Unknown – Jaume Collet-Serra (2011)

unknown“Stasi’de basit bir ilkemiz vardı: Yeterince soru sorarsan, yalan söyleyen biri önünde sonunda hikâyesini değiştirir ama doğru söyleyen biri ne kadar inanılmaz olursa olsun hikâyesine sadık kalır”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu girdiği komadan dört gün sonra uyanan ama kim olduğuna kimseyi inandıramayan bir adamın hikâyesi.

Belçika asıllı Fransız yazar Didier Van Cauwelaert’ın “Hors de Moi” adlı romanından uyarlanan bir ABD – Almanya – İngiltere – Fransa ortak yapımı. İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra’nın yönettiği filmin senaryosu Oliver Butcher ve Stephen Cornwell ikilisine ait. Sürpriz içeren finali ile, temel olarak bir kimlik arayışını, daha doğru bir ifade ile kimliğini kanıtlama çabasını anlatan hikâye filmin büyük kısmında tanık olduğumuz boşluklar ile bir sürpriz olduğuna bizi hazırlasa da yine de seyircisini şaşırtmayı başarıyor. Tümü Berlin’de geçen hikâyede elli dokuz yaşındaki Liam Neeson bir aksiyon kahramanı olarak geliyor karşımıza ve filmin yükünün de büyük bir kısmını omuzlarında taşıyor. Collet-Serra’nın baştaki kaza sahnesi ve bir parça uzun tutulmuş olsa da arabalı takip sahnelerini teknik bir ustalık ile anlattığı film, sanat değerinden çok popüler sinemanın kalıplarını başarı ile kullanması ile öne çıkan bir çalışma ve zaman zaman yeterince güçlü görünmese de eğlenceli ve heyecanlı bir vakit geçirtiyor. Ne var ki filmin ne olabilecekken ne olmayı tercih ettiğini gösteren “iki eski kurtun yüzleşmesi” sahnesi ki belki de filmin en etkileyici anlarına sahip, hikâyenin yüzeyselliğini de ele vermesine neden oluyor.

Seyircisi ile oynayan, onu yanıltan/şaşırtan hikâye anlatmak aslında oldukça riskli bir tercih bir film için. Bu film işte o riski asgari zararla anlatmayı başaran türden bir çalışma ama bir sürprizin varlığını da ele vermekten kurtaramamış kendisini. Evet, seyrettiğinizin aslında gerçeğin kendisi olmadığını hissediyorsunuz ki bunu açıklayabilecek iki seçenek var sadece: Ya aslında başka bir şeyler oluyor ya da senaryo tüm bu boşlukları, izah gerektiren anları ile epey kötü yazılmış olmalı. Büyük bütçeli bir filme, bir yıldızın başrolünde olduğu filme bu denli eksik bir senaryo yakışmayacağına göre bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu keşfetmek pek de zor olmuyor açıkçası. Uluslararası bir entrikayı anlatıyor hikâye ve gerçek ortaya çıktıktan sonra baştaki tüm boşluklar da birer birer doluyor neyse ki ve bu açıdan seyircisini hayal kırıklığına uğratmamış oluyor film. Geçmişi hatırlayan ve bu anıların gerçekliğine kimseyi ikna edemeyen, finalde daha da korkunç bir keşif ile karşı karşıya kalan adamın travmasını ise bununla ilgili tüm sahnelerine ve diyaloglarına rağmen yeterince etkileyici kılamıyor senaryo. Bunda aksiyon ve heyecan peşinde koşmasının etkisi olduğu kadar, travmayı yeterince güçlü dile getirememesi ve özellikle de bu travmanın görsel karşılığını bulamamış olmasının da payı var. Adamın geçmişteki anılarının hemen sadece karısı ile geçenlerle sınırlanmış olması bu görselliğin etkileyiciliğini/inandırıcılığını azalttığı gibi, bu sahnelerdeki erotizm de bir parça zorlama duruyor.

Taksi şoföründen komşulara ve restoranına kadar Berlin’deki Türklerin de epeyce yer aldığı film bu “etnik” karakterleri kullanma şeklindeki doğruluğu ile takdiri hak ediyor. Türkleri Türk oyuncuların oynadığı, diyalogların ve duyduğumuz kelime ve cümlelerin (“gürültülü seks” sırasındaki ifadeler dahil olmak üzere!) gerçekçiliği nerede ise herhangi bir Türk filminden daha üst düzeyde ki bu durumu filmin yaratıcılarının profesyonelliği ile açıklayabiliriz kuşkusuz. Buna karşılık filmin kaçınamadığı ve titiz bir seyirciyi rahatsız edebilecek başka bir problemi var benzer bir konuda: Hikâye zaman zaman “dünyanın tekin olmayan bir yerinde başı derde giren bir Amerikalı”yı anlatan bir tavır takınıyor. Alman güvenlik görevlilerinin kibirli beceriksizliklerinden rahatça içine girilip çıkılabilen hastane ve laboratuarlara film Almanya’yı bile Amerikalılar için güvenliksiz bir yere çevirmeyi başarıyor. Senaryonun kapsama alanını geniş tutup ucundan da olsa nazilerden komünistlere, soğuk savaştan Bosna’daki soykırıma uzanması ise daha çok bir zorlama havası taşıyor ve asıl hikâye üzerinde toplanması gereken ilgiyi dağıtıyor. Ne var ki soğuk savaşın o “soğuk ama sürekli tedirgin edici savaş hâli”ni anımsatan bir sahne filmin içerik açısından belki de en önemli anlarını getiriyor önümüze. Eski bir Stasi ajanını canlandıran Bruno Ganz ve bir kiralık katili oynayan Frank Langella’nın usta oyunculukları hikâyeyi kısa bir süreliğine de olsa aksiyonun ve harekete dayalı heyecanın kolaycılığından kurtarıyor ve nefes aldırıyor seyirciye. Bu ikilinin yüzleştiği sahnedeki ölüm bile “asilliği” ile filmin diğer tüm ölümlerinden farklı bir yerde duruyor ve içeriğin biçimin gerisinde kalmadığında filmin nereye ulaşabildiğini gösteriyor bize kısa bir süreliğine de olsa. Son olarak finalin “adalet” açısından, baş karakterinin geçmişi düşündüldüğünde soru işaretleri ile karşılanması gerektiğini de söyleyelim. Liam Neeson’ın gözlerindeki empatiye çağıran ifade ile karakterinin macerasına seyirciyi ortak etmeyi başardığı film, “Bourne” serisini çağrıştıran ama onun gerisinde kalan içeriğinden çok, eli yüzü düzgün anlatımı ile eğlencelik bir aksiyon olarak türün meraklılarının ilgisini hak ediyor.

(“Kimliksiz”)