Vivir Es Fácil con los Ojos Cerrados – David Trueba (2013)

Vivir es facil con los ojos cerrados“Korku içinde yaşanmaz. İspanya’da pek çok insan korku içinde yaşıyor. Siz gençler bunu değiştirmelisiniz. Hayat köpek gibidir, korktuğunuz hissederse ısırır”

Bir filmde aldığı rol nedeni ile İspanya’da olan John Lennon’ı görmek için yolculuğa çıkan bir öğretmenin ve yolda yanına aldığı iki gencin hikâyesi.

İspanyol David Trueba’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Beatles’a ve özellikle de John Lennon’a hayran olan ve sınıfında İngilizceyi Beatles şarkıları aracılığı ile öğreten yalnız bir öğretmenin hikâyesi olan film sıcaklığı, hümanizmi, sevgiyi kutsaması ve elbette Beatles hayranlığı ile dikkat çeken bir çalışma. Adını grubun “Strawberry Fields Forever” şarkısının sözlerinden alan film, hep tahmin edilir bir şekilde ilerlese de Franco döneminin atmosferini de yedirmeyi başardığı içeriği ve dokunaklı anlatımı ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Hikâye öğrencilerine İngilizceyi Beatles’ın “Help” şarkısı üzerinden öğretirken, şarkının derin anlamı üzerine de konuşan bir öğretmenin görüntüsü ile başlıyor. Javier Cámara’nın kendisine hayran bıraktıracak bir ustalıkla ve müthiş bir gerçekçilik ve doğallık ile canlandırdığı ve okulda “Beşinci Beatle” lakabı takılan öğretmen karakterini akıllıca kullanıyor Trueba yazdığı senaryoda ve onun üzerinden filmine hem sıcaklık katıyor ve sürükleyici kılıyor hikâyeyi hem de Franco döneminin ülkedeki varlığından karakterler arası ilişkilere kadar her alanda onu bir araç olarak başarılı bir şekilde kullanıyor. Bunu yaparken sosyal veya siyasi açıdan çok yeni şeyler söylemiyor açıkçası ve hikâye Lennon ile tanışma çabasının sonucu hariç tutulursa, beklendiği şekilde ilerliyor ve sonuçlanıyor. Ne var ki Trueba’nın asıl ilgisi ve seyircinin de ilgisini çekmek istediği alanlar başka ve bunu da başarıyor kesinlikle. İspanya sinemasının Oscar’ı olarak kabul edilen Goya ödüllerini en iyi filmin de dahil olduğu altı dalda kazanan film popüler sinemanın kalıplarında ilerliyor olsa da ve tahmin edilebilir kimi klişelere başvursa da seyirciye o denli sıcak ve samimi bir hava veriyor ve baş karakterini o denli sevdiriyor ki başarı çizgisini hep yukarıda tutuyor.

Öğretmen ve yolda yanına aldığı iki gencin (biri polis olan babasının baskısından ve bardağı taşıran damla olarak saçını kestirmesine kızarak evden kaçan on altı yaşındaki bir erkek, diğeri evlilik dışı hamileliği üzerine gözlerden gizli doğum yapması için ve sonrasında da muhtemelen çocuğunu terk etmek üzere bırakıldığı kurumdan kaçan bir kadın) çıktığı yolculuğun hikâyesi olan film bu üç karakterin yol boyunca hem birbirlerinin hem de kaldıkları bir kasabadaki kimi karakterlerin hayatlarına dokunmalarını anlatıyor bize. Üç karakterin de içtenliği ve hümanizmi filmi yapış yapış bir sevimliliğin kucağına düşürebilirmiş ama Trueba bu tuzaktan ustalıkla sıyrılmış. Bu başarıda oyuncuların da büyük payı var. Javier Cámara’ya eşlik eden iki genç oyuncu (Natalia de Molina ve Francesc Colomer) sade, zarif ve doğal oyunları ile filmin samimi havasına ve gerçekçiliğine ciddi katkıda bulunarak, bir başka filmde klişe durabilecek pek çok gelişmeyi seyre değer ve ilginç kılıyor. Usta müzisyen Pat Metheny’e ait olan ve onun bir başka usta isim olan Charlie Haden ile birlikte seslendirdiği müziği ve Daniel Vilar’ın hem hikâyenin hem havanın sıcaklığını seyirciye yansıtma başarısı gösteren görüntüleri de bu oyunculuklara yakışır düzeyde seyrediyor hep ve filme çekicilik katıyor.

Filmin politik değinmelerinde özel bir şey yok ama ülkenin havasını hem diyaloglar aracılığı ile hem de kimi gelişmelerle ve objelerle (yoldaki askerler, dağa kazılan Franco yazısı gibi) hikâyesinin parçası yapmış Trueba. Belki de faşist diktatör Franco’nun ülkeyi yönetiyor olmasının sembolü olarak güçlünün güçsüzü hep tokatladığı (rahip öğrenciyi, yaşlı bir kadın genç bir kadını, baba oğlunu, küçük kız oyuncak bebeğini vs.) hikâyede, Katalan – İspanyol çekişmesi gibi konular da filme yakışan bir hafiflikte yerlerini bulmuşlar. Herkesle iletişim kurabilen öğretmenin buna rağmen hayatının bir gerçeği olan yalnızlığı, iki gencin bir yandan aşkı ve hayatı öğrenirken diğer yandan büyümeleri ve filmin adının da vurguladığı gibi (ve dönemin diktatör yönetiminin de gereği olarak belki de) gözleri kapalı olarak yaşamanın kolaylığı üzerine olan bu hikâye, kimi gerçek olaylardan esinlenmiş olması nedeni ile ek bir cazibeye de sahip. Öğretmen karakteri Juan Carrón Gañàn adlı bir İspanyol’dan esinlenerek yaratılmış Trueba tarafından. Gañàn, Richard Lester’ın “How I Won the War” adlı filmin çekimleri için Almeida’da olan Lennon’ı ziyaret etmiş gerçekten ve şarkı sözlerinin plaklarda yer almadığı o yıllarda dinleyerek çıkardığı şarkı sözlerini yazdığı defteri Lennon’a göstermiş ve o da eksiklikleri tamamlayıp, hataları düzeltmiş. Herkesin sahip olmaya can atacağı böyle bir hatırayı içeren, müziğin ve müzisyenlerin bazen kendilerinden çok uzakta ve çok başka hayatlar yaşayan insanların hayatlarına nasıl değebileceğini anlatan bu dokunaklı film görülmeyi hak ediyor.

(“Living is Easy with Eyes Closed” – “Gözleri Kapalı Yaşam Daha Kolay”)

Kuyucaklı Yusuf – Feyzi Tuna (1985)

Kuyucakli_Yusuf“İnsanın cevheri üç paralık kumaş parçasında değil, içindedir”

Yirminci Yüzyıl başlarında, Osmanlı döneminde ailesinin eşkiyalar tarafından katledilmesi üzerine bir kaymakam tarafından evlat edinilen bir köylü çocuğunun kasaba hayatına uyumsuzluğunun ve dönemin adaletsizliklerine isyanının hikâyesi.

Sabahattin Ali’nin aynı adlı romanından Feyzi Tuna’nın sinemaya uyarladığı ve yönettiği bir film. 1980’lerin darboğaz içindeki Türk sinemasında, Tuna’nın çok sevdiği bir kitaba sinemada da hayat vermek için giriştiği iyi niyetli çabanın sonucu olan film ne yazık ki ne kitabın hak ettiği karşılığı olabilmiş ne de doğal olarak yönetmeni mutlu edebilmiş. Tuna’nın kimi hoş oyunlarına ve birkaç güzel sahnesine (çoğunlukla da o sahnelerdeki birkaç güzel kareye) rağmen film garip bir takım kurgu problemleri, akmayan temposu ve derdini sık sık sadece diyaloglar aracılığı ile anlatması nedeni ile olmamış bir denemeden ileriye geçememiş. Filmin problemlerinin çoğunun filmin zor şartlar altında çekilmesinden kaynaklandığını düşününce, Tuna’nın Sabahattin Ali’nin romanına getirdiği sinemasal yorum çabası bir göz atılmayı hak ediyor yine de.

Sabahattin Ali’nin gerçekleştiremediği bir üçlemenin ilk kitabı olan ve ilk kez 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf” Yirminci Yüzyılın başlarında Edremit’te geçer ve yaşadıklarından sonra dağa çıkan bir genci anlatır. Filmin sinemasal karşılıklarını -özellikle görsel açıdan ve yeterince- üretemediği farklı temaları var romanın ve bir yandan birtakım karşıtlıklar üzerinden (doğal hayat ile modern hayat, köy ile kasaba gibi) bir bireyin yalnızlığını anlatırken, bir yandan da dönemin Osmanlı devletinde kasaba eşrafının ve bürokratların halkı (ve devleti) nasıl sömürdüğünü ve çökmekte olan devletin kalan tüm iktidar araçlarını nasıl ele geçirdiklerini sergiler. Tuna’nın senaryosu ve yönetmenliğinde karşımıza gelen film ise tüm bu konuları sık sık sadece sözlere ve çoğunlukla da yüzeysel bir şekilde döken, görsel olarak bu temaların karşılığını üretemeyen bir çalışma görünümünde. Yusuf’un bunalımını nerede ise sadece işitsel olarak sergiliyor film ve görsel olarak birkaç güzel kare (evet, bütünsel bir sahneden çok, bir fotoğraf karesi havası var bu anların) eşlik ediyor bu duyguya sadece. Yusuf ile Muazzez arasındaki aşkın ikincisi tarafındaki gelişimini az çok hissedebiliyoruz ama Yusuf’ta o kadar ani oluyor ki bu tutkunun oluşumu ciddi bir gerçekçilik sorunu yaratıyor bu durum. Yusuf’un etrafındaki her şeye ve tüm insanlara duyduğu öfkenin altyapısı da görsel olarak hemen hiç oluşturulamamış ve ortaya nerde ise sadece huysuz diye tanımlanabilecek bir genç adam karakteri çıkmış. Tüm bunların sonucunda da sondaki “dağa çıkma” eylemi ve öncesindeki yeni kazılan mezarı yumruklama sahnesi sıradanlaşmış ne yazık ki.

Oysa Feyzi Tuna’nın kitabı sevdiği ve farklı bir film yaratmak arzusu ile yola çıktığı çok açık. Filmin ilk karesi romanın açılış sayfasını görüyoruz ve oradaki ilk cümlenin okunması ile başlıyor film. Bu iyi bir giriş çünkü hem filme -hedeflediği ama yakalayamadığı- masalsı/epik havayı katıyor hem de Sabahattin Ali’ye hak ettiği saygı duruşunu göstermiş oluyor böylece. Bu küçük oyun daha sonra aynı başarı ile kullanılamıyor ne var ki. Örneğin hikâyeden çıkan bir karakterle ilgili hem seyircinin merakını gidermek hem de Yusuf’un duygularını bize iletmek için yine kitaptan bir cümlenin okunduğu bölüm çok ilgisiz ve zorlama görünüyor. Kapanışı da yine kitabın son cümlesi ile yapan film bu buluşunu iyi değerlendirememiş sonuç olarak. Aslında gerek bu problemin gerekse diğerlerinin bir “kısıtlı imkânlar” durumunun sonucu olduğu açık ama filmin vasatı bir türlü aşamadığı da bir gerçek. Görsel açıdan da sınıfı geçemiyor film ve bunda da yine koşulların etkisinin olduğunu hissetmek mümkün. Atı ile alacakaranlıkta son sürat giden Yusuf’u gördüğümüz sahne öyle tuhaf kurgulanmış ki (bunda muhtemelen hayal edilen sahnelerin çekilememiş olmasının etkisi var) sanki bir dram filmine aniden epik bir filmin sahnesi eklenmiş gibi duruyor. Tuna’nın görsellikte hayli çarpıcı olduğu sahneler var ve bunlar filmin eğer gidebilseydi hedeflediği noktanın ne derece parlak olabileceğini gösteriyor bize. Örneğin genç bir kızın başına gelen trajik bir olayı anlattığı kısa sahnede bu kız, annesi, Yusuf ve babasının yakın plan çekimleri ve dört karakterin aynı kare içindeki yerleşimleri çok ama çok başarılı. Babanın ölümünde yerde yattığı an da benzer bir güce sahip ama hem bu hem bir önceki örnek çarpıcı bir fotoğraf karesi olarak kalıyor maalesef filmin bütünü içinde, tıpkı Yusuf’un uzun bir yolculuktan evine döndüğünde üst kattan işittiği seslerin kaynağını anlamak için merdivenlerden yukarı çıkarken görüntülenmesinde olduğu gibi.

Romandan kaynaklanan ama filmde de altı çizilen bir kadın karşıtlığı, daha doğrusu kadınlarla bir sorunu olan hikâye var karşımızda. Kadın karakterler ya düpedüz kötü ya da aciz. Erkeklerin bir içki masasında “izdivaç”ın hayatlarını nasıl kararttığı üzerine yaptığı konuşmalar da destekliyor bu havayı, Yusuf’un babasını “karısına bile” laf geçirememesi nedeni ile eleştirmesinde de. Elbette dönemin koşulları kısmen de olsa açıklıyor bu durumu ama hikâyenin baş karakterleri dahil hiçbir kadın karakterini ilgiye değer kılamaması önemli bir sorun. Bir dönem filmi olarak mekân ve kostüm çalışmalarında beklenenin üzerinde bir performans gösteren film (keşke tüm o kostümler terzinin elinden yeni çıkmış kadar ütülü ve temiz olmasaymış!), nerede ise sadece konuşanları duyduğumuz sıfır ortam sesi ile de rahatsız edebiliyor zaman zaman.

Özetle ortada bir başarı yok, hatta kaynak roman düşünüldüğünde bir başarısızlık da var. Üstelik kahramanımızın “eşkiya” olduğunu bile nerede ise hiç söyleyemeyen (12 Eylül darbesinin üzerinden henüz beş yıl geçmiş olduğunu hatırlamakta fayda var) film kahramanını hak ettiği şekilde getiremiyor karşımıza. Tüm bunlara rağmen, yukarıda sözü geçen birkaç güzel karesi, kostüm ve mekân çalışması ve en önemlisi Feyzi Tuna’nın başarıya dönüşememiş olsa da romana duyduğu sevgiyi yansıtan iyi niyeti için görülebilir bir çalışma bu.

Après Mai – Olivier Assayas (2012)

APRES-MAI“Eylem bittiğinde, niyet devam eder. Niyet bittiğinde, ruh devam eder”

1968 olaylarından üç yıl sonra, idealleri ile kişisel düşleri arasında kalan Parisli bir genç adamın hikâyesi.

Fransız yönetmen Olivier Assayas’ın 1968’in direniş günlerinin etkisinin henüz sürdüğü, politize olmuş bir gençliğin ideallerinin peşinde koşmaya tüm hızı ile devam ettiği günleri anlattığı ve senaryosunu da kendisinin yazdığı bir film. Baş oyuncusu dahil genç oyuncuların hemen tümünün ilk rollerinde yer aldığı film, devrime, aşka ve büyüme sancılarına eşit ölçüde yaklaşan, birini diğerinin önüne geçirmeden hikâyesini anlatan ve pek yeni şeyler söylüyor olmasa da konusuna ve karakterlerine tarafsız ve zarif yaklaşımı, hem belli bir mesafeden bakmayı başaran hem de hayli içeriden gözlemlere dayanıyor hissi veren yakınlığı ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Tam anlamı ile dramatik bir geriliminin olmaması ve zaman zaman dönemle ilgili gözlemlerin derlenmiş hâli gibi bir havasının olması problemleri olsa da hem “devrimci”lerin hem de “aşık”ların ilgisini çekecek, iki gruba birden girenleri ve özellikle benzer dönemlerde gençliğini yaşamış herkesi etkileyecek bir çalışma bu.

Filmde yer verilen ve Fransız fizikçi, matematikçi ve filozof Blaise Pascal’a ait olan “Eylem bittiğinde, niyet devam eder. Niyet bittiğinde, ruh devam eder” sözlerindeki eylemin henüz bitmediği, niyet ve ruhun ise tüm canlılığı ile devam ettiği günleri anlatıyor hikâye. Liiseli gençlerin devrim hayalini tüm canlılığı ile ayakta tuttuğu, okulda forumlar düzenledikleri, okul kapılarında sol dergileri sattıkları, sokaklarda bildiri dağıttıkları ve duvarlara yazılama yaptıkları günler bunlar. Bir yandan daha iyi bir dünya ideali için mücadele edilirken, diğer yandan sol akımların kendi içlerinde yoğun bir şekilde de tartıştıkları bu dönemin bir benzerini hikâyenin bir ara uğradığı İtalya’da da görüyoruz. Venedik Film Festivali’nde ödül alan senaryonun, evet bir dramatik gerilimi yok ve bu durum konuya özel merakı olmayan seyircinin filme girmesini bir parça güç kılıyor açıkçası ama Assayas bir nevi gözlemler derlemesi olan senaryosunu hayli içeriden birinin gözlerinden yazmış gibi duruyor ve bu da filme kesin bir gerçekçilik ve sıcaklık duygusu sağlıyor. Hikâyenin geçtiği 1971 yılında Assayas on altı yaşında bir öğrenci olduğuna göre kimi karakterleri ve olayları kendi anılarından ilham alarak yazmış olabilir. Baş karakterin film çekmeyi düşünmesi, tıpkı Assayas gibi televizyon için senaryo yazan babasına yardım etmesi ve Londra’daki Pinewood stüdyosunda çalışması, yönetmenin bu karaktere kendisinden bir şeyler kattığını gösteriyor kuşkusuz.

Çin’deki kültürel devrimin sol içinde neden olduğu tartışmalar, çekilen kısa veya belgesel filmlerde kullanılacak dilde sanatsal kaygının mı yoksa ideallerle ilgi mesajların kaygısının mı ağır basacağı tartışmaları veya eylemciliğin şiddet içeren ve içermeyen fiziksel yollarından pasifizme kadar uzanan çeşitlerinin hangisinin doğru olduğu konusundaki kavgalar vs… Assayas’ın filmi tüm bunları anlattığının akıllı bir parçası yaparak karşımıza getirirken, sanatsal kaygıları ihmal etmiyor ve şu ya da bu yönde militan bir sinemanın peşine düşmüyor. Aksine, hikâye ile birlikte, tamamen doğal bir şekilde sergiliyor tüm bunları ve kahramanımızın büyüme sancılarını ve aşklarını da tüm bunlara yine doğal bir şekilde entegre ediyor. Gaz ve polis şiddetini gösteren basit ama etkileyici bir girişle açılan film, yukarıda sözünü ettiğim Pascal’a ait sözden, Mao ve Çin’deki Kültür Devrimi’ne, elbette 1968 olaylarına, burjuva ve emekçi sınıf kavramlarına aşinalığı/ilgisi olanları kendisine çok daha kolay çekecektir elbette ama bu cazibe bir yandan da filmi bu kişilerin olumlu/olumsuz eleştirisine çok daha fazla maruz bırakacaktır. Kendisini filmin sonlarına doğru, “Ben hayallerde yaşıyorum, gerçekler kapıyı çaldığında da açmıyorum” diye tarif eden baş karakterin eylemcilik ile kişisel hayatı ve örneğin ressam olmak gibi düşleri arasındaki seçimleri veya kararsızlığının kimilerini mutlu/mutsuz edeceği açık ama Assayas’ın senaryosunda o dönemin gençliğinin tüm heyecanını, hayallerini ve korkularını topladığı baş karakterin çekiciliğinden kaynaklanan bir durum bu. Dünyayı değişitirmek hayallerinin girdabındaki gençler bunlar ve bize de çok dokunan yanları var kuşkusuz. Bizim gibi benzer dönemi 1970’lerde fazlası ile yaşamış bir toplumun henüz o dönem için böyle filmler üretememiş olması ise gerçekten çok üzücü.

1970’lerin şarkılarını doğru bir dozda ve hikâyenin doğru yerinde kullanması ve onlardan bir melankoli yaratabilmesi ile dikkat çeken film, setleri ve kostümleri ile de gerçekçiliği tam anlamı ile yakalamış görünüyor. Politik ve felsefi tartışmaları ise öyle bekleneceği -veya kimileri için korkulacağı- kadar yoğun ve derin değil. Gençlerden işçilere ve sanatçılara, karakterleri tartışırken görüyor ve dinliyoruz ama senaryo -kesinlikle doğru bir şekilde- filmi bir politik tartışmanın parçası yapmayıp, bu tartışmanın içinde bulunanların hayatlarına ayna tutmakla yetiniyor. Genç oyuncularından iyi bir destek alan filmde başroldeki Clément Métayer karakterinin “genç”liğini, kırılganlık ve cesareti aynı anda barındıran kişiliğini, aktif bir eylemcilik ile pasif bir direniş arasındaki savrulmalarını etkileyici bir biçimde göstermeyi başarıyor. Eric Gautier’in dönemin parlak canlılığını çok iyi yakalayan görüntülerinin ve Luc Barnier’in sade ve klasik bir yaklaşımı olan kurgusunun da hayli başarılı olduğu filmde François-Renaud Labarthe’in dönemi yaşayanları yüreğinden yakalayacak, yaşamayanları ise döneme aşina kılacak tasarımları ise çok yüksek bir başarı örneği. Dergiler, bildiriler, plaklar ve diğer tüm malzemeler filme görsel bir hazine niteliği kazandırıyor. Benzer bir takdiri kostümleri tasarlayan Jürgen Doering’e de iletmek gerekiyor.

Dramatik bir gerilimden yeterince nasiplenmemiş olsa da, film yukarıda vurguladığım özellikleri ile görülmeyi hak ediyor; eğer “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyorsanız, görmemek olmaz bu filmi. İnadına aşk, inadına devrim demek için de…

(“Something in the Air” – “Direniş Günlerinde Aşk”)

The Bridges at Toko-Ri – Mark Robson (1954)

The Bridges at Toko Ri“Tarih boyunca insanlar yanlış yerlerde yanlış savaşlara girdiler, bu da bizimki”

Kore savaşı sırasında korku ve kararsızlıkla yüzleşen Amerikalı bir donanma pilotonun hikâyesi.

Pulitzer ödüllü Amerikalı romancı James A. Michener’in aynı adlı romanından sinemaya aktarılan, senaryosunu Valentine Davies’in yazdığı ve yönetmenliğini Mark Robson’un üstlendiği bir Amerikan filmi. Kadrosunda Grace Kelly gibi ünlü bir ismi barındırıyor olsa da film hemen sadece William Holden’a ait ve hikâye temel olarak onun etrafında dönüyor. Açılışta “Amerikan donanmasına gururla adandığı” söylenen filmin çekimlerinde epey yardımı olmuş ordunun ve filmin en başarılı olduğu (veya daha doğru bir deyişle nerede ise tek başarılı olduğu) sahneler de bu yardımın desteği ile yönetmen Robson’un havada ve uçak gemisi güvertesinde çektikleri. Filmde neyse ki epey yer tutan bu sahneler bir yana bırakılırsa, film temel bir dramatik gerilimden yoksun görünüyor ve Mark Robson’un bu diğer sahnelerdeki yönetmenliği ile bilinen sulardan hiç ayrılmıyor.

Mickey Rooney’nin “öfkeli, çapkın ve cesur İrlandalı” helikopter pilotu rolüne soyunduğu film onun bu tiplemesinin iyi bir örneği olduğu temel bir soruna sahip: Asıl hikâyeyi gereksiz yan öğelerle süslemek. Aslında ortada filmin hikâye açısından gerilimini oluşturan tek bir konu var. William Holden’ın oynadığı ve sivil hayatında bir avukat olan Amerikalı yüzbaşının hayli zor bir göreve, Kuzey Koreliler’in elinde tuttuğu Toko-Ri köprülerini havaya uçurmaya giderken yaşadığı korku ve içine girdiği savaşın haklılığı ile ilgili yaşadığı tereddütler. 1954 yılında, savaşın bitiminden hemen sonra çekilen bir Amerikan filminin bu konuları dile getirebilmesi önemli bir husus ve takdiri de hak ediyor kesinlikle. Bir yıldız oyuncunun ağzından, bir Hollywood filminde Kore savaşının yanlışlığı ile sözler duymak sıradan bir durum değil kesinlikle. Her ne kadar bu sözler onun komutanının ağzından duyduğumuz “çekilirsek, Filipinler ve Japonya’yı da ele geçirir komünistler” itirazı ile dengeleniyor olsa da, filmin yaklaşımının değerini değiştirmiyor bu çok fazla. Evet, böyle iddialı sözleri var filmin ama yönetmen Mark Robson hem fazlası ile sıradan bir havada karşımıza getiriyor savaş dışındaki bölümleri hem de karakterlerin yüzünü “şimdi korkuyor”, “şimdi şaşkın”, “şimdi mutsuz” demek için abartılı ve gereksiz yakın planlarla getiriyor önümüze. Öyle ki yönetmenin oyuncuya verdiği komutları (“şimdi korkuyormuş gibi bak”) duyuyorsunuz gibi gelebilir size bu planlarda. Bunu yaparken bir epik anlatımın peşinde olsa kabul edilebilir olurdu bu elbette ama öyle bir niyeti de yok filmin. Daha iyi işlenebilse çok etkileyici olabilecek bir temayı -savaş karşısında hissedilen insani duygular- ıskalamış oluyor böylece Mark Robson.

Senaryo yüzbaşının tek başına yeterli olacak hikâyesi ile yetinmeyip bunu yukarıda belirtilen İrlandalı karakteri ve diğerleri ile zenginleştirmeye ve sadece savaşı değil, onun içindeki bireyleri anlatmaya da soyunmuş. Ne var ki ne bu karakter ile birlikte gelmesi beklenen komedi havası gelmiş filme ne de yüzbaşının eşi ile Japonya’da geçirdiği günler yeterince bir romantizm veya dramatik gerilim ekleyebilmiş hikâyeye. Grace Kelly’nin rıhtımdaki ilk sahnesindeki muhteşem gülümsemesi dışında filme bir şey katamamasının tek nedeni onun hikâyedeki varlığının zorlama bir dramatizasyona malzeme olmaktan ileriye gitmemesi. Hele onun bir subay ile yaptığı konuşmada, subayın anlattığı trajik hikâye (savaşta kaybedilen iki oğul, aklını yitiren bir eş ve hayatı kayan bir gelin) var ki bunca “arabesk”e ne gerek vardı diye sordurtuyor seyredene. Savaşın acımasızlığını ve bireyleri nasıl travmaya uğrattığını (sağ kalanlarını elbette) bu denli yapay bir oyunla anlatmaya girişmek hiç yakışmamış bu halkın savaşanları unuttuğunun altını çizen filme. Hayli monoton bir girişi de eklersek bu sıkıntılara, filmi “başarılı” kabul etmek biraz zor açıkçası.

Ordudan alınan yardımın başarılı bir şekilde kullanıldığına tanık olduğumuz filmin teknik başarısı ise dört dörtlük denecek düzeyde. Bugünün teknik koşulları ile elbette çok daha görkemli ve gürültülü versiyonları çekilirdi bu tür sahnelerin ama savaş uçaklarının uçak gemisine iniş ve kalkışlarından denizdeki kurtarma sahnelerine ve kuşkusuz bombardıman sahnelerine kadar tüm aksiyon bölümlerinde Mark Robson çok iyi bir iş çıkarmış ve bunu insanı aksiyonun gölgesinde bırakmadan yapmış ki çok değerli bir başarı bu. Oscar kazanan özel efektlerinden Alma Macrorie’nin çarpıcı kurgusuna ve Loyal Griggs’in görüntü çalışmasına uzanan alanlarda da film “kesinlikle görülmeli” kategorisine girecek bir iş çıkarıyor. Finaldeki Korelilerle çatışma sahnesi de yalınlığı ve insanîliği ile filmin genel olarak tüm hikâyede başarmak istediği ama bu amacına yeterine ulaşamadığı etkileyiciliğinin bir örneği olarak dikkat çekiyor. William Holden’ın hikâyeyi sorunlarına rağmen sürüklemeyi başardığı filmde Mickey Rooney karakterinin gereksizliğinin sıkıntısını yaşıyor ama her zamanki eğlendiriciliği ile idare ediyor. Bu “asker dediklerimiz, ölüme gönderdiklerimiz aslında birer insan” deme çabasındaki film, bunu etkileyici biçimde başaramasa da, yukarıda sözü edilen “teknik başarı”sının çarpıcı bir örneği olan gemiye zorunlu ve tehlikeli iniş gibi sahneleri ile, ve gerçekçi ve karanlık sonu ile ilgiyi hak ediyor. Pek çok sahnesinde gerçek ordu personelinin görev yaptığı film özellikle uçakların gemiye iniş ve kalkışlarındaki belgesele yaklaşan gerçekçiliği ile de ayrıca değer kazanan bir eser.

(“Toko-Ri Köprüsü”)