Hundraåringen Som Klev Ut Genom Fönstret Och Försvann – Felix Herngren (2013)

Hundraaringen som klev ut genom fonstret och forsvann“Beni öldürmek istiyorsan, acele etsen iyi olur; yüz yaşındayım çünkü”

100. doğum gününde, kaldığı huzurevinden kaçan ve çok renkli bir hayat yaşamış bir adamın hikâyesi.

İsveçli gazeteci ve yazar Jonas Jonasson’un 2009 tarihli ve büyük ilgi gören aynı adlı romanından yapılan bir uyarlama. İsveç, İngiltere, Rusya, Fransa ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu Felix Herngren ve Hans Ingemansson birlikte yazarken, yönetmenlik koltuğunda Herngren oturmuş. Eğlenceli ve zaman zaman hayli acımasız olan mizahı ile dikkat çeken film, özellikle İsveç’te çok ciddi bir gişe geliri getirmişti yapımcılarına. Filmin çekildği tarihte 48 yaşında olan ve usta bir makyajın da yardımı ile 100 yaşındaki karakterini başarı ile canlandıran Robert Gustaffson’un sürüklediği film kahramanının başına gelenleri paralel olarak karşımıza getirilen iki ayrı hikâye ile anlatıyor: Bir yandan 100 yaşındaki adamın başına gelen komik, tuhaf ve gerilimli hikâyeyi izlerken, diğer yandan film onun çocukluğundan başlayarak yaşadığı muhteşem hayatı getiriyor görüntüye. Bunun da yardımı ile hayli “zengin” bir film bu, karakter ve olayların sayısı ve farklılıkları açısından; buna karşılık bazen iki ayrı film seyrettiğinizi düşünebilirsiniz çünkü hikâyelerin her biri diğeri olmadan da ve değerini yitirmeden var olabilirmiş kesinlikle. Özellikle geçmişin anlatıldığı bölüm olayların niceliği açısından biraz zorlanmış da görünüyor ama bu problemler filmin eğlencesini kesinlikle azaltmıyor. Zaman zaman sıkı kahkalar da attıran film kaliteli bir eğlence sunan ve görülmesi gerekli bir çalışma.

Molotof adındaki kedisi camdan dışarı çıkan ve geri dönmeyen yaşlı adam onu aramak için dışarı çıkıp kedinin bir tilki tarafından öldürüldüğünü görünce, karakteri ve yetenekleri hakkında bize ilk bilgiyi verecek tepkisi ile karşılaşırız: Bir patlama uzmanıdır bu yaşlı adam ve tilkiden intikamını da bu uzmanlığını kullanarak alır ve onu tuzağa düşürerek havaya uçurur. Bu yasadışı intikam şekli huzurevine kapatılmasına neden olur, o da yüzüncü doğum gününde pencereyi açarak dışarı çıkar ve oradan kaçar. Sonrasında bir yandan onun dışarıda yaşadığı eğlenceli olayları izlerken, diğer yandan da özellikle gençliğinde ve orta yaşlarında yaşadığı ve gerçekten herkese nasip olmayacak muhteşem olaylara tanık oluyoruz. İkincisinde adamın sık anlatıcı rolünü de üstlendiği filmde bu iki ayrı hikâyenin her biri kendi içinde epey eğlenceli kesinlikle ve ikincinin adamın yaşlılığında başına gelenlere karşı nasıl bu derece “cool” olabildiğini açıklamak gibi bir işlevi de var belki ama yine de sanki iki ayrı filmi izliyorsunuz gibi hissetmenize engel olmuyor bu durum. Kahramanımızın eskiden yaşadıklarını anlatan bölüm karşımıza yeni bir Forrest Gump karakteri getiriyor aslında ve bu anlamda ilk bakışta belki pek de o kadar orijinal görünmeyebilir. Tıpkı onun gibi tarihin önemli dönemeçlerinde doğru zamanda doğru yerde olan ve tarihin akışını epey etkileyen bir karakter karşımızdaki. İspanya İç Savaşı’na Cumhuriyetçiler’in safında katılıyor ama farkında olmadan faşist diktatör Franco’nun hayatını kurtarıyor, ilk atom bombasını yapan ekibe takıldıkları bir noktada yardım ediyor ve sorunlarını çözüyor, 1968 olaylarında Paris’te olan bitenin tanığı ve parçası oluyor, Stalin’le tanışıyor ve sonuçta hem ABD hem SSCB için çalışan çift taraflı bir ajan oluyor vs. Tüm bunlar hayli eğlenceli ve zengin sahneler seyretmemize yol açıyor açıkçası ve kahramanının Forrest Gump’dan da farkını anlamamızı sağlıyor. Gump’ın “saflığının” aksine kahramanımız kurnaz ve fazlası ile serinkanlı biri ve herkese (ve her ideolojiye, her olan bitene) eşit mesafede durup dünya tarihini etkileyor sürekli olarak. Büyük bir kısmı oldukça eğlenceli olan bu bölümlerin sayısı bir parça fazla (romanda çok daha fazlası varmış bu karakter ve olayların) ve bu nedenle bir noktadan sonra başlangıçtaki kadar etkileyici olmuyor açıkçası seyrettiğimiz ama yine de çok ciddi bir sorun değil bu.

Film eskiyi anlatan bu bölümlerde epey dalgasını geçiyor herkesle ve her kurumla, ve örneğin kendi ülkesi İsveç’in (o tarihlerde hemen tüm ülkelerde yaygın olan) kafatası ırkçılığı ile de alay etmekten geri durmuyor. Gerek bunu yaparken gerekse diğer başka pek çok bölümde başvurduğu kara mizah da kesinlikle başarılı ama zaman zaman da belki gereğinden bir parça daha sert. Örneğin patlamada kopan ve arabanın üzerine düşen bir kafa hazırlıksız yakalananı rahatsız edebilir. Bu kusur bir yana bırakılırsa, filmin mizahı her zaman aynı üst düzeyde seyretmese de kesinlikle eğlendirmeyi başarıyor. Günümüzde geçen ve adamın huzurevinden kaçtıktan sonra tanıştığı karakterlerle içine girdiği macera da mafyası, polisleri, bir bavul dolu parası ile yine kimi hayli komik anların seyircisi olmamızı sağlıyor. Gerek günümüzde gerek geçmişte yaşadığı olaylarda kahramanımızın tavrı hiç değişmiyor: Her zaman soğukkanlı davranıyor, çok rahat davranıyor, hiçbir şeyden etkilenmiyor ve hep kazanıyor. Onun kaynağı olduğu eğlenceye yan karakterler de katkıda bulunuyor: Örneğin Bezgin Bekir tavırlı polis sade bir mizah yaratırken, çeteciler gürültülü ve daha alışık olduğumuz türden komik anların kahramanları oluyorlar. Kafası karışık, kararsız genç karakter de hayli komik anlara neden oluyor veya Einstein’ın pek de onun kadar zekî olmayan kardeşi ile SSCB’deki çalışma kampında yaşananlara gülmemek mümkün değil (özellikle de anlatması bir yıl süren plan sahnesine).

Mizahın yanında aksiyon sahnelerinin de eğlenceli bir şekilde kotarıldığı (Bond filmlerine öykünen sahneler örneğin) filmde başroldeki Robert Gustaffson kendisinden 52 yaş büyük olan bir karakteri canlandırırken makyaj çalışmasından sağlam bir destek alıyor ama vücut dilini öylesine ustalıkla kullanıyor ki performansını takdir etmemek mümkün değil. Diğer oyuncular da ona keyifli bir biçimde eşlik ediyorlar ve Matti Bye’nin başarılı müzik çalışması, özellikle hareketli sahnelerdeki çalışması ile dikkat çeken Henrik Källberg’in kurgusu ve Göran Hallberg’in görüntüleri ile birlikte filmin görülmesi gerekli bir komedi olmasına katkı sağlıyorlar. Kahramanımızın da söylediği gibi “bir şey başka bir şeye yol açar hep” ve film de bu söze uygun bir şekilde akarken eğlendirmeyi başarıyor açıkçası. Yaşlı adamın geçmişi anlatırken İngilizce konuşmasının belki de ilgili sahnelerin uluslararasılığına bir mizahî gönderme olduğunu düşünmemiz gereken film (başka bir açıklaması yok çünkü) görülmeyi hak eden bir komedi, özet olarak.

(“The 100 Year-Old Man Who Climbed Out The Window and Disappeared” – “100 Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam”)

The Color Purple – Steven Spielberg (1985)

the-color-purple“Fakirim, siyahım, hatta çirkin bile olabilirim. Ama sevgili Tanrım, buradayım işte! Buradayım!”

1930’ların ABD’sinde siyah bir kadının kimliğini bulma çabasının hikâyesi.

ABD’li yazar Alice Walker’ın Pulitzer ve National Book ödüllerini kazanan romanının sinema uyarlaması. Menno Meyjes’in yazdığı senaryoyu yöneten isim ise ticarî sinemanın usta ismi Steven Spielberg olmuş. Müzikali de yapılan güçlü romanın sinema karşılığı tipik Spielberg numaraları ile dolu, “büyük bir dram” olması özellikle amaçlanmış ve çoğunlukla da başarılmış, ve popüler sinemanın kurallarına uygun bir eser olarak nitelendirilebilir. Buna karşılık sinema dili ve sinema değerleri açısından değerlendirildiğinde, filmi vasat olarak nitelemek gerekiyor. Uzadıkça uzayan bir hikâye, özellikle ikinci yarısında sarkan bir senaryo ve karakterlerin karşı karşıya kaldığı ırkçılığın temel olarak kadın özgürlüğü üzerine olan hikâyeye iyi yedirilememesi gibi önemli sorunları var filmin ve bu sorunlara hikâyenin dramına zarar veren mizahî anlarını ve gereğinden fazla hafif görünen atmosferini de ekleyince, seyrettiğimizi başarılı bir sinema yapıtı olarak nitelemek pek de mümkün görünmüyor açıkçası.

Tam on bir dalda Oscar’a aday olan ve bu adaylıkları arasında yönetmenliğin yer almamasının ciddi olarak eleştirildiği film adaylıklarının hiçbirini ödüle dönüştürememiş ilginç bir şekilde. İlginç çünkü film Hollywood’un kurallarına göre oynuyor ve asla “radikal” yollara sapmadan ve kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde anlatıyor derdini. Yine bu kuralların doğrultusunda bir parça güldüren, gözyaşı döktürme işini ustalıkla yapan, dramın/trajedinin fazla kaçtığı durumları dengelemek için devreye atmosferi hafifletici unsurları sokarak seyirciyi yormayan/üzmeyen bir film bu ve tüm bu tercihler filmi “Oscarlık” kılıyor sonuçta. Ne var ki gişedeki başarısını ödüllere dönüştürememiş film ve belki de birkaç yan karakter dışında tüm karakterlerin siyah olması, filmi Oscar’da oy kullananlar için “gereğinden fazla siyah” kılmıştır, kim bilir.

Mor çiçeklerle dolu bir tarlanın önünden geçerken durup bunun tadını çıkarmayanlardan Tanrı’nın hoşnut kalmayacağını söylüyor karakterlerden biri ve Allen Daviau’nun ustalıkla kullandığı kamerasından görüntüye giren mor çiçeklerle dolu bir sahne ile başlıyor film. Açılış jeneriğinin de mor renkle yazılmış olması ve ilk sahnede daha sonra kardeş olduklarını anlayacağımız iki kızla karşı karşıya kalmamız filmin bir kadın hikâyesi anlatacağını ve kadın özgürlüğü hareketinin sembollerinden birinin mor renk olduğunu düşününce de bu hikâyenin feminist bir vurgu taşıyacağını anlıyoruz. Açıkçası bu vaadini tutuyor da film: Gerek hikâyede önemli bir rolü olan “özgür kadın” karakteri ve gerekse baş kadın karakterin erkeklerden (önce babası, sonra kocasından) çektiklerine karşı tutumu ve finaldeki bilinçlenme bu vaadin karşılıkları kesinlikle ve film bu açıdan tatmin edici bir düzeyde. Üstelik bunu yaparken kolay yollara sapmaması ve kadını yaşadıklarına bakışı ve tepkileri açısından oldukça gerçekçi bir şekilde çizmesi de ayrıca takdire değer bir yanı filmin. Bu açıdan bir sorunu yok filmin ama hikâyesini anlatırken iki ciddi hata yapıyor. Bu derece trajik bir hikâyeyi bile elbette iyimser bir tonda (veya daha doğru bir ifade ile söylersek, gişeyi de düşünüp seyirciyi mutlu ederek) anlatabilirsiniz ama buradaki problemin bu şekilde savunulacak bir yanı yok. İyimserliğin dozu kesinlikle kaçmış hikâyede ve Quincy Jones’un müziğinin de zaman zaman büründüğü bir şekilde hayli hafif bir havayı tercih etmiş film pek çok sahnede. Üstelik nedense başvurma ihtiyacı duyulan mizah anları da hem başarılamamış olması hem de gereksizliği ile bu hafifliği daha da rahatsız edici kılıyor. Kadının henüz çocuk yaşta evlendirilerek geldiği evde “kadın eli” ile yarattığı mucize veya kocasının başka bir kadına gitmek için giyindiği sahnedeki anlamsız mizahı sorgulamak gerekiyor kesinlikle. Bu sorunun yanında, ırkçılığın hikâyede önce kısa bir an için hatırlanıp sonra uzun bir süre unutulması ve ardından hikâye ile çok da uyumlu olmayan bir biçimde gündeme getirilmesi gibi önemli bir sıkıntısı da var filmin. Sonuçta hikâye siyah bir kadının siyah erkeklerden çektiklerine dönüşüyor ve buradaki “siyah” kavramı sık sık kadın özgürlüğü temasının da önüne geçiyor. Böyle olunca da filmin kötüsü “erkekler” değil, “siyah erkekler” oluyor.

Bu “siyah kadın” hikâyesini çekmeye döneme ve yaşananlara yeterince aşina olmadığı gerekçesi ile başta çekinen Spielberg’i Quincy Jones’un “E.T.”yi çekmek için uzaylı mı olman gerekiyordu argümanı ile ikna ettiği söylenir. Doğru gibi görünen bir argüman bu ama E.T.’nin Spielberg’in çocuk ruhuna uygun bir film olduğunu ve o filmin baş karakterinin uzaylı olmasının hiç de önemli olmadığını düşününce, aslında hayli yanlış. Spielberg’in masum Amerikalı çocuk ruhu ile o filmde tutan yaklaşımı burada filme hiç yakışmamış ve Jones’u da haksız çıkarmış filmin sinemasal düzeyi. Baştaki hayli rahatsız edici ensest tacizin finalde aslında tam da öyle değilmiş yaklaşımı ile gereksiz bir biçimde yumuşatılması veya Spielberg’in kendisinin de sonradan pişman olduğu bir şekilde iki kadın karakter arasındaki yakınlaşmanın genel seyirci kitlesini rahatsız etmeyecek bir dozda tutulması da yine Spielberg’in genel tutumuna uygun ama film için doğru olmayan tercihlerin örnekleri olarak gösterilebilir. Sonuçta Spielberg’in damgasını vurduğu -tam da bu nedenle Oscar’a aday gösterilmemesinin şaşırtıcı olduğu- bir film bu ve örneğin iki kardeşin ayrılmak zorunda kaldığı sahne tüm öğeleri ile vurguluyor bunu.

Cinsel taciz, şiddet, pedofili ve ensest dolu bu film yukarıda sıralanan tüm kusurlarına rağmen ilgiyi hak ediyor yine de. Whoopi Goldberg ve Margaret Avery’nin oyunculukları, Spielberg’in usta zanaatkârlığını sonuna kadar kullandığı anları, set ve kostüm tasarımları, kadının ellleri ile yüzünü kapatmadan gülmeyi öğrenmesi gibi kesinlikle yüreğe dokunan anları ve belki de tümünden önemli olarak, Hollywood’un ihmal ettiği bir alana el atıp kadın ve siyah karakterleri tüm filme egemen kılması ve bu karakterlere hak ettiği saygıyı ve sevgiyi göstermesi ile önemli bir film bu sonuçta. Afrika’da geçen ve filmde ne aradığını anlamanın mümkün olmadığı sahneleri, filmin tüm mesajını özetlemek için çekilmişe benzeyen yemek sahnesi ve tam da Spielberg’e yakışan bir şekilde “sekülerlerle dindarların uyum içinde buluştuğu ve kötülerin doğru yolu bulduğu mor çiçekli tarla” bölümleri rahatsız etse de en sert kalpli insanı bile yumuşatacak duygusallıktaki yıllar sonra kavuşma sahnesi pek çok seyircinin hoşuna gidecektir kuşkusuz. Romanda yer alan kimi karanlık öğelerin dışarıda bırakılması veya hafifletilmesi ve yoksulluk gerçeğinin üzerinin neredeyse hiç hissedilemeyecek kadar örtülmesi Speileberg’e (ve Hollywood’a) “yakışan” bir tercih ve elbette dürüstlük adına çok yanlış bir tercih ve bunu hep akılda tutarak izlemekte yarar var.

(“Mor Yıllar”)

Marie – Roger Donaldson (1985)

Marie“Siz hiç bedel ödeyeceğinizi bile bile tek başınıza mücadele ettiniz mi? Bir işi doğru olduğu için, her şeye rağmen yaparım dediniz mi?”

Adalet sistemindeki rüşvet ve yozlaşmaya tanık olan bir kadının mücadelesinin hikâyesi.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan bir Amerikan yapımı. Tennessee eyaletinde mahkûmların af ve şartlı tahliye taleplerini değerlendiren kurulun başkanlığını yapan Marie Ragghianti’nin valinin de dahil olduğu rüşvet mekanizmasını keşfetmesi ile adalet adına tek başına giriştiği mücadeleyi anlatan film Peter Maas’ın kitabından, John Briley’in senaryosu ve Roger Donaldson’ın yönetmenliği ile çekilmiş. Başroldeki Sissy Spacek ve onun avukatı rolündeki, filmde kendisini oynayan Fred Dalton Thompson’ın performansları ile dikkat çektiği film gerçek olan bir hikâyenin gerilimini yeterince beyazperdeye taşıyamamış görünüyor. Son yarım saatinde bir mahkeme salonu filmine dönüşen çalışma sisteme dokunmadan tüm yozlaşmayı içindeki bireylere yüklemesi ile tipik bir Hollywood yaklaşımı sergiliyor elbette ve kadının mücadelesini de pek heyecan uyandıramayan bir şekilde getiriyor karşımıza. Yine de seyrettiğimizin gerçek bir hikâye olması ve adalet dağıtmakla yükümlü bir sistemin nasıl bazen -veya çoğunlukla- adaletsizliğin merkezi olduğunu hatırlatması nedeni ile ilgi gösterilebilir.

Film 1968 yılında başlıyor ve eşinden şiddet gören bir kadının üç çocuğunu alarak evi terk etmesine tanık oluyoruz. Sonrası bir “Amerikan Rüyâsı”: Bir yandan çalışan ve üç çocuğuna tekerlekli sandalyedeki annesinin yardımı ile bakan, bir yandan da üniversiteye giderek iki bölüm birden (Psikoloji ve İngilizce) bitiren kadın bir şans sonucu valinin ofisinde işe başlıyor ve sonradan anladığı üzere “rahatça kullanılmak” üzere af ve şartlı tahliye taleplerini değerlendiren kurula atanıyor. Göz yumması istenen dolapların döndüğünü fark eden kadının bundan sonraki mücadelesi filmin ana hikâyesini oluşturuyor ama senaryo kadının en küçük çocuğunun hastalığı üzerinden onun “kahramanlığını” anlatmaktan da geri durmuyor. Konunun gerçek olmasından da kaynaklanan bir doğal çekiciliği var ama senaryonun ve Roger Donaldson’ın yönetmenliğinin bu çekiciliği ne kadar sinemalaştırabildiği hayli tartışmalı. Zaman zaman bir aile filmi havasına bürünen ve sondaki mahkeme bölümünde ise benzerini defalarca gördüğümüz bir esere dönüşen çalışma, bir türlü yeterince dinamik olamıyor ve heyecan uyandıramıyor. Oldukça yumuşak ilerleyen filmdeki cinayet sahnesi de bu nedenle irkiltiyor ama arzu etmediği bir şekilde oluyor bu. Francis Lai imzalı müziğin çekici bir şekilde haber verdiği gerilim görüntülere yansımıyor bir türlü. Bu arada Lai’nin müziğinin kimi anlarda büründüğü Paris romantizmi havasının hikâyeye uymadığını da söylemek gerek.

Yönetmen Donaldson’ın hikâyenin gerçekliğine uygun ama bir parça düz bir anlatımı tercih etmesi filme yardımcı olmuyor ve yeni/farklı bir hikâye izlediğinizi hissetmenizi zorlaştırıyor. Neyse ki burada oyuncular devreye giriyor ve filme hikâyenin hak ettiği çekiciliği sağlıyorlar. Sissy Spacek karakterinin mücadeleciliğini ve dürüstlüğünü inandırıcı bir biçimde sergiliyor ve senaryonun boşluklarını dolduruyor bu konuda. Gerçek hayatta olayın kahramanı olan kadının avukatlığını yapan hukukçu ve politikacı Fred Dalton Thompson ise filmde kendisini canlandırıyor ve açıkçası hayli olgun bir performansla sinema kariyerini de başlatmış oluyor. Yardımcı rollerden birinde Morgan Freeman’ın da yer aldığı filmde kadına yardım etmeye çalışan valilik görevlisini oynayan Keith Szarabajka da oyunculuğu ile öne çıkmayı başarıyor ve keyifli bir performans sunuyor. Sevimli bir çekiciliği olan Jeff Daniels’ın karakterinin kötülüğünü hiç aksamadan yansıtabilmesi ise görünüşteki masumiyetin neleri gizleyebileceğini hatırlatması ile filmin kozlarından biri oluyor.

Kuşkusuz ki anlatılması gereken bir kahramanlık hikâyesi bu; adalet için savaşan tüm bireylerin hikâyesinde olduğu gibi. Chris Menges’in başarılı görüntü çalışması eşliğinde anlatılan hikâye tahmin edilebilir şekilde ilerlese de ve yukarıda sıralanan kimi kusurları barındırsa da bir göz atılmayı hak ediyor en azından. Amerikan sinemasının kadın “kahramanları” çok da önemsemediğini düşünürsek, bu nedenle de önemli bir film var sonuçta karşımızda.

The Yellow Handkerchief – Udayan Prasad (2008)

The Yellow Handkerchief“Mektupta, beni görmek istiyorsa tekneye o sarı yelkeni asmasını ve uğrayıp yelkenin orada olup olmadığına bakacağımı yazdım. Orada değilse çekip gideceğimi ve bir daha onu rahatsız etmeyeceğimi söyledim”

Bir adam, genç bir erkek ve genç bir kadının birlikte çıktıkları ve onları dönüştüren yolculuğun hikâyesi.

Amerikan sinemasından “bağımsız” bir yapım. Amerikalı gazeteci Pete Hamill’in 1971’de New York Post gazetesi için yazdığı bir köşe yazısı dizisi 1977’de Japon Yönetmen Yoji Yamada’nın “Shiawase No Kiiroi Hankachi” adlı filmine esin kaynağı olmuş ve 2008 yılında yine bu diziden yola çıkarak Erin Dignam’ın yazdığı senaryodan Udayan Prasad bu filmi çekmiş. Hamill’in yazısının da bir halk hikâyesinden yola çıktığını söyleyelim bu arada. Finali ile göz yaşartması garanti olan film Amerika’da kısıtlı bir dağıtım imkânı bulabilmiş ve gişe geliri de oldukça düşük kalmış. William Hurt, Maria Bello ve sonradan birer yıldız olan Kristen Stewart ve Eddie Redmayne’ın varlıklarının değer kattığı ama özellikle Redmayne’in mükemmel bir performans gösterdiği film kameranın arkasında yer alan Chris Menges’ın görüntüleri, Eef Barzelay ile Jack Livesay imzalı müzikleri ile de ilgi çekebilir. Buna karşılık filmin bağımsız sinema ile ticari sinema arasında kalmış görünen dili ve senaryonun kimi problemleri filmi sıradanlaştırıyor sık sık.

Bir kavga sırasında istemeden birinin ölümüne neden olduğu için altı yıl kaldığı cezaevinden tahliye olan bir adamın ayrı düştüğü sevgilisine doğru yapmaya karar verdiği ama tereddütlerle dolu yolculuğunda tesadüfen karşısına çıkan ve birbirlerini tanımayan genç bir erkek ve bir kadınla birlikte yaşadıklarını anlatıyor film. Adamın sevgilisi ile geçmişte yaşadıklarını geriye dönüşlerle gösteren filmin hikâyesinin özellikle kahramanlarının yolculuk boyunca yaşayacakları ve geçirecekleri değişimler açısından hemen hep tahmin edilebilir yolları tercih etmesi filmin problemlerinden biri olarak kendini gösteriyor öncelikle. Abartmadan kullandığı duygusallığı -her ne kadar finalde bu konuda epey taviz vermiş olsa da, seyircinin arzu ettiğine kavuşması bu tavizi affedilebilir kılıyor bir parça- ve karakterlerini bağımsız filmlere yakışır bir şekilde “sıradan” insanlardan seçmiş olması, bu tahmin edilebilirliğin olumsuz etkisini bir parça dengeliyor belki ama filmin bir televizyon filmi havasından yeterince kurtulamaması yine de sık sık hissettiriyor kendisini. Filmin bütününe bakıldığında geçmiş ile bugünü belki özel bir başarı göstermeden ama aksamadan ve dengeli bir şekilde aktarmayı beceren senaryonun kimi sahnelerdeki tekdüzeliği ise hayli şaşırtıcı. İki gencin, sevgilisi ile yaşadıklarını merak etmeleri üzerine adamın onlara olan biteni anlatmaya soyunduğu sahne örneğin oldukça monoton ve sinemasal açıdan da başarılamamış bir görüntü taşıyor kesinlikle. Hele hikâyenin sonunda adamın iki gence hayat dersi vermeye soyunması bir bağımsız filmden çok televizyon için çekilmiş bir aile filmine yakışır içeriği ile oldukça eğreti duruyor. Bu ciddi problemlerine karşın senaryo başka bir şeyi çok iyi başarıyor: Adamın iki genci tanıması, sıkıntılarını hissetmesi ve mutluluklarına giden yolu ince müdahalelerle görmelerini sağlaması hayli ince ve sakin bir şekilde sergileniyor. Bu başarısını o yapay “hayat dersi” sahnesi ile bozması yönetmen ve senarist adına elbette doğru bir seçim olmamış.

Usta oyuncu William Hurt’un varlığı ile filmi zenginleştirdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla ama performansı bir parça düz bu filmde. Maria Bello senaryonun izin verdiği ölçüde üzerine düşeni yapıyor ve Kristen Stewart da gençliğini ve çekiciliğini hiç aksamadan karakterinin hizmetine vermeyi başarıyor. Oyunculuk açısından filmin yıldızı ise kesinlikle Eddie Redmayne: Sanatçı karakterini hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok iyi kavramış ve oynaması zor olan bir rolü en ufak bir yapaylık tuzağına bile düşmeden canlandırmayı başarmış. 2015 yılında aday olduğu Oscar ödülünü 2016’da kazanan oyuncunun buradaki performansı sonraki yıllarda kazanacağı ödüllerin adeta habercisi ve kendisi de filmin en önemli kozu belki de.

Film mekan olarak Hollywood usülü gösterişli ve zengin yerlerden kaçınması ve karakterlerini ait oldukları sınıfın kodları içinde göstermesi ile bir bağımsız filme yakışanı yapıyor. Görüntüye sık sık giren ve yolculukları boyunca üç karakterin sığınma alanlarına dönüşen terk edilmiş mekanlar ve hikâyenin 2005 yılında ABD’de büyük bir yıkıma ve ölümlere neden olan Katrina Kasırgası’nın hemen sonrasında geçmesi nedeni ile tanık olduğumuz yıkım filme hüzünlü bir yoksulluk katıyor ki hikâyenin tonuna yakışıyor bu yoksulluk ve filmin gerçekçiliğine katkı sağlıyor. Görüntü yönetmeni Chris Menges’in bu yoksulluğu sömürmeden kullanması ve mesaj vermenin peşine düşmemesi, yönetmen Prasad’ın da karakterlerini tanımamıza ve onları anlamamıza imkân veren bir tempoyu tercih etmesi gibi artıları da olan film duygusal seyircilerin finalde ellerinde bir mendil bulundurmasının şart olduğu bir çalışma. Sinema açısından çok da özel bir yanı olmayan ve hikâyesi ile şaşırtamayan çalışma özellikle duygusal ve hayat dersi veren filmlere düşkünler için çekici olabilecek bir eser yine de.

(“Sarı Mendil”)