Una Vita Tranquilla – Claudio Cupellini (2010)

“Kimseye güvenme, çok çalış, dışarı zorunlu olmadıkça çıkma, bir hayalet gibi yaşa”

Eskiden mafyaya bulaşmış bir İtalyan katilin Almanya’da on beş yıldır sürdürdüğü gizli ve sakin hayatının tehlikeye girmesi üzerine yaşadıklarının hikâyesi.

İtalyan yönetmen Claudio Cupellini’nin bu ikinci sinema filmi zaman zaman küçük bir hikâye tadını veren keyifli bir çalışma. Baş oyuncusu ve İtalyan sinemasının usta ismi Toni Servillo’nun yine yüksek bir performans sergilediği film, geçmişten kaç(ama)ma ile ilgili düşük tonda da olsa gerilim içeren hikâyesi ile bir anti kahramanı getiriyor karşımıza.

Geçmişinde onlarca cinayet olan bir adamın “huzurlu” bir hayat için ailesini terkedip kaçtığı Almanya’da yeni bir kimlikle ve restoran sahibi olarak kurduğu düzen yeni bir Alman eş ve yeni bir çocuk ile de süslenmiş olarak sakin bir şekilde yolunda gidiyor. Kendisini ziyarete gelen iki İtalyan gencin hayatına girmesi ile bu düzenin birden bire bozulması, daha doğrusu bozulma riski taşıması olayların da başlangıcı oluyor. Adamın işlemek zorunda kaldığı yeni cinayet ile tamamlanan filmin yaklaşık üçte ikilik bölümü yukarıda bahsettiğim küçük ve sıkı bir hikâye tanımını doğrulayan anların tümünü içeriyor. Bu cinayetten sonraki bölüm ise kendi içinde farklı bir başarıyı sürdürüyor olsa da ve bir anti kahramanın kaçışının asla son bul(a)mayacağını anlatmak için gerekli olsa da, hikâyeyi bir parça uzatmış gibi görünüyor. Katilin içindeki ruhun asla ölmeyeceğini gösteren hikâyenin başı sonu belli olan örneklerden olması filmin en büyük artılarından biri aslında. Kimi karakterleri, örneğin adamın Alman eşini yeterince işleyememiş olsa da veya restorandaki Alman garson kızla ilgili kimi gelişmeler biraz hızlı ve ikna etmeyen bir şekilde gerçekleşse de hikâye temel olarak ilgiyi canlı tutacak bir düzeyde seyrediyor.

Paolo Sorrentino’nun çarpıcı filmi “Il Divo” örneğinde olduğu gibi kariyerinde birbirinden onca farklı tüm karakterleri aynı başarı ile canlandırabilen Toni Servillo’nun akşam yemeği masasındaki yüz ifadeleri ve vücut dili başta olmak üzere, onun oyunculuğundan çok yararlanan bir film karşımızdaki. Geçmişten kaçılamaz temalı bu hikâyeyi gerçekçi ve cazip kılan en önemli unsurlardan biri onun performansı ve Servillo bunu çoğunlukla düşük tonda bir oyunculuk sergilemesine rağmen başarıyor. Kimi anlarında kara filmleri de çağrıştıran eserde Servillo geride bıraktığını düşündüğü ile yüzleşmek zorunda kalan adamı keyifli bir biçimde canlandırıyor özet olarak.

Gergely Pohárnok’un yansımaları iyi yakalayan görüntülerinin de görsel güç kattığı filmin baş karakteri bana zaman zaman bir başka anti kahramanı, Patricia Highsmith’in Ripley karakterini çağrıştırdı; gizemli bir geçmiş, yalanlar üzerine kurulu bir hayat ve sürekli bir risk altındaki “huzurlu” bir hayat gibi öğeler bu karaktere tıpkı Ripley gibi tuhaf bir çekicilik katıyor. Yönetmen Claudio Cupellini’nin Filippo Gravino ve Guido Iuculano ile birlikte yazdığı senaryo gerilimini yavaş yavaş artırarak seyirciyi elinde tutmayı başarıyor ama bazı anlarında, örneğin iki İtalyan gencin iş için geldikleri kasabanın baş karakterimizin de yaşadığı yer olması gibi tercihlerinde tesadüfe fazlası ile sığınıyor açıkçası. Yine de bunu görmezden gelmek, başta Servillo olmak üzere, iki İtalyan genci canlandıran Marco D’Amore ve Francesco Di Leva’nın da katkıda bulunduğu oyunculukların tadını çıkarmak ve işte o küçük ve sıkı hikâyelerden birine tanık olmak için görülmesi gerekli filmlerden biri. Servillo’nun döktürdüğü mutfaktaki akiam yemeği ve hemn sonrasından yaşananlar yönetmen Cupellini’nin mizansen ustalığını gösterdiği hayli çekici bir bölüm ve özellikle dikkatle seyredilmeli.

(“A Quiet Life” – “Huzurlu Hayat”)

The World of Henry Orient – George Roy Hill (1964)

“Bu onun bana hiç yazmadığı ilk aşk mektubu”

On dört yaşındaki iki kız, onlardan birinin aşık olduğu garip bir piyanist ve gelişen komik olayların hikâyesi.

Amerikan sinemasının televizyon ve sahne kökenli yönetmenlerinden ve daha sonraki yıllarda art arda çekeceği “The Sting”, “Slaughterhouse-Five” ve “Butch Cassidy and the Sundance Kid” filmleri ile hayli başarılı bir seyir çizen yönetmen George Roy Hill’in ilk dönem filmlerinden biri. Peter Sellers’ın varlığına rağmen asıl olarak iki genç kızın filmi olan çalışma ilk yarısında bir Walt Disney aile filmine yakın dursa da ve ikinci yarısında da gençlik filmi olmakla bir Sellers filmi olmak arasında kalmış görünse de özellikle ikinci yarısında eğlendirmeyi başaran, hafif ve keyifli bir film.

Oyunculuk kariyerleri çok kısa süren iki genç oyuncu, Merrie Spaeth ve Tippy Walker’ın sürükledikleri ve 1964 yılında Amerika’nın resmi seçimi olarak Cannes ‘da Altın Palmiye için yarışan film Cannes’ın bugün çağrıştırdığı sinemasal biçim ve içerikten uzak ve genel olarak Hollywood kalıpları içinde hareket eden bir eser. Başlangıçta Walt Disney’in aile filmlerini fazlası ile çağrıştıran film hem kazandığı tempo hem de Sellers’ın katkısı ile ivmeleniyor ve daha eğlendirici ve kayda değer bir hal alıyor. Nora Johnson’ın kendi romanından yola çıkarak babası ve ünlü senarist/yönetmen Nunnally Johnson ile birlikte yazdığı senaryo, hikâye kurgusu olarak yeterince sürükleyici ve ilgi çekici olmakla birlikte, Sellers karakteri ve aslında Sellers’ın kendisi filme hem ciddi bir katkıda bulunuyor hem de filmin odağını saptırıyor biraz. Senaryo Sellers’a pek de yardımcı değil aslında; iki genç kız yüzünden aşık olduğu evli kadınla bir türlü birlikte olamaması dışında senaryo kendisine yeterince mizah malzemesi sağlamıyor çünkü. Filmin en komik anlarından biri olan sahnede evine gelen kadını baştan çıkarmaya çalışan Sellers’ın oyunculuğu komediyi asıl yaratan ve sanatçının benzer şekilde film boyunca iki farklı aksanla konuşması gibi tercihler de yine onun kişisel şovu örneğin. Sellers’ın piyanist karakterinin soyadı Orient ve bu kelime hikâyedeki kimi doğulu öğelerin de açıklayıcısı oluyor. İki kızın taktıkları Çin usulü hasır şapkalar veya Doğu geleneklerini çağrıştıran tütsüler hikâyenin bu kelime oyununun bazı örnekleri.

Üç yıl sonra, 1967’de müzikal olarak yine George Roy Hill tarafından sahneye de uyarlanan film iki genç kızın büyüme ve ilk aşk hikâyesini anlatırken yeni pek bir şey söylemiyor ama 60’ların özgür ruhundan soluk da olsa bazı esintiler taşımıyor değil. Bu iki baş karakterin tüm dış sahnelerindeki dinamizmleri ve zaman zaman yavaşlatılmış çekimlerle görüntülenen atlayıp zıplama ve uçma kareleri ve kızlardan birisinin annesinin ve onun gibi boşanmış bir kadın arkadaşın aynı evde mutlu bir hayat sürmelerinin gösterilmesi (herhangi bir cinsel iması yok filmin bu konuda kesinlikle ama erkeksiz bir mutlu ve sıradan ailenin sergilenmesi dönemin Hollywood’u için yeterince radikal) filme bir uçarılık katıyor. Filmin John Barrymore’dan Gregory Peck’e sinemaya yaptığı kimi göndermelerde romanın yazarı Nora Johnson’ın babasından dolayı sinema dünyasının içinde büyümesinin de katkısı olsa gerek.

Ünlü film müzikçisi Elmer Bernstein’ın filmin komedi, hayaller ve kalp kırıklığı atmosferine uygun havasını destekleyen ama bugünün sinema anlayışına göre biraz yoğun kullanılmış gibi duran müziği hikâyenin rahat akmasını sağlayan başarılı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Bu müzik eşliğinde anlatılan hikâye on dört yaşlarındaki ve hayal güçleri hayli gelişmiş iki genç kızın büyümesi sırasında yaşanan sorunları gereğinden yumuşak bir hikâye ile anlatıyor gibi görünebilir ama sonuçta karşımızdaki komedisi ağır basan bir dram. Kızlardan birinin annesi rolündeki Angela Lansbury’nin sağlam oyunu ile karşımıza getirdiği duygusuz anne rolü ile de ilginç olan film, davranışları asıl tehlikeli olanların genç kızlar değil yetişkinler olduğunu vurgulamasıyala da ilgi toplayabilir. Rolü kızların rollerinin yanında ikinci planda kalmış gibi görünse de Peter Sellers’ın varlığı da başlı başına yeterli olabilir kimileri için; avantgart piyano konçertosunu orkestra ile birlikte çaldığı sahne örneğin, kesinlikle eğlendirecektir. Sellers’ın karakterinin ve yarattığı mizahın filmin asıl karakterleri ve hikâyesi ile yeterince kaynaşmaması ise ayrı bir konu ve filmin zayıflığı elbette.

(“Henry Orient’in Dünyası”)

Cry of the Banshee – Gordon Hessler (1970)

“Mezar taşında “ateşle doğan ateşle ölür” yazıyor; ne anlama geldiğini bana sorma”

16. Yüzyıl İngiltere’sinde kötü kalpli bir lord ile cadıların mücadelesinin hikâyesi.

Düşük bütçeli korku ve bilim kurgu filmleri ile tanınan American International Pictures (AIP) şirketinden Vincent Price’ın da kadrosunda olduğu bir korku filmi. Price’ın son gotik korku filmi de olan çalışma, zayıf senaryosu ve vasat oyunculukları ile AIP’nin sinema tarihine geçen eserlerinden biri değil. Korkutmayan ama korkutamamanın neden olabileceği komediden de uzak olan film yine de Price’ın varlığı ile ve özellikle ne olursa olsun yeter ki korku unsurları içersin diyenler için ilgi çekici olabilir.

Edgar Allan Poe’ya ait olduğu kanıtlanmamış bir şiir ile başlayan filmin açılış jeneriklerini sonraki yıllarda ünlü Monthy Python komedi grubunun üyesi olacak ve aralarında “Brazil” ve “The Fisher King” adlı çalışmaların da bulunduğu filmleri yönetecek olan Terry Gilliam hazırlamış. Filmin gizli bir başka sürprizi de günümüzün ünlü oyuncularından olan ve bu film ile 24 yaşında ilk kez sinema dünyasına adım atan Stephen Rea’nın çok küçük bir rolde köylülerden biri olarak görüntüye geliyor olması. Sinefiller için ilginç olabilecek bu detaylar bir kenara bırakılırsa Kraliçe Elizabeth’in yönetimindeki İngiltere’de 16. Yüzyıl’da geçen hikâyenin pek elle tutulur bir yanı yok aslında. Kapanış jeneriğinde oyuncuların isimleri canlandırdıkları rollere göre üç ayrı grupta yer almış: Düzenin kurucuları/sahipleri, cadılar ve köylüler. İlk grubu ikiye ayırmak mümkün aslında; lord ülkeyi yöneten zengin aristokratları, rahip ise yönetimin diğer ayağı olan kiliseyi temsil ediyor filmde. Peki film kapanışta yaptığı bu gruplamayı hikâyesine anlamlı bir şekilde yansıtıyor mu sorusunun cevabı ise hayır maalesef. Bu üçlü ayrımı yapan senaryonun bir sınıfsal analiz yapmak derdi yok kesinlikle.

Senaryonun bir başka sıkıntısı ise tüm karakterlerini bir yandan masum bir yandan da kötü olarak göstermesi ve seyircinin de kafasını karıştırması. Köylüler bir yandan ezilen konumunda ama öte yandan acımsız bir lincin de peşindeler sürekli. Lord cadılara inanmayan ve bilimsel bir bakış taşıyan bir adam ama bu durum onun yargısız infazlarına ve hatta işkencelerine engel değil. Lord’un karısı ise hem cadıların korkusundan aklını yitiren bir masum hem de üvey oğlunun cinsel tacizinden ekrana gelen yüz ifadesinden anlaşıldığı kadarı ile pek de şikayetçi olmayan bir kadın. Lord’un kızı ise belki de elle tutulur tek masum görünümlü karakter ama o da seviştiği seyisin kucağındaki sevimli bir tavşanı ilk gördüğünde aklına gelen akşam yemeği için pişirmek oluyor onu!. Cadılar da hem katledilen hem de acımasız intikam duyguları olan yaratıklar. Hikâyedeki bu kafa karışıklığında seyreden olarak ne tarafta duracağınızı belirleyemiyorsunuz doğal olarak. Adeta akla gelen her şey bir şekilde kendisine filmde yer bulmuş ama senaryo bu “şeylere” nasıl yaklaşacağını daha sonra toparlayamamış gibi görünüyor.

Yönetmen Gordon Hessler’ın pek de yaratıcı olmayan mizansenlerinin yanında filmde rol alan hemen tüm kadın oyuncuların göğüslerini en az bir kez gösterme gibi biraz ucuz tercihlerini ve cadıların ayinindeki oyuncuların acemiliklerini de düşününce filmin sınavı geçemediği açık. Lord filmindeki Vincent Price diğer pek çok filminin aksine abartılı oyundan en uzak durduğu performansını sergiliyor ama diğer oyunculuklar ile birlikte değerlendirince onun bu “ciddi” yaklaşımı da sadece ayrıksı duruyor hikâye boyunca. Quentin Tarantino’nun neden sevdiği açık bu filmi; tıpkı onun filmleri gibi basit, hafif erotik ve şiddetten nasibini almış bir çalışma bu. Yine de genellikle jeneriği ile sınırlı kalsa da sınıfsal yaklaşımı, Vincent Price’ın varlığı ve yormayan sıradanlığı ile ilgisini çekebilir kimilerinin.

(“Cadının Çığlığı”)

Wasted Youth – Argyris Papadimitropoulos / Jan Vogel (2011)

“Nereye gitmemi istiyorsun? Ben sokakta yaşıyorum”

Amaçsız bir şekilde yaşayan 16 yaşındaki kaykaycı bir genç ile mutsuz ve kendisini kıstırılmış hisseden bir polisin ekonomik krizin vurduğu günümüz Atina’sında çakışan hikâyeleri.

Kriz nedeni ile sosyal temelleri sarsılmış bir toplum olarak yaşamaya çalışan Yunan halkından seçtikleri iki karakter ile yönetmenler Argyris Papadimitropoulos ve Jan Vogel kameralarını sokağa çıkararak sinema yapma tutkusunun bir şekilde mutlaka gerçekleştirilebileceğini kanıtlamışlar bu film aracılığı ile. Polisi canlandıran Ieronimos Kaletsanos hariç baş oyuncuları ilk filmlerinde oynayan amatör oyuncular ve kendi hayatlarından bir günü çeken kamera karşısında doğal oyunculukları ile filmin belgesel tadına katkıda bulunmuşlar. Sinemanın biraz da zor zamanların sanatı olduğunu ve zorluklardan yaratıcılık anlamında beslendiğini kanıtlayan film küçük hikâyesi ve gerçekçiliği ile etkileyebilir seyredenleri.

İspanyol yönetmen Carlos Saura dramatik anlamda en başarılı filmlerini henüz Franco diktatörlüğünün yoğun baskı ve sansürünün sürdüğü günlerde çekmişti. İspanya’nın demokrasiye geçmesinden sonra ise ağırlıklı olarak müzik ve dans odaklı filmlere yöneldi ve sanatçının sosyal açıdan güçlü ve dünya ile derdi olan filmlerini tam da baskı dönemlerinde üretmesi gerektiğinin sıkı bir örneği oldu dünya sineması için. Yunan sineması da birkaç yıldır süren krize rağmen pes etmiyor ve oldukça kısıtlı bütçeler ile söyleyecek sözü olan filmler üretmeye devam ediyor. Papadimitropoulos ve Vogel ikilisinin bu filmi ekonomik krizi doğrudan konu almıyor ama özellikle polis karakterinin yılgın ve mutsuz hayatından kimi anlarda ve bazı diyaloglarda krizin insanlar üzerindeki etkisini ima ediyor. Küçük bir evde, kendisini umursamayan kızı, aralarındaki sevginin kaybolmuş göründüğü eşi ve sürekli televizyon seyreden annesi ile yaşayan adam bir arkadaşı ile geçinmelerine yetmeyen maaşından dolayı sürekli bir iş kurmanın peşinde; üstelik herkesin iş yerlerini kapatmakta olduğu günlerde bu çabalarının anlamsız olduğuğunu bildikleri halde. Sinema tarihinin en mutsuz karakterlerinden biri polis Vasilis ve bıkmış ve yılmış bakışları ve özellikle duştaki sessiz anları ile bu karakter onun sıkışmışlığının benzerini yaşayan Yunan halkının büyük bir çoğunluğunun da ruh hallerinin tercümanı oluyor adeta. Babası ile arası bozuk olan, annesi hastanede yatan ve genellikle aralarındaki ilişkinin belirsiz bırakıldığı aile dostu bir kadının evinde kalan genç Haris ise tüm gününü kaykay arkadaşları ile geçiren ve tek derdi arkadaşları ile buluşmak ve kızlar ile zaman geçirmek gibi görünen bir “kayıp” karakter.

Gerçek bir olaydan esinlenen senaryo iki baş karakterini, polis vasilis ve genç Haris’i filmin son sahnesine kadar hiç bir araya getirmiyor ve adeta bağımsız iki ayrı hikâye anlatıyor gibi ilerliyor. Final sahnesindeki olayın oluş şekli kimi seyircileri tatmin etmeyebilir ama iki ana karakter toplumun belli kesimlerinin sembolü olarak görülürse tercihin özellikle bu şekilde belirlendiği söylenebilir. Çoğunlukla Haris’nin dinlediği müzikler olarak seyirciye yansıyan hızlı ritmli müziklerin de dikkat çekici olduğu filmde kimi sahneler bir parça uzatılmış görünüyor. Örneğin kaykay sahneleri sanki gereğinden fazla uzun gibi ama Haris ve diğer gençlerin boş, amaçsız ve parasız hayatlarının sadece kaykay, müzik ve kızlar ile dolu olduğu düşünülürse bunun altını çizmek istemiş olabilir filmin yaratıcıları. Filmin iki görüntü yönetmeni, Manu Tilinski ve yönetmenlerden de biri olan Vogel boş havuzdaki kaykay sahnesindeki çalışmaları ve Atina’dan yakaladıkları şehir görüntüleri örneğinde olduğu gibi başarılı bir iş çıkarmışlar.

El kamerası ile çekilen ve bu tercihin de katkıda bulunduğu bir belgesel havası taşıyan film farklı nesillerden iki karakteri anlatırken onların ortak yanlarını da ima ediyor aslında. Polis evli ve orta yaşlı biri olmanın da dozunu artırdığı bir mutsuzluk içinde sıkışıp kalmışken, genç Haris karakterinin hayatı da onunki kadar boş ve amaçsız ama gençliğinin verdiği enerji onu henüz gamsız bir hayatın içinde tutmaya devam ediyor gibi görünüyor. Film Haris’nin “büyüdüğünde” sahip olacağı hayatın bir örneği olarak Vasilis’nin hayatını gösteriyor demek de mümkün aslında.

Filmin eleştiriye açık olan yanı ise karakterlerinin çekici bir hikâyeye kaynaklık etmek için bir parça pasif görünmeleri. Bu da finale kadar hiç karşılaşmayan iki karakterin yaşadıklarını ilgi ile seyretmeyi zorlaştırıyor ve finalin etkisini de bir parça azaltıyor açıkçası. Biri taktığı kulaklıklar ile yaşadığı düzenin sıkıcılığından geçici de olsa kurtulmayı deneyen, diğeri ise tam da bu sıkıcılığın göbeğinde kendisini bulan iki karakterin biraz daha ilginç hale getirilmeyi hak eden hikâyesi, günümüz Yunan sinemasından ilgi çekebilecek ve çok düşük bir bütçe ile çekilerek sanatın her koşul altında yapılması gerektiğini kanıtlayan bir çalışma özet olarak.

(“Kayıp Gençlik”)