Bir Sonbahar Hikâyesi – Yavuz Özkan (1994)

“Bence insanların bankaya borcu olmadan yaşamalarına fırsat verilmemeli”

Bir akademisyen kadın ile Amerika’da eğitim görmüş bir serbest piyasacı liberalin 12 Eylül 1980 öncesi başlayan ilişkilerinin yıllara yayılan hikâyesi.

Türk sinemasının “Eşkiya” ile tekrar canlanmaya başladığı 1996 yılından önce çekilmiş ve gösterime girebilmiş bir avuç filmden biri. 12 Eylül’ü doğrudan odak noktasına almasa da gündeme getiren ilk filmlerden biri olan çalışma iyi niyetli ama bugün hayli eskimiş görünen bir film ve İstanbul film festivalinde aldığı en iyi film ödülü ve Ankara film festivalindeki en iyi film dahil onca ödülüne rağmen sinemasal açıdan oldukça zayıf ve en iyi anlarında bile vasatın ancak üzerine çıkabilen bir film.

Olmamış bir 12 Eylül öncesi çatışma sahnesi ile başlayan film bu çatışma sırasında tanışan iki insanın hangi ortak özellikleri üzerine bir ilişkiye girdiklerini izah edemeden 70’lerin Türk filmlerindeki ışık kullanımını hatırlatan tercihleri ile çekilmiş anlamsız, evet anlamsız, öpüşme ve sarılıp koklaşma sahneleri ile ilerliyor. “Shit, alright ve OK” kelimelerini sık kullanımı ile Amerikan hayat tarzının etkisinde bir insan olduğunu hissetmemiz beklenen adam ile duyarlı, duygusal ve sol eğilimli kadın arasındaki ilişkinin ne başlaması ne de ilerlemesini senaryo bize sinema tadını verecek şekilde gösterebiliyor. 1978 tarihli “Maden” filmi ile bugüne kadarki en ve belki de tek iyi filmini çeken yönetmen Yavuz Özkan’ın kendisinin yazdığı senaryo kimi yapay diyalogları ile o dönem Türk sinemasındaki bir şeyler yapmak için iyi niyet ile yola çıkılmış ama imkân, yetenek veya tecrübe eksikliği ile başarılamamış işlere bir örnek oluşturuyor. Sanki fikirler ortaya atılmış ve bu fikirler hiç olgunlaştırılmadan film çekilmiş gibi görünüyor. Yan karakterlerin hiç üzerinde düşünülmüş görünmediği filmde Yavuz Özkan da yönetmen olarak bir katkı yaptığını hissettiremiyor.

Dönemin Türk sinemasının içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde filme çok da haksızlık etmemek gerek belki de. Sonuçta ortada farklı bir şey yapma ve bir takım doğru duyarlılıklara dayalı fikirleri ortaya koyabilme çabası var. Zuhal Olcay’ın filmin içinde parlayan oyunculuğu var bir de. Belki onun da en iyi performansı değil burada sergilediği ama Olcay karakterinin sevgi arayışını, hassasiyetini ve duyarlılığını ustalıkla ortaya koyuyor film boyunca. Türk kökenli Macar oyuncu ve önce “Mavi Sürgün” ve sonra da bu film ile Türk sinemasında bir görünüp sonra ortadan kaybolan Can Togay ise Olcay’ın hayli gerisinde kalıyor ama yine de üzerine düşeni yapıyor. Değişen Türkiye’de bir evliliğin anatomisi olarak özetlenebilecek film keşke daha fazla imkânlar ile ve daha profesyonel koşullar altında çekilebilseymiş ama yine de bir göz atmakta yarar olabilir.

Ruba al Prossimo Tuo – Francesco Maselli (1968)

“Suçlulara içelim. Onlar olmasa işsiz kalırdık”

Amerikalı bir polis ile onun yardım etmek zorunda kaldığı hırsızlığa karışan bir İtalyan kızın hikâyesi.

Daha çok 1986 tarihli “Storia D’Amore” ve 1990 tarihli “Il Segreto” filmleri ile tanınan İtalyan yönetmen Francesco Maselli’den macera ve polisiyenin de karıştığı bir romantik komedi. ABD’li oyuncu Rock Hudson’ı da kadrosuna katarak Amerikan pazarında da ilgi toplamayı hedeflemiş olan film Hudson dışında hemen her öğesi ile bir İtalyan filmi ama maalesef hayli zayıf olanlarından. Claudia Cardinale’nin güzelliği ve Rock Hudson’ın yakışıklılığına dayanmayı tercih etmiş görünen film zaman zaman sıkıcı kelimesini hak eden bir tonda ilerliyor hikâyesi boyunca.

Çılgın, tatlı, özgür ve seksi bir İtalyan genç kadın ile ciddi bir Amerikan polisinin hikâyesi olarak başlayan film 60’ların serbest ve uçarı havasından esintiler getirmeye çalışıyor ve hareketli kamera tercihi, kesik ve atlamalı kurgu kullanımı ve hafif oyunculuklar ile farklı bir hava yaratmanın peşine düşüyor ama bu hedefinde ne kadar başarılı olduğunun cevabı pek de tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık. Ennio Morricone’nin müziğinin bile zaman zaman gereğinden fazla baskın göründüğü film 60 ve özellikle 70’li yıllarda çevrilmiş bir Yeşilçam filmini çağrıştırıyor sık sık. Hudson ve Cardinale yerine örneğin Ediz Hun ve Türkan Şoray’ı koyabilirsiniz rahatça ama bir farkı unutmadan; elbette Cardinale filmde erotik poz verme fırsatını hiç kaçırmıyor. Bir villada geçen soygun sahnesinde örneğin, alarmı etkisiz hale getirmek için sıcaklığın aşırı yükseltilmiş olması nedeni ile soyunan ve üzerine serinlemesi için su sıkılan Cardinale yerde kıvranırken ortaya çıkan kötü erotizm bu fırsatçılığın iyi bir örneği. Cardinale ile Hudson arasındaki sevişme sahneleri ise garip kurgusu ve ucuz erotizmi ile dikkat çekiyor. Yeşilçam ile benzerlik denince elbette dış sahnelerde kameraya ve oyunculara bakarken görülen halkı da unutmamak gerek!

ABD, Avusturya ve İtalya’da geçen sahneleri ile ve her ne kadar bir tutarlılık göstermese de dış sahneleri ile şu ya da bu ölçüde bir dinamizm yakalamış bir film karşımızdaki ama bu dinamizm filmin kimi sahnelerinde sıkıcı bir monotonluğa da dönüşebiliyor ne yazık ki. Yine de Cardinale’nin güzelliği ve Hudson’ın zaman zaman durgun oyununa karşılık sevimli ve rolüne hayli yakışan oyunu, serbest kamera kullanımının hikâyeye uygun olduğu zamanlardaki başarısı ve yarattığı nostalji ile kısmen de olsa ilgiyi hak eden bir film. Hikâyesinin zayıflığını boş verip Cardinale’nin yakın plan yüz çekimleri ile idare edilebilecek bir çalışma özetle.

(“A Fine Pair” – “Sevgilimin Tuzağı”)

The Two Jakes – Jack Nicholson (1990)

“Olayları takip edersen, resmi daha iyi görürsün. İçgüdülerini takip edersen, muhtemelen başın derde girer. Yok eğer parayı takip edersen, yüzde doksan gerçeğe daha çok yaklaşırsın”

40’lı yılarda petrole sahip bir arazi üzerinden çatışan güçlerin arasına düşen bir özel dedektifin hikâyesi.

Roman Polanski’nin 1974 tarihli başyapıtı “China Town” filminin devamı. Her iki filmin de senaristi olan Robert Towne bir üçleme olarak düşündüğü hikâyelerinin ilkinde su konusunu, bu filmde ise petrolü ele alırken, sinemaya aktarılma şansı bulamayan üçüncüsünde otoyol ile ortaya çıkan çevre sorununu işlemeyi planlamıştı. Jack Nicholson’ın bu üçüncü ve son yönetmenliği kendi başına ilgi çekici bir film olmayı başarıyor ama kimi kusurları ile “China Town” adlı filmin epey gerisinde kalıyor ve Polanski’nin bir hikâyeye kattığı ve çoğu zaman rahatça kutsallığı ile tarif edebilecek dokunuşunun da ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.

Bir sinema filmini kendi başına ele almayıp şu ya da bu nedenle bir başka film ile kıyaslayarak yargılamak elbette nesnel bir yaklaşım değil ama söz konusu olan başyapıt niteliğindeki bir filmin devamı ise ve aynı baş karakterin hikâyesini anlatıyorsa ister istemez bir karşılaştırmaya başvuruluyor ve “The Two Jakes” filmi de bundan zarar görüyor maalesef. Öncelikle hikâye ilk filmdeki kadar güçlü ve çarpıcı değil ve ilk filmde tanıdığımız dedektif karakterin üzerine yeni bir şey eklenmeyince senaryo zayıf kalıyor ilkine göre. Evet zayıf kalıyor ama Towne ilk filmdeki karakterlere yeni ekledikleri ile iyi ile kötünün çarpışmasını yine de ilgi çekici kılmayı başarıyor bu filmde. Jack Nicholson’ın ilk filmin belki biraz gerisinde kalan oyunculuğunu yine de etkileyici bir şekilde hizmetine sunduğu film dedektif karakterinin ilk filmdeki trajik olayların etkisini hâlâ içinde taşıdığını göstererek hüzünlü bir hava da yaratmayı başarıyor. Geçmişi geride bırakabilmenin “imkânsızlığı” üzerine de dokunaklı sahneleri var filmin ve aşkın ille de olumlu olarak sınıflanamayacak hareketlere neden olabileceğini söylüyor seyredene. Finalde yer alan ve Jack Nicholson’ın dedektif karakteri ile Harvey Keitel’in canlandırırken üzerine düşeni yapmış göründüğü emlakçı karakteri arasındaki sahne de hem her zaman görünenin arkasına bakmak gerektiğini, iyi ile kötü arasındaki çizginin o kadar da kalın olmadığını ve aşkın hayatlarımızdaki pek çok kararımızın arkasındaki en güçlü dürtü olduğunu göstermesi ile senaryonun parlak anlarından birine örnek oluşturuyor.

Filmin ara sıra beliren karanlık havası da filmin artılarından biri ve kimi komedi anları da bu havaya zarar veriyor zaman zaman. Örneğin dedektifin bürosunda dedektif ile Madeleine Stowe tarafından biraz abartılı bir oyunculukla canlandırılan öldürülen adamın karısı arasında geçen sahne fazla gösterişli olması ve hikâyeye bir şey katmaması ile filmin zayıf anlarından birini oluşturuyor. İlk filmde de çalışan Vilmos Zsigmond’un sarı ve kırmızı gibi sıcak renklerden oluşan görüntüleri, zaman zaman meydana gelen depremlerin yarattığı tedirginlik ve Nicholson’ın sık sık dozu kaçsa da (ve dedektifin ağzından anlatılan ucuz dedektiflik romanlarındaki cümleleri fena halde çağrıştırsa da) bize duyurulan ve hikâyeye karakterinin ağzından derinlik katan sözleri filmin karanlık ve bunaltıcı havasını destekliyor. İlk filmde de olduğu gibi burada da hırpalanmaktan kurtulamayan dedektif Jake Gittes’in doğalgaz patlaması ile havaya uçtuğu sahne filmin mizansen olarak en iyi başarılmış anlarından biri ve keşke bunlardan daha çok olsaydı dedirtiyor seyredene.

Hedeflediği kadar karanlık olması, senaryonun ilk filmin havasını devam ettirmek ile yetinmek yerine hikâyeye ve atmosfere yeni boyutlar katması ve ilk filmdeki gibi Nicholson’ın karşısında Faye Dunaway’in kırılgan karakterinin yarattığı gücü taşıyanbir karakterin var olması durumunda rahatça başarılı kelimesinin kullanılabileceği bir eser olurdu bu film. Bu son koşul önemli çünkü senaryo bu kez dedektif ve onun gözünden ve onun referansı ile izlenebilen diğerleri gibi bir ayrım yapmış durumda ve bu da filmin çarpıcılığını eksik kılıyor. Nicholson’ın yönetmenlik becerisi de hikâyeyi doğru ve güçlü bir sinema dili ile karşımıza getirmeye yetmeyince şunu söylemek kaçınılmaz oluyor: Polanski’nin elinden çıksaydı muhtemel bir yeni baş yapıt ile karşı karşıya kalabilirdik.

(“Dedektif Jake”)

Svet-Ake – Aktan Arym Kubat (2010)

“Hangi yasa başkanın oğlu ülkeyi yönetebilir diyor? Hangi yasa başkanın karısı ülkeyi yönetebilir diyor?”

Sovyetlerin çöküşü sonrası Kırgizistan’da ekonomik ve sosyal sıkıntılar yaşayan köyünün halkına kaçak elektrik kullanımında yardımcı olan bir adamın hikâyesi.

Kırgız yönetmen Aktan Arym Kubat’tan senaryosunu da yazıp başrolünde oynadığı bir film. Bir düzeni yitirip henüz başka bir düzene geçememiş ve tam da deyimin kendisini hak edercesine Araf’ta kalmış bir toplumda geçen hikâyede yönetmen biraz naif hikâyesi ile derdini anlatmakta yeterince başarılı olamamış görünüyor. Modern zamanların Prometheus’unun ateşi (burada ışığı) çalıp insanlara armağan etmeye çalışırken modern zamanların Zeus’undan gelen azap ile karşı karşıya kalmasını anlatan bu film hikâyesinin zayıflığının sıkıntısını taşıyor temel olarak.

Geleneksel yaşamdan uzaklaşmaya başlayan bir toplumda değişen düzen ve ülkenin yeni ekonomik sistemi filmde Çinli girişimciler ve sık sık değinilen bir gerçek olan Kırgızların çalışmak için Rusya ve Kazakistan’a gitmeleri ile hatırlatılıyor hikâye boyunca. Televizyon görüntülerindeki halk gösterileri, radyodan dinlenen protestocuların konuşmaları veya bir sahnede görüntüye gelen kızıl bayraklı göstericiler ülkede bir şeylerin olduğunu hissettiriyor ama film Çinli girişimcilere satmak için köylülerin topraklarına el koymaya çalışan yeni zengin sınıfın temsilcisi dışında bu konuların çok da üzerine gitmiyor. Belki sinemasal açıdan değil ama dile getirmeye çalıştığı açısından, “yurt” adı verilen büyük çadırda Çinliler için düzenlenen gösteri filmin bu anlatmak istediklerinin en çarpıcı sembolü oluyor. Yeni zengin adamın modern arabası ile köprü üzerinde ineklerin arasında kaldığı sahne bir yandan modern dünya ile eski dünyayı karşı karşıya getirirken asıl olarak toplumun içinde yayılmaya başlayan yeni düzenin de metaforu oluyor adeta.

Filmin anlatmak istediklerini nasıl anlattığı ise bir parça sıkıntılı görünüyor. Senaryo yönetmenin kendisinin canlandırdığı baş karakterinin sıcaklığına ve sevimliliğine fazlası ile sığınırken onun etrafta olan bitenlerle ilişkisini sadece uzak duran bir gözleyicilik ve dinleyicilik ile sınırlı tutuyor. Yukarıda bahsettiğim yurt sahnesi buna film boyunca istisna oluşturan tek sahne. Bunun dışında film zaman zaman monotonluğa veya senaryoya dönüşmemiş bir sinopsisin görüntülenmesi havasını taşıyor ve bu da filme zarar veriyor elbette. Finalin sertliğinin filmin genel havası ile hayli uyumsuz göründüğünü de belirtmek gerek. Filmin en güçlü yanlarından biri olan görselliği ise hikâyenin zayıflığının gölgesinde kalıyor sık sık. Yine de filmin kendisini çekici kılan artıları da öne çıkıyor zaman zaman. Başta Aktan Arym Kubat’ın oyunculuğu olmak üzere özellikle amatör oyuncuların sıcaklığı, senaryonun kimi önemli zayıf yanlarına karşın doğal karakterleri ve diyalogları ile arka plandaki bazı önemli konulara karşı didaktik olmayan bir yaklaşım taşıması ve içinde bulunduğu koşullara rağmen ortak yaşam, paylaşma ve sevme duygularını korumaya çalışan bir karakter üzerinden bir umut ışığı hissetirme çabası filmi seyre değer kılabilir. Tüm bunlar daha güçlü bir sinema ile dile getirilebilse çarpıcı bir başarı ile karşı karşıya kaldırdık kuşkusuz ama bu hali ile film ortaya çıkardığından çok ortaya çıkarmayı hedeflediği ile daha önemli görünüyor.

(“The Light Thief” – “Işık Hırsızı”)