Slave” fazlası ile “normal” ve hatta sıradan görünebilir sinema sanatı açısından çünkü.

Evet, gerçek ve oldukça trajik bir hikâye anlatıyor film ve bir sahnede köleleri asılırken gördüğümüz ağacın gerçekten de geçmişte bu amaç için kullanıldığını bilmenin de arttırdığı bu gerçekçilik yönetmenin film boyuncaki tercihlerine de yansımış. Nerede ise beş dakika süren kırbaçlama sahnesi örneğin gerçek zamanlılığı ve sürekliliği ile çok ama çok sert ve etkileyici. Bir diğer sahnede bir ağaçta ayakları yere zar zor değer durumda ve boynunda bir ilmikle asılı olarak gördüğümüz baş karakterimizin sahnesi de yine bilinçli olarak uzun tutulmuş olması ve tüm sahne boyunca etrafındaki hayatın onun trajik konumundan ve çektiği acıdan bağımsız olarak devam ediyor olması yine McQueen’in hikâyeye damgasını vurduğu anların göstergeleri. Gerek bu son örnekte gerekse filmin diğer pek çok sahnesinde doğayı ve kameranın yakaladığı “güzel” görüntüleri (ilginç bir ağaç, gökyüzündeki ay, nehir vs.) doğru ve çarpıcı bir biçimde kullanması ile dikkat çekiyor McQueen. Tüm bu görüntüler (yönetmenin önceki iki filminde de onunla çalışan Sean Bobbitt’in imzasını taşıyan görüntüler bunlar) yaşanan hikâyenin trajikliği ile tezat teşkil eden bir güzelliği sergileyerek insanın insana ettiğinin acımasızlığını ve doğa-dışılığını vurgularken diğer yandan da yaşananlara sessiz tanıklıkları ile adeta ilahî bir kayıt tutuyorlar olan bitene.

Nijerya asıllı İngiliz oyuncu Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı ve yalınlık içinde müthiş duygusal bir performans ile karşımıza getirdiği karakter New York’ta yaşayan özgür bir siyah adamken, kandırılarak götürüldüğü Washington’da kaçırılıyor ve köle olarak satılıyor. Hayatta kalabilmek için aslında özgür bir adam olduğunu, okuma yazma bildiğini vs. saklaması gerekiyor tüm kölelik hayatı boyunca. Beyazlarla aynı restoranda yemek yiyen bir adamken kendisini köle olarak zalim beyaz sahiplerin elinde bulan bu siyah adamın hikâyesinde ilginç yanlardan biri filmin başta belki biraz ters gelecek ama son tahlilde doğru görünen bir yaklaşımla adamın bireysel hikâyesi ile köleliğin insanlık dışılığını bir şekilde birbirinin çok da içine geçirmemesi: Evet, kahramanımız bazen kurbanı bazen de tanığı olarak her trajik anın bir şekilde parçası oluyor ama onun hikâyesinde vurgulanan “beyazlarla nerede ise eşit bir siyah”ken (ve köle siyahlarla pek ilgisi olmayan, bu konuyu düşünmeyen ve nerede ise beyaz kabul edilebilecek bir adamken), şimdi beyazların sömürdüğü bir siyaha dönüşmesi. Adamın kölelik hayatı boyunca karşılaştığı her siyah köle ayakta kalabilmek için farklı farklı yollar denerken her anlamda sömürülüyor, zulme uğruyor ve öldürülüyorlar ve film bu konuyu bir saniye bile odağından uzaklaştırmıyor ama sonunda adamın bireysel hikâyesinin “neden kölelik var” diye değil, “ben köle değilim” diye özetlenebilecek olmasını değiştirmiyor bu durum. Bu tercih açıkçası zaman zaman rahatsız ediyor ama sonuçta hikâyenin gerçek olması ve filmin bu alanda yapay kahramanlık senaryoları yazmaya girişmemesi bu sıkıntıyı ortadan kaldırıyor gibi görünüyor.

Filmin kimi tercihleri ise sorgulama gerektiriyor. Örneğin filmin yapımcılarından biri de olan Brad Pitt’in karakterinin -her ne kadar hikâyenin gelişiminde önemli bir yeri olsa da- senaryoya zoraki eklenmiş gibi görünmesi ve bu kısa role yüklenen önemin belki de karakteri Pitt’in canlandırmasından (Pitt karakteri kendisinin oynamasının finansman için kolaylık sağlayacağını düşündükleri için filmde rol aldığını söylüyor) kaynaklandığını düşündürtmesi bir sorun açıkçası. Kızılderililerle karşılaşma sahnesi filmin havada kalan ve nereye bağlamanız gerektiğini, hikâyedeki yerini anlamanızın pek mümkün olmadığı bir bölüm olarak dikkat çekiyor.

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar kazanan ve bu film ile ilk sinema rolünü canlandıran Lupita Nyong’o’nun çarpıcı performansı ve zaman zaman bir parça dizginlenmemiş gibi görünse de usta oyuncu Michael Fassbender’in oyunculuğu ile de dikkat çeken filmin asıl yıldızı kuşkusuz Chiwetel Ejiofor ve onun Oscar’ı alamaması bir sonraki yıl dozu daha da artan bir Oscar eleştirisine ve Hollywood’un siyahları hâlâ yeterince görmemekle suçlanmasına yol açmıştı. İlginç bir not olarak, filmin İtalya’daki afişinde Ejiofor’a değil Fassbender ve kısa bir rolü olan Pitt’e yer verilmesinin bu ülkede ciddi bir skandal olarak karşılandığını da ekleyelim. Gerçekçi sertliği ile Hollywood’un yıllardır Amerikan tarihindeki kara lekelerden biri olan köleliğe bakışındaki yalan içeren söylemlerine de güçlü bir darbe vuran film aslında sadece bu özelliği ile bile ilgiyi hak ediyor. Sonuçta “Gone with the Wind – Rüzgâr Gibi Geçti” gibi klasikleri ile bu döneme “beyaz sahipler ve mutlu köleler” çerçevesi içinde bakan ve “o güzel günler nerede şimdi” nostaljisi yapan bir sinemanın kötü mirasının karşısında duran bir film bu. Bu nedenle de, McQueen’den daha farklı olması yönündeki beklentiler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve belki o zaman daha “keyif”le izlenebilecek, görülmeyi hak eden bir çalışma, özet olarak.

(“12 Yıllık Esaret”)

Unknown – Jaume Collet-Serra (2011)

unknown“Stasi’de basit bir ilkemiz vardı: Yeterince soru sorarsan, yalan söyleyen biri önünde sonunda hikâyesini değiştirir ama doğru söyleyen biri ne kadar inanılmaz olursa olsun hikâyesine sadık kalır”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu girdiği komadan dört gün sonra uyanan ama kim olduğuna kimseyi inandıramayan bir adamın hikâyesi.

Belçika asıllı Fransız yazar Didier Van Cauwelaert’ın “Hors de Moi” adlı romanından uyarlanan bir ABD – Almanya – İngiltere – Fransa ortak yapımı. İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra’nın yönettiği filmin senaryosu Oliver Butcher ve Stephen Cornwell ikilisine ait. Sürpriz içeren finali ile, temel olarak bir kimlik arayışını, daha doğru bir ifade ile kimliğini kanıtlama çabasını anlatan hikâye filmin büyük kısmında tanık olduğumuz boşluklar ile bir sürpriz olduğuna bizi hazırlasa da yine de seyircisini şaşırtmayı başarıyor. Tümü Berlin’de geçen hikâyede elli dokuz yaşındaki Liam Neeson bir aksiyon kahramanı olarak geliyor karşımıza ve filmin yükünün de büyük bir kısmını omuzlarında taşıyor. Collet-Serra’nın baştaki kaza sahnesi ve bir parça uzun tutulmuş olsa da arabalı takip sahnelerini teknik bir ustalık ile anlattığı film, sanat değerinden çok popüler sinemanın kalıplarını başarı ile kullanması ile öne çıkan bir çalışma ve zaman zaman yeterince güçlü görünmese de eğlenceli ve heyecanlı bir vakit geçirtiyor. Ne var ki filmin ne olabilecekken ne olmayı tercih ettiğini gösteren “iki eski kurtun yüzleşmesi” sahnesi ki belki de filmin en etkileyici anlarına sahip, hikâyenin yüzeyselliğini de ele vermesine neden oluyor.

Seyircisi ile oynayan, onu yanıltan/şaşırtan hikâye anlatmak aslında oldukça riskli bir tercih bir film için. Bu film işte o riski asgari zararla anlatmayı başaran türden bir çalışma ama bir sürprizin varlığını da ele vermekten kurtaramamış kendisini. Evet, seyrettiğinizin aslında gerçeğin kendisi olmadığını hissediyorsunuz ki bunu açıklayabilecek iki seçenek var sadece: Ya aslında başka bir şeyler oluyor ya da senaryo tüm bu boşlukları, izah gerektiren anları ile epey kötü yazılmış olmalı. Büyük bütçeli bir filme, bir yıldızın başrolünde olduğu filme bu denli eksik bir senaryo yakışmayacağına göre bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu keşfetmek pek de zor olmuyor açıkçası. Uluslararası bir entrikayı anlatıyor hikâye ve gerçek ortaya çıktıktan sonra baştaki tüm boşluklar da birer birer doluyor neyse ki ve bu açıdan seyircisini hayal kırıklığına uğratmamış oluyor film. Geçmişi hatırlayan ve bu anıların gerçekliğine kimseyi ikna edemeyen, finalde daha da korkunç bir keşif ile karşı karşıya kalan adamın travmasını ise bununla ilgili tüm sahnelerine ve diyaloglarına rağmen yeterince etkileyici kılamıyor senaryo. Bunda aksiyon ve heyecan peşinde koşmasının etkisi olduğu kadar, travmayı yeterince güçlü dile getirememesi ve özellikle de bu travmanın görsel karşılığını bulamamış olmasının da payı var. Adamın geçmişteki anılarının hemen sadece karısı ile geçenlerle sınırlanmış olması bu görselliğin etkileyiciliğini/inandırıcılığını azalttığı gibi, bu sahnelerdeki erotizm de bir parça zorlama duruyor.

Taksi şoföründen komşulara ve restoranına kadar Berlin’deki Türklerin de epeyce yer aldığı film bu “etnik” karakterleri kullanma şeklindeki doğruluğu ile takdiri hak ediyor. Türkleri Türk oyuncuların oynadığı, diyalogların ve duyduğumuz kelime ve cümlelerin (“gürültülü seks” sırasındaki ifadeler dahil olmak üzere!) gerçekçiliği nerede ise herhangi bir Türk filminden daha üst düzeyde ki bu durumu filmin yaratıcılarının profesyonelliği ile açıklayabiliriz kuşkusuz. Buna karşılık filmin kaçınamadığı ve titiz bir seyirciyi rahatsız edebilecek başka bir problemi var benzer bir konuda: Hikâye zaman zaman “dünyanın tekin olmayan bir yerinde başı derde giren bir Amerikalı”yı anlatan bir tavır takınıyor. Alman güvenlik görevlilerinin kibirli beceriksizliklerinden rahatça içine girilip çıkılabilen hastane ve laboratuarlara film Almanya’yı bile Amerikalılar için güvenliksiz bir yere çevirmeyi başarıyor. Senaryonun kapsama alanını geniş tutup ucundan da olsa nazilerden komünistlere, soğuk savaştan Bosna’daki soykırıma uzanması ise daha çok bir zorlama havası taşıyor ve asıl hikâye üzerinde toplanması gereken ilgiyi dağıtıyor. Ne var ki soğuk savaşın o “soğuk ama sürekli tedirgin edici savaş hâli”ni anımsatan bir sahne filmin içerik açısından belki de en önemli anlarını getiriyor önümüze. Eski bir Stasi ajanını canlandıran Bruno Ganz ve bir kiralık katili oynayan Frank Langella’nın usta oyunculukları hikâyeyi kısa bir süreliğine de olsa aksiyonun ve harekete dayalı heyecanın kolaycılığından kurtarıyor ve nefes aldırıyor seyirciye. Bu ikilinin yüzleştiği sahnedeki ölüm bile “asilliği” ile filmin diğer tüm ölümlerinden farklı bir yerde duruyor ve içeriğin biçimin gerisinde kalmadığında filmin nereye ulaşabildiğini gösteriyor bize kısa bir süreliğine de olsa. Son olarak finalin “adalet” açısından, baş karakterinin geçmişi düşündüldüğünde soru işaretleri ile karşılanması gerektiğini de söyleyelim. Liam Neeson’ın gözlerindeki empatiye çağıran ifade ile karakterinin macerasına seyirciyi ortak etmeyi başardığı film, “Bourne” serisini çağrıştıran ama onun gerisinde kalan içeriğinden çok, eli yüzü düzgün anlatımı ile eğlencelik bir aksiyon olarak türün meraklılarının ilgisini hak ediyor.

(“Kimliksiz”)

Güllü – Atıf Yılmaz (1971)

Gullu“Pilava kaşık sapladı, şekeri de verince seninle evlenmek istiyor demektir. Senin de kanın kaynadı mı ona?”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu köye gelen ve kendisi ile imam nikâhı ile evlendikten sonra şehire giderek onu terk eden adamın peşine düşen köylü kadının hikâyesi.

Yeşilçam’ın yabancı sinemalardan serbestçe esinlendiği, telif hakkı gibi “ayrıntı”larla ilgilenmediği dönemde çekilen bir film. Mario Monicelli’nin 1968 İtalyan yapımı “La Ragazza con la Pistola – Tabancalı Yosma” adlı filminden ilham alınarak çekilen filmin senaryosunu Atıf Yılmaz ve Erdoğan Tünaş’ın hikâyesinden Yılmaz yazarken (jenerikte bu şekilde belirtilmiş olmakla birlikte kimi kaynaklarda Ayşe Şasa’nın da adı geçiyor Yılmaz ile birlikte senarist olarak), yönetmen koltuğunda da Yılmaz oturmuş. Başrolleri paylaşan ve iyi bir ikili oluşturmuş görünen Türkân Şoray ve Ediz Hun filmin gördüğü ilgi üzerine çekilen ve “Güllü Geliyor Güllü” adını taşıyan filmde de yer almışlardı ama bu film bir devam filminden çok ilkinin gördüğü ilgiden yararlanan benzer havalı bir yapımdı daha çok. Şoray’ın Karadenizli bir köylü kadını oynadığı film bir komedi olarak eğlendirmeyi ve arada da güldürmeyi başarıyor. Şoray ve Hun ikilisinin performanslarının filmin komedisine yakıştığını, senaryo tekniği ve “politik” bakış açısından önemli kusurlarına ve ikinci yarısındaki bir parça dağınıklığa rağmen hikâyesinin akıcı bir şekilde ilerlediğini ve yaşattığı nostaljiyi de düşününce, filmin sinemamızın komedi türündeki öne çıkan eserlerinden biri olarak görülmeyi hak ettiğini söyleyebiliriz.

Monicelli’nin filmi Sicilyalı bir köylü kızın kendisini baştan çıkaran bir adamın peşinden İngiltere’ye gitmesini ve orada karşılaştığı kimi maceralardan sonra adamı unutup kendisine yeni bir hayat kurmasını ve mutlu olmasını anlatıyor. Bizim filmimiz de bir mutlu sona sahip ama kadın mutluluğu kendisini baştan çıkaran adamda buluyor doğal olarak. Doğal olarak diyoruz çünkü bir kadının kendisine -onu aldatmış olsa da- aşık olduğu erkekten bağımsız bir mutlu hayat kurması ne o dönemin Yeşilçam’ı ne de seyirci için hele de bir komedi filminde kabul edilebilir bir gelişme olurdu. Hikâyemiz defalarca vurguladığı gibi, “kendisine dokunan ilk erkek” ve “koca” nitelemeleri ile tanınan erkeğin yanında bulmasını sağlıyor kadının mutluluğu. Kısacası Monicelli’nin filminden ilham aldığı çıkış noktasını terk edip bambaşka bir sonuca varıyor filmimiz sinemamızın kalıplarına uygun olarak. Ne var ki çıkış aynı olup varış noktası farklı olunca senaryo kimi tutarsızlıklardan da kaçınamıyor: Örneğin erkeğin kadını baştan çıkardığını nerede ise anlamıyorsunuz Hun ve Şoray’ın mutlu cilveleşmeleri, komedinin öne çıkması ve adamın önceki filmde “kötü”yken burada sonradan da olsa iyi bir karaktere dönüşmesi nedeni ile. Monicelli’nin filmi kadının bilinçli bir değişimini vurgularken ve bu bağlamda onun özgürlüğünü gündeme getirerek bir “kadın filmi” olurken, Atıf Yılmaz’ın filmi romantik bir komedinin kalıplarından hiç ayrılmıyor ve kadını erkeği ile buluşturarak muhafazakâr bir bakışı öne çıkarıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, İtalyan filminde kadın kendisi için değişirken, burada erkeği için değişiyor ve değiştikçe sevilmeye başlıyor.

Müziklerin tamamının yabancı kaynaklardan “aşırıldığı” film İtalyan filmindeki Sicilyalı kadını Karadenizli kadına çevirerek orijinalindeki etnik vurguyu koruyor ve hikâyenin pek çok komedi anını da yörenin elbette epeyce abartılmış geleneklerinden üretiyor. Pilava kaşık saplamaktan dama çıkıp miyavlamaya ve gerdeğe girebilmek için bir tepsideki buğday tanelerini saymaya bu gelenekleri sürekli olarak komedisinin kaynağı yapıyor film ve seslendirmedeki kimileri hayli abartılı Karadeniz aksanı taklitlerin de etkisi ile sık sık seyircisine “Karadenizliler ne komik değil mi?” diye hatırlatıyor adeta. Bu etnik öğenin kullanımında kendisini tutamamış görünen film, adamı da aslen Karadenizli yapıyor ve onun bu yanını koruyan babası ve evindeki yine Karadenizli aşçı üzerinden kimi zorlama komedi anları yaratmaya çalışıyor ki gereksiz bu çaba filme zarar veriyor. Bu iki karakterin Karadenizli olması ve buradan ek bir komedi çıkartılmaya çalışılması biraz ucuz bir numara olmuş ne yazık ki. Buna karşılık senaryonun adamı farklı rollere (mahallenin imamı, ikiz kardeşi vs.) sokması, köylülerin bir sorunun cevabını bulmak için her bir araya gelişlerinde ikiye ayrılarak kavga etmesi, adamın kendisini kendinden kıskanır hâle gelmesi veya finalde seyirciye seyrettiğinin bir film olduğunu hatırlatmak gibi yabancılaştırıcı bir öğeye başvurması hayli eğlenceli anların karşımıza gelmesini sağlıyor ve filme çekicilik katıyor.

Adamın köylü kadını “kaşları alınmış” olarak hayal edip aslında ne kadar güzel olduğunu düşündüğü ama kadını canlandıran Şoray’ın zaten kaşlarının alınmış hâli ile oynadığı filmde Şoray ve belki ondan da çok Ediz Hun rollerinin hakkını fazlası ile veriyorlar. Şoray kimi sahnelerde sorunlu dublajına rağmen ustaca kullandığı vücut dili ile eğlendirirken, Ediz Hun sıkı bir komedi performansı veriyor hikâye boyunca. Buradaki gazeteci rolü ile Antalya’da Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödül kazanan Süleyman Turan ise bu komedi filmindeki ciddi tek rolde hiç aksamıyor. Türkan Şoray “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “Komedi filmlerinde oynamayı çok seviyordum ama bazı sahnelerde gerçekten utanıyordum; belli etmemeye, sen bir oyuncusun, her türlü rolü oynamalısın diye düşünmeye çalışıyordum” diye yazarken, utandığı anlardan biri olarak da buradaki damda miyavlama sahnesini örnek veriyor ve “Koskoca kadın damda oturmuş “miyav miyav” diyecek” diye özetliyor yapması gerekeni. Yönetmen Atıf Yılmaz’a bu sahneyi çekmeyi istemediğini söylemiş Şoray ama Yılmaz’a göre hasta olduğu için, Şoray’a göre ise kendisinden daha otoriter olan yardımcısı Zeki Ökten’le onu baş başa bırakmak için sete gelmemiş Atıf Yılmaz o gün ve sahneyi Ökten çekmiş. Sonuç ise, Şoray’ın filmografisinde ilginç bir sahne olmuş ama açıkçası yeterince iyi değerlendirilememiş bu anlar filmin komedisi içinde.

Firestarter – Mark L. Lester (1984)

firestarter“Bu, vahşi bir hayvanı kafesinden çıkartmak gibi! Bir daha yapmayacağıma yemin ettim”

Hükümetin gizli servis ajanlarının peşine düştüğü, ateşi kontrol edebilme (“pyrokinesis”) yeteneği olan küçük bir kız ve düşünce gücü ile karşısındakine istediğini yaptırabilen babasının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Stanley Mann’ın yazdığı ve yönetmenliğini Mark L. Lester’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Hükümetin gizli bir deneyine para karşılığı katılan bir adam ve kadının bu deneyde aldıkları ilaç sonucu kazandıkları tuhaf yeteneklerinin çocuklarına geçmesi ve küçük kızın ateşi kontrol edebilme yeteneğini askerî amaçlarla kullanmak isteyen gizli servisin anneyi öldürdükten sonra, baba ve kızının peşine düşmesi ile yaşananları anlatıyor film. King’in sinemaya uyarlanan pek çok eserinden biri olan roman ilk kez 1980 yılında yayımlanmış ve dört yıl sonra da bu uyarlama ile beyazperdeye taşınmıştı. On sekiz yıl sonra “Firestarter 2: Rekindled” adını taşıyan devamı bir televizyon filmi olarak çekilen bu film türünün (bilimkurgu ve korku/gerilim) sinema değeri açısından önemli yapımları arasında olmasa da bir King uyarlaması ve 80’lerden gelen bir “yarı klasik” olarak ilgi görebilir. Lester’ın fazlası ile düz sinema dili ve hikâyenin kendi sınırları içinde bile kabulü zor gerçekçilik problemlerinin yanında daha önemli bir problemi de var filmin: Drew Barrymore’un çarpıcı bir biçimde canlandırdığı küçük kızın sahip olduğu tehlikeli güç ile sevimliliğinin neden olduğu zıtlıktan doğru bir biçimde yararlanamaması.

Filmin müzikleri Alman elektronik müzik grubu Tangerine Dream tarafından hazırlanmış ve yönetmen Mark L. Lester’ın ifade ettiğine göre filmi hiç görmeden hazırlanılan bu müzikler hikâyeye pek de uymamış açıkçası. Bir iki sahne dışında müzik çalışması ne hikâyenin genel atmosferine ne de kullanıldıkları sahnenin havasına uyum gösteriyor. Öyle ki zaman zaman siz filmi seyrederken birileri de yanınızda bir Tangerine Dream albümü dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu işitsel problemin yanında, filmin görsel dili de hikâye için yeterince çekici değil. Açılış sahnesi örneğin, apar topar giriş yapan hâli ile sizi hazırlıksız yakalamanın etkileyiciliğine değil, damdan düşer gibi görünmenin tuhaflığına sahip. Filmin genelinde de gereğinden düz akan ve kamera kullanımı, açıları, kurgu tercihleri vb. ile hikâyesinin “olağanüstü”lüğüne pek yakışmayan bir dili olan bir anlatımı tercih etmiş Lester ve böyle olunca da bu olağanüstülüğün aslında gerektirmediği bir gerçekçilik sorgulamasına girişmenize neden oluyor. Yoğunlaştırdığı bakışları ile karşısındaki insana istediğini yaptırabilen, kör olduklarını düşündürtebilen veya bir telefon kulübesindeki bozuk paraların dışarı çıkmasını sağlayabilen babanın bu yeteneğini neden başka gerekli anlarda da kullanmadığını anlamak zor örneğin. Hikâyenin sonunun da pek gerçekçi olmadığını söylemek gerekiyor açıkçası. Kahramanlarımızın peşindeki kötücül organizasyonun bu şekilde yok olduğuna ve New York Times’a (romanda ise Rolling Stone dergisine) yapılan bir ziyaretin gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacağına inanmak zor kuşkusuz. Gerçi bu “özgür basın” ve genç kızın yeni ailesi üzerinden yapılan aile güzellemeleri filmin King’e yakışır bir biçimde Amerikan değerlerine övgüsünün doğal bir sonucu olarak beklenen bir sonuç ama yine de kolaycılığı ile rahatsız edebilir. Kaldı ki finalden sonra ortada kalan koca bir soru var: Bu müthiş yeteneği ile küçük kızın hayatı ne olacak?

Eskilerden Art Carney, George C. Scott, Louise Fletcher ve Moses Gunn’ın varlıkları ile renklendirdiği filmde Martin Sheen ve baba rolündeki David Keith ortalama bir oyunla idare ediyorlar. Filmin yıldızı ise elbette Drew Barrymore. İki yıl önce “E.T.” ile yıldız olmuş oyuncu burada da tüm yeteneğini ve sevimliliğini hikâyenin emrine vermiş. Ne var ki filmin onu kullanım şeklinde ciddi bir sorun var: Karakterinin korkunç yeteneği ve kendisini korumak için de olsa onlarca kötü insanı yok etmesi ile ortaya çıkan katliam görüntüleri ile uyuşmayan derecede aşırı sevimli ve büyümüş de küçülmüş bir kız olarak çizilmiş rolü. Buradan ortaya zıtlıktan kaynaklanan iyi bir gerilim çıkabilirmiş ama senaryo ne genç kızın travmasını (ara sıra dökülen gözyaşları dışında görsel olarak pek de çarpıcı bir biçimde işlenmiyor bu travma) ne de bu zıtlığı yeterince iyi işlemeye müsait ve sanki küçük kızın güzelliğine kapılıp gitmiş gibi görünüyor film. Lester’ın Yeşilçam’a yakışır bir şekilde yavaş gösterimle karşımıza getirdiği “baba ile kız kavuşur” sahnesi gibi yanlış tercihleri ve kızın yeteneğinin açıklamadığı bir “kurşun işlememe” durumu gibi izahat gerektiren anların cevabını vermemesi de filmi zayıflatmış görünüyor.

Afişinde yer alan görüntünün (alevden bir fonun önünde doğrudan size bakan ve saçı rüzgârda dalgalanan küçük kız) kendisi kadar klasik değil film sonuç olarak ama yine de bilim kurgu, korku (daha doğrusu gerilim) ve aksiyonu aksamadan uzlaştırabilmiş olması, seyicisini beklenti içine sokmadığı için hayal kırıklığına da uğratmaması, Barrymore’un etkileyici oyunculuğu ve doğaüstü bir güce sahip sıradan bir insan olmanın travmasını yeterince etkileyici biçimde olmasa da anlatması ile ilgiyi hak ediyor. Tabii bir de küçük kızın ateşten toplarla onlarca kötü adamı yok ettiği bölüm var ki filmi tek başına çekici kılabilir kimileri için.

(“Tepki”)