Audrey Rose – Robert Wise (1977)

“Son diye bir şey yoktur. Ruh için ne doğum vardır ne de ölüm. Ne de, bir kez var olduktan sonra, var olmayı sonlandırmak. Ruh doğmaz, ölümsüzdür, hep var olandır, ölmeyendir ve ezelidir”

Kızlarının kendi ölen kızının ruhunu taşıdığını iddia eden bir adamın hayatlarına girmesi ile acı çekmeye başlayan bir ailenin hikâyesi.

ABD’li yönetmen Robert Wise’in son filmlerinden biri olan çalışma yönetmenin yorgun döneminin izlerini taşıyor. Frank De Felitta’nın aynı adlı romanından yazarı tarafından yazılan senaryo başta vaat ettiği gerilimi hem kalıcı kılamıyor hem de açıkçası bu havayı yakalayabildiği anlarda da çok yüksek bir düzey tutturamıyor. Anne rolündeki Marsha Mason ve küçük kızı canlandıran Susan Swift’in oyunculukları filmin en kayda değer yanı açıkçası. Yine de eski usul bir korku/gerilim hikâyesi izlemek isteyenler için iyi bir vakit geçirme aracı olabilir, kalıcı bir iz bırakmadan.

Başarılı bir kaza sahnesi ile açılan film bedenin ölmesi ile ruhun ölmediği ve başka bedenlerde yeniden dünyaya geldiği inancını, bir başka deyişle reenkarnasyonu sıkı bir şekilde savunan bir çalışma. Bunu savunduğunu da hikâyenin çok başlarında açıkça dile getirdiği ve seyirciye tereddüt imkânı vermediği için, hikâyenin gerilimi iddianın doğru olup olmadığından çok küçük kızın bu gerçeği kabullenmesi ve bununla ailesi ile bielikte mücadelesi üzerine kayıyor. Ne var ki ne bu mücadeleyi ne de annenin bu iddiayı kesinlikle ret eden babanın aksine kızının çektiği acının belki de gerçek nedeninin bu “yeniden doğum” olduğu kuşkusuna kapılması ve geçirdiği dönüşümü etkileyici bir sinema dili ile getiremiyor karşımıza Robert Wise. Yönetmenin son dönem filmlerindeki eskimişlik veya yorgunluk hemen her anında kendisini gösteriyor filmin. Hikâyenin son bölümlerinde -çok da etkileyici olmayan- bir mahkeme filmi halini alması da lehine olmuyor kesinlikle. Filmin bu zayıflığını örten ise çoğunlukla Mason ve Swift’İn oyunculukları oluyor. Film çekildiği tarihte on üç yaşında olan ve ilk oyunculuk denemesini gerçekleştiren Swift vasat bir oyunculuğun komediye dönüştürebileceği anların altından kalkmayı başarıyor ve filmin “inandırıcılık” alanındaki eksikliğini en çok gideren isim oluyor. Annesini oynayan ve dört kez Oscar’a aday olup hiç kazanamaması ile bilinen Mason ise her zamanki gibi dozunda tutturduğu oyunculuğu ile hikâyeye çok şey katıyor.

Romanın/filmin reenkarnasyon taraftarı olması elbette kendi başına eleştirilecek bir konu değil. Burada sorun Wise’ın hikâyeye birdenbire sokuverdiği Ganj nehrinde arınan Hintli görüntüleri ve bu görüntülere eşlik eden “Hare Krishna” sözlü müzikler ve anlatıcı sesle adeta bir manifesto ilan etmesi. Belli ki filme çekicilik katmak için eklenmiş olan bu sahneler, aksine filmde kesinlikle yapay bir havanın doğmasına neden olmuş. Anthony Hopkins’in role pek inanmamış görünen durgun oyunculuğu ve küçük kızın babasını canlandıran John Beck’in televizyon dünyası kariyerindeki vasat oyunculuğu da filme yardımcı olmuyor. Keşke açılıştaki kaza sahnesinin yalın ve etkili üslubu tüm film boyunca tercih edilseymiş ama bunun yerine Robert Wise klasik ve o dönem için bile eskimiş görünen “ucuz” numaraları tercih etmiş maalesef. Kim bilir, belki de artık söyleyecek bir şeyi kalmamış bir yönetmenin eseri diye görmek gerekiyor filmi. Tüm bunlara rağmen, sonradan unutmak kaydı ile filme göz atmakta bir sakınca yok yine de. Eski usul bir Hollywood filmi tarzı, havası ile her zaman seyre değer bir şeyler sunar çünkü.

Diyet – Lütfi Akad (1974)

“İnsan denizinin içinde tekme ile yol açacaksın”

Anadolu’dan İstanbul’a göç edip fabrikada çalışmaya başlayan işçilerin sendikalaşma ve diğer hak mücadelelerinin hikâyesi.

Lütfi Akad’ın Göç Üçlemesi’nin “Gelin” ve “Düğün”den sonraki son filmi. İlk ikisinde İstanbul’a gelen ailelerin ticaretle ayakta kalmaya çalışmasını ve bu uğurda “yitirdiklerinin” trajik hikâyelerini anlatan Akad yine kendi yazdığı senaryosu ile ilk iki filmde bu aileler için bir alternatif gibi görünen işçiliğin sorunlarını ele alıyor bu kez. Önceki filmlerde Yozgat’tan ve Urfa’dan gelen karakterlerin yerini bu defa Afyon’dan daha iyi yaşam koşulları için istanbul’a gelen bir aile almış. Sınıf bilincinin oluşmasına da odaklanan filmin ilham kaynağını Akad, daha sonra TRT için televizyona uyarlayacağı Ömer Seyfettin hikâyesi “Diyet”ten almış görünüyor. Üçlemede belki diğerlerinin bir parça gerisinde kalan film yine de hem Akad’ın hem sinemamızın önemli eserlerinden biri olmayı başarıyor.

Hülya Koçyiğit’in diğer iki filmde olduğu gibi başrolü üstlendiği ve yapımcılığında yine Hürrem Erman’ın ve görüntü yönetmenliğinde Gani Turanlı’nın isimlerini taşıyan film bir örgütlenme ve dayanışma hikâyesi olarak da özetlenebilir, ve bu iki kavramla birlikte bir sınıf bilinci hikâyesi olarak. 1961 anayasası ile gelen ama önce 1980 anayasası sonra da iktidarların çıkardığı kanunlar ile birer birer yok edilen hakların henüz taze olduğu yıllarda geçiyor hikâye. Erol Günaydın’ın Karadenizliliği ve komedisi ile hikâyenin havasını bir parça ve gereksiz şekilde dağıtmış görünen karakterinin sık sık vurguladığı gibi yasal bir hak sendika üyesi olmak ve grev de koşullar gerektirdiğinde kullanılması gereken yasal bir mücadele aracı. Ne var ki işverenlerin işçiye “ırgat” olarak baktığı, örgütlenmeyi engellemek için tacizlerden tehditlere kadar her türlü silaha başvurduğu ve hatta “ekmek yediğimiz yere karşı gelinmez” inancındaki işçilerin örgütlenenlere karşı muhbir olarak kullanıldığı, kısacası bugünden farklı olmayan bir dünyada direniyor bu işçiler. Kuşkusuz son yıllarda hızla vurgusu artan bir şekilde kazaların da “Allah’ın takdiri” olduğunun söylendiği bir dünya bu aynı zamanda. Akad’ın senaryosu bu konularda özellikle bugün bakıldığında yeni bir şey söylemiyor ama özellikle 1970’lerin ikinci yarısında sayısı artan politik -sadece dar anlamı ile değil, yaşadığımız her şeyin polititik olduğu anlamı ile de- filmlerin öncüllerinden birine kaynaklık etmiş olması ile önemli öncelikle. Koçyiğit ve Hakan Balamir’in karakterlerinin ve özellikle ikincisinin başrole rağmen finale kadar bir kahraman portresi ile sergilenmemesi ve birinin tereddütleri, diğerinin ise bencil hırsları ile karşımıza getirilmesini de takdir etmek gerekiyor kesinlikle. O dönem Türkiye sineması için cesur bir tercih bu kuşkusuz.

Hakan Balamir’in canlandırdığı ve dayanışmanın, örgütlenmenin değil bireysel kurtuluşunun peşinde koşan karakter filmin en büyük artılarından biri. Ne var ki Akad başta acınası bir cahillik ve acizlik ile resmettiği bu karakterin sonraki hırsı ve bilmişliğine ikna etmekte zorlanıyor seyirciyi. Başta o denli karikatürize çizilmemiş ve bunun sonucu olarak da o şekilde oynanmamış olsa, çok daha kalıcı bir karakter olabilirmiş bu adam Türk sineması için. Kadının babası hikâyenin bir başka çarpıcı ama yeterince iyi oynanmamış bir karakteri. Geldiği şehirdeki herkesin saygı duyduğu ve çekindiği bir adamdan İstanbul’un insan denizinde balon satan bir “zavallı ihtiyar”a dönüşen bir insanın iç acıtan bir trajedisi var burada. Karakterlerin iyi düşünüldüğü ama içinin yeterince iyi doldurulamamış göründüğü bir başka örnek de sendikalı işçiler. Bir parça fanatik çizilince, nerede ise diğer işçilerin onlardan uzak durmasına hak veriyorsunuz. Mücadelenin ve dayanışmanın coşkusu fanatizme yerini bırakmış görünüyor ki bu da film için doğru bir seçim olmamış sanki.

Akad yine yalın üslubu ile hikâyesinin gerçekçiliğine ve samimiyetine anlamlı bir katkıda bulunuyor bu filmde. Bu sadeliğini tek bir sahnede bırakıyor ve Balamir’in sendika karşıtı konuşması sırasında kamerasını eğerek elde ettiği eğik açı ile bu sahnenin etkileyiciğini artırıyor. Yukarıda da söz edildiği gibi, Koçyiğit’in diğer filmlerin aksine -en azından finale kadar- bu kez mücadeleyi başlatan karakter olmaması ve daha çok sorgulayan, düşünen ve tereddüt eden bir karaktere sahip olması Akad’ın fiilmine kattığı bir başka zenginlik olmuş. Babanın ölüm sahnesinin ajitasyondan kaçınan zarif sadeliği ve Balamir’in geçirdiği iş kazası sonucu sakat kalan ve ayakkabılarını giydiği işçi karşısındaki ateşli sendika karşıtı konuşmasının vuruculuğu da Akad’ın başarıları arasına eklenmeli. Bu konuşmanın içeriğini sadece konuyu değiştirerek, bugün de Soma’dan Gezi’ye her türlü hak arayışının karşısında olanların ağzına yakıştırabileceğinizi fark etmeniz ise Akad’ın toplumun önemli bir kesiminin ruh halini nasıl yakaladığını bir kez daha çok iyi anlamanızı sağlıyor.

Hz. Muhammed”in “İki birden, üç ikiden, dört üçten büyüktür; birleşiniz” hadisini metnine alan ve hikâyesi ile de bir bakıma Marx’ın “Dünyanın bütün işçileri birleşin” sözüne selam gönderen film sinemamız tarihi için taşıdığı değer ile ve Koçyiğit ile ustabaşını oynayan Erol Taş’ın oyunları ile de görülmesi gerekli önemli bir film. Hayatlarımızın ve kavgalardaki tarafların hiç değişmemesi ise filmin hatırlattığı ama ondan bağımsız bir umutsuzluk nedeni olsa da.

Düğün – Lütfi Akad (1973)

“Bildiğin orman, şu İstanbul. Ağaç denizi değil, insan denizi. Kolay mı belledin insan denizini yırtıp geçmeyi!”

Urfa’dan İstanbul’a göç eden altı kardeşin büyük şehirde tutunma hikâyesi.

Lütfi Akad’ın “Göç Yolları” üçlemesinin ikinci filmi. İlk film olan “Gelin” ile aynı yıl, 1973’te çekilen filmin yapımcılığını yine, sinemamızın saygın isimlerinden Hürrem Erman üstlenmiş. Görüntüler yine bir başka usta isim Gani Turanlı’ya ait, müziklerde ise Metin Bükey’in imzası var. Üçlemenin değişmez oyuncusu Hülya Koçyiğit’in yanısıra, filmin üçlemenin başka ortak özelliklerini de taşıması dikkat çekiyor. Akad yine bir göç hikâyesi anlatıyor ama ilk filmin aksine İstanbul’a sermayesiz gelen ve bu nedenle ticarete değil seyyar satıcılığa ve triko atölyelerinde işçiliğe soyunan bir aile söz konusu. Film “Gelin”in bir parça gerisinde kalsa da ve klasik Yeşilçam’a bir parça daha yakın dursa da kesinlikle ilgiyi hak eden ve sinemamızın övünç kaynağı eserlerinden biri. Akad yine yalın üslubu ile, yerelliği arka plana atmayan ve seyrederken içinde bulunduğunuz toplumun gerçeklerine dokunduğunu hissettiğiniz bir hikâye anlatıyor 1970’lerin Türkiye’sinden.

Akad’ın üçlemesindeki ortak özelliklerden biri Koçyiğit’in canlandırdığı kadın karakterin hikâyelerdeki baskın varlığı. Düzene hem bireysel hem toplumsal yönlerden karşı çıkan, isyan eden ve “yeni bir dünyanın” peşine düşen hep o oluyor ve bunu hep erkeklere ve o erkeklere boyun eğen diğer kadınlara rağmen yapıyor. Burada da anne ve babanın öldüğü bir ailede, kendisinden küçük beş kardeşine annelik yapmaya ve aileyi bir arada tutmaya çalışan bir karakter var karşımızda. Trajediler de onun sadece “annelik”, ama erkeğine boyun eğen bir annelik rolü içine skıştırılmasından kaynaklanıyor. Finalde “annelik” belki de “babalık” ile yer değiştiriyor ve ilk filmde olduğu gibi burada da umut dolu bir son sunuluyor seyirciye. “Gelin” bize Hz. İbrahim’in oğlunu Tanrı’ya kurban etme hikâyesine göndermelerde bulunarak anlatıyordu derdini. Bu filmde ise üç kutsal kitapta da adı geçen Hz. Yusuf’a göndermelerde bulunuyor Akad kendi yazdığı senaryo ile. Kutsal metinlere göre kardeşlerinin kıskandığı için kuyuya attıkları Yusuf burada ailenin en küçüğü olan oğlana adını vermiş. Kardeşlerin kendi çıkarları için Yusuf’u gözden çıkarmalarının bir güncel karşılığını üretiyor burada Akad. Yönetmen “Işıkla Karanlık Arasında” adlı otobiyografisinde bu filmine değinirken büyük şehirde tutunmaya çalışan karakterleri için şunları yazıyor: “… fakat tutunmak için birbirlerini de yemek zorundalar. Tutunmak için birbirlerinin etini rahatlıkla yiyorlar”. Filmin anlattığı da tam olarak bu gerçekten: Ayakta kalabilmek için birbirlerinin etini yiyen insanlar. Tıpkı sonsuz bir açlığın pençesine düşmüş insanlar gibi vahşileşen ve birbirlerini yemeye başlayan karakterleri getiriyor karşımıza Akad. Bunu yaparken de kitabında belirttiği gibi “İnsan eti yemekle, emeğini yemek arasında bir fark yok” diyor seyircisine.

Akad filmine açılıştaki Urfa sahneleri ile ve sonra da İstanbul’un sokaklarında ve meydanlarındaki seyyar satıcılık sahneleri ile bir belgesel tat da katmış. Özellikle açılış sahnesinden asıl hikâyeye geçiş biraz ani olmuş görünüyor açıkçası ama Akad’ın içindekini dökebilmek için önemli bu kareler. Yoksulluğun insanlara sunduğu tek seçenek olan sokak satıcılığından çarpıcı kareler yakalıyor Akad bu sahnelerde, hem Urfa hem istanbul için. Akad’ın zaman zaman aksadığı bir başka nokta ise Koçyiğit karakterinin anaç sevecenliğini fazla kullanması ve bu anlamda da Yeşilçam’a gereğinden yakın durması olmuş. Kadının kardeşleri için terk etmek zorunda kaldığı Urfa’daki sevdiği ile ilişkisinden kaynaklanan hüzün ve sonraki dayanışma ve birlikte mücadele de daha iyi işlenebilirmiş gibi duruyor. İkili arasındaki aşk sıkı bir kırık aşk hikâyesine kaynaklık edebilirmiş ama bunun ucundan dönmüş yönetmen.

Gelin” ticaret ile işçiliği karşılaştırıyordu bir bakıma ve Akad burada da inşaatta çalışmaya başlayan karakter üzerinden benzer bir karşılaştırma yapıyor ve seyyar satıcılık yapan karakterlerin inşaatta çalışmayı küçümsediğini gösteriyor bize. İki filmin bir karşılaştırmasını da hikâyelerin yaşandığı ortamları referans alarak yapmak mümkün. İlki daha içe dönük bir filmdi ve Akad bunu hem ağırlığı iç sahnelere vererek hem de ailenin içine kapanık yaşaması ile anlatmıştı. Bu filmde ise ağırlık dış sahnelerde ve ailemiz her ne kadar sonu hep trajediler ile dolu olsa da daha dışarıya açık bir hayat sürüyor. Üçüncü film “Diyet” ise fabrikada işçi olarak çalışan karakterleri üzerinden çok daha dışarıya dönük bir film olarak öne çıkacaktı üçlemenin son filmi olarak.

Akad’ın sinemanın parlak sayfaları arasında yer alan üçlemesinin bu ikinci filmi görülmesi gerekli bir çalışma. Yönetmenin sade üslubu ile karşımıza getirdiği büyük şehirde tutun(ama)ma hikâyesi ise o yılların Türkiye’sinden karşımıza getirdiği benzersiz resimlerle ülkenin tarihi için de çok şey söylüyor kesinlikle.

Gelin – Lütfi Akad (1973)

“İstanbul dediğin, insan denizi”

Hasta küçük çocuğu ve kocası ile birlikte Yozgat’tan kocasının ailesinin yanına, İstanbul’a gelen bir kadının hikâyesi.

Lütfi Akad’ın 1973-1974 yılları arasında çektiği üçlemesinin (diğerleri “Düğün” ve “Diyet”) ilk filmi. Akad’ın “Işıkla Karanlık Arasında” adlı otobiyografik kitabında “Göç Yolları” başlığı altında anlattığı bu üç film hem Türk sinemasında ortak bir tema etrafında çekilen filmlerin ilk örneği olması ile hem de genel olarak filmlerin düzeyi nedeni ile özel bir yerde duruyor. Vahşi bir ormana benzettikleri İstanbul’da ayakta kalabilmek için saptıkları yolların ve kaybettikleri değerlerin sıkıştırdığı insanları ele alan üçlemenin bu ilk filminde Akad sinemamızın övünç kaynağı eserlerinden birine imza atmış. Gani Turanlı’nın görüntüleri, zaman zaman abartılı kullanılsa da Yalçın Tura imzalı müzikleri, oyunculuklar ama tümünden önce Akad’ın yalın ama güçlü sinema dili ile mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma bu.

Alim Şerif Onaran’ın kendisi ile yaptığı uzun röportajı içeren ve yönetmenin adını taşıyan kitapta Akad
İstanbul’a göç edenleri “…Gelirken bir ormana geldiklerinin bilinci içinde geliyorlar. Ve bir ormanda yaşamanın kurallarına uyuyorlar. O zaman yırtıcı ve kırıcı oluyorlar” diye tanımlıyor bu film hakkında konuşurken. Akad kendisine ait olan senaryoda ayakta kalmak, yükselmek ve daha fazla kazanmak uğruna sadece yırtıcı ve kırıcı olmakla kalmayıp, kendileri de gerçekten vahşileşen bir aileyi ele alıyor benzersiz ve çok iyi çizilmiş karakterler eşliğinde. Bir yandan yereldeki doğru/yanlış geleneklerini muhafaza eden (hasta çocuğu doktora götürmek yerine okuyup üfleyerek iyileştirmeye çalışmak, aile içinde koşulsuz bir dayanışmaya girmek, dini değerleri korumak) ama öte yandan gerektiğinde bu değerlerin tam tersi yönünde hareket edebilen ailenin yürek parçalayıcı bir hikâyesini karşımıza getiriyor Akad. İstanbul’a gelen ama gecekondularının avlusundan nerede ise hiç ayrılmadan yaşayan kadınlar (“Evden çıkmadıktan sonra gök aynı gök”), geleneklerindeki paylaşmayı unutup tek bir zeytin tanesinin hesabını yapmaya dönüşen erkekler ve tümü bir yandan büyük şehire açılmaya çalışırken öte yandan daha da büyük bir hızla içine kapanan bireyler. Yaşadıkları yozlaşmanın en bariz örneği olarak, bakkalında oğlunun içki sattığını bilmemezliğe gelen hacı baba karakteri hikâyenin temel derdini de ortaya koyuyor aslında. Hızla yozlaşan ama bunun üzerini kendisini de ikna edecek şekilde ustalıkla örten bireyleri anlatıyor filmimiz.

Akad hikâyede köyden gelip sadece almak ve satmak üzerine kurulu ve toplumsal açıdan bir artı değer yaratmayan ticaret işinin peşine düşen bu ailenin karşısına biraz şematik çizilmiş görünen başka bir aileyi koyuyor. Her ikisi de fabrikada işçi olarak çalışan, erkeğin bıyıklarından solculuğunu anlayabileceğimiz, kadınınsa giyim kuşamı ve hayata bakışı ile açık fikirliliğini hissettirdiği iki kişilik bir aile bu ve tüccar ailenin tersine üretimin gücünü ve “kutsallığını” temsil ediyorlar hikâyede. Akad idealize ettiği bu aileyi filmin finali ile de uyumlu bir biçimde örnek olarak gösteriyor seyircisine ve köyden kente göçün doğru rotalarından biri olarak sergiliyor. Akad’ın senaryosu, evet zaman zaman Yeşilçam’ın melodram havalarının izini az da olsa taşıyor görünüyor ama bu üzerinde durmaya değmeyecek kadar soluk bir iz açıkçası. Öyle ki filmin trajedisinin temasının önüne geçmesine izin vermeden, sadece hikâyenin derdini daha açık anlatabilmesine aracılık etmesini sağlamış bile denebilir senaryo için.

Hülya Koçyiğit’in aksamadan ve hiçbir zaman altına düşmediği çizginin sık sık üzerine çıkarak sürüklemeyi başardığı filmde diğer oyuncular da klasik Yeşilçam oyunculuklarından hemen tamamen sıyrılmayı başarmışlar ve filmin yalın ve güçlü sesine katkıda bulunmuşlar. Aynı yıl oynadığı “Canım Kardeşim” filminde olduğu gibi burada da hasta bir çocuğu yine başarı ile canlandıran çocuk oyuncu Kahraman Kıral ise ayrı bir selamı hak ediyor. Filmdeki başarısında elbette onu filmin tüm sadeliği ve doğallığının bir parçası yapmayı başarmış Akad’ın ciddi bir payı olsa gerek. Yönetmen bir melodramın abartılı parçası olabilecek tüm sahneleri seyircisine adeta “sizi ağlatmak için değil, düşündürmek için gösteriyorum tüm bunları” tavrı ile sergilerken, Kıral’ı da etkileyici bir araç olarak kullanmayı başarıyor.

Ve Akad’ın mizanseni ve Gani Turanlı ile birlikte oluşturduğu, her türlü süsten arındırılmış görüntüleri. Yönetmen otobiyografisinde “Orta mesafedeki boy çekiminde olmalarına karşın oyuncularımın daha yakınımızdaymışlar gibi varlıklarını duymak istiyordum. Böylece, dramatik gerilimi, birilerine bakan oyuncuların kısa baş çekimleri yerine, üslubuma uygun sahne düzenlememle, dramı, oyuncular arasına düşmüş bir titreşim olarak duyurmayı tasarlıyordum“ diye özetliyor bu filmdeki tarzını ve daha önce başka hiçbir görüntü yönetmeninden alamadığı bu sonucu kendisine sağlayan Turanlı’ya övgüler yağdırıyor. Sinemamızda Akad gibi yaptığı işe saygı duyan, onun üzerine kafa yoran ve derdini bu tür cümlelerle ifade edebilen kaç yönetmen olduğunu düşününce, yönetmenin Yeşilçam’ın o zor koşullarında ürettiği her esere bir kez daha saygı duymak gerekiyor kuşkusuz. Alıntılan bu ifadesindeki arzusunu tam anlamı ile yerine getirdiğini ve o titreşimi seyircinin yüreğinde tam anlamı ile hissettirdiğini söyleyelim yönetmenin. Akad sık sık başvurdğu orta mesafedeki boy çekimleri ile gerçekten de seyirciyi hikâyenin içine çekmeyi başardığı gibi, onu belli bir mesafede tutmayı da becererek karakterlerle özdeşleşmenin dozunda kalmasını sağlamış kesinlikle. Akad bir alkışı da kurşun dökme sahnesi için hak ediyor. Burada nerede ise fantastik sinemadan kareler gibi görünen anları, biçimsel olarak filmin genelinden bu kadar farklı olmasına rağmen doğallığı etkilemeyecek ve hiçbir ucuz numara etkisi yaratmayacak şekilde kullanmış kesinlikle yönetmen.

Tümünde baş karakteri Hülya Koçyiğit’in oynadığı üçlemenin bu ilk filmi aslında en çok öne çıkanı da oldu sinemasal değeri açısından. Üçlemenin diğer iki filmi ve bir başka filmden sonra Akad sinemamıza başka bir katkı sağlama imkânı bulamadı ama TRT için yaptığı ve Faruk Erem’in “Bir Ceza Avukatının Anıları” adlı kitabından uyarladığı filmlerle hem biçim hem içerik olarak, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden uyarladığı eserlerle ise biçimsel olarak televizyonumuzun yüz akı örneklerini verdi. Özetle, “Gelin” Türkiye sinemasının tarihi açısından çok önemli olan ve yetenekli bir sinemacının gözünden ve kaleminden bizlere yansıyan güçlü bir çalışma. Görülmeli.