Good Neighbours – Jacob Tierney (2010)

“Hayatımda hiç bu kadar kötü bir şey görmedim. Televizyonda bile!”

Semtlerinde kol gezen bir seri katilin korkusu altındaki bir apartmanda komşular arasında yaşananların hikâyesi.

Genç Kanadalı yönetmen Jacob Tierney’den bir önceki filmi olan “The Trotsky” adlı çalışmasının gerisinde kalsa da eğlenceli, hafif ve komik bir film. Sık sık Woody Allen’ın “Manhattan Murder Mystery” tarzı filmlerini çağrıştıran filmde yönetmenin kendisi de küçük bir rolde oynarken bir başka Kanadalı genç sinemacı ve “J’ai Tué Ma Mère” adlı ilk yönetmenlik denemesi ile dünya sinemasına çarpıcı bir giriş yapan Xavier Dolan’a da rol vermiş. Bu gençlik dayanışmasının da vurguladığı bu uçarı tarzlı genç film seyre değer bir çalışma ama kimi kusurlardan da kurtulamamış görünüyor.

1995’te Quebec’in bağımsızlığı ile ilgili referandumun yapıldığı günlerde geçen film hem bu konu üzerinden hem de Kanada’nın Frankofon bölgesine yerleşmiş/yerleşen Anglo-Sakson kökenli karakterler üzerinden Kanadalı olmak üzerine ince değinmeleri de olan bir çalışma ama filmin odak noktası bununla hemen hiç ilgili değil. Modern dünyada bir apartmanda bir yandan ortak bir yandan da tamamen bağımsız hayat süren insanların komşuluk ilişkileri eski günlerden çok farklı elbette. Hikâyedeki komşular arasındaki ilişkiler üzerinden belki de film bize Kanada’nın da hem iç içe hem de birbirinden izole hayatlar süren insanların ülkesi olduğunu söylemeye çalışıyor ama bu mesajın, eğer böyle bir mesaj var ise, epey soluk kaldığını söylemek gerek.

Filmin türünü en iyi özetleyen ifade muhtemelen kara komedi ve film bu türün gereklerini de yerine getiriyor ama kimi kara yanlarının epey sert olduğunu söylemek gerek. Örneğin bir cinayet sahnesindeki boğaz kesme veya tecavüz(!) görüntüsünün gereksiz bir sertliğe sahip olduğu ve yarattığı rahatsızlık nedeni ile komedi havasına da zarar verdiği rahatça söylenebilir. Poe’nun gerçeküstü öğeleri olmayan hikâyelerinin havasını taşıyan filmin finali ile de genel olarak hissettirdiği yaratıcı, zeki ve farklı havanın dışında bir seçim yaptığı da ilave edilebilir kusurlarının arasına. Başrol oyuncularının üzerlerine düşeni yaptığı filmde sanki bundan fazlası da onlardan beklenmemiş gibi bir tarzı var filmin. Hafifliğe ama arada gereksiz sertliğe başvurmuş bir hafifliğe film kendini gereğinden fazla kaptırmış görünüyor çünkü. Üç baş karakterden Victor filmin taşıdığı Woody Allen havasının en bariz göstergelerinden biri. Özellikle seri katille ilgili planı veya tüm film boyunca sergilediği vücut dili ya da kimi diyalogları ile Allen’In filmlerinde kendisinin canlandırdığı karakterlerden birini getiriyor karşımıza adeta.

Hikâyesinin kimi eski gerilim romanlarındaki havasını da vurgulamak gerek. Hani bazı eski romanlarda bir giriş sahnesi vardır; hemen çoğunlukla aristokrat kökenli insanlar (ve çoğunlukla sadece erkekler çünkü anlatılacak olanlar kadınlar için fazlası ile korkutucudur) soğuk bir kış gecesinde bir şömine etrafında toplanırlar ve içlerinden birisi bir korku hikâyesi anlatır. İşte film mizansen anlayışı ve tarzı ile bu havayı taşırken anlatılan da o hikâyelerin kara komedi versiyonu sanki. Hem pop hem gerilim öğeleri ile hayli çekici olan müziğini de hikâyesini anlatmak için başarı ile kullanan film özellikle kedi severlerin de hoşuna gitme potansiyeline sahip, özellikle de Balthazar adlı “karakteri” ile.

Kadının iki erkek ile ayrı ayrı plan yaptığı sahne, biri işlediği cinayetten dönen diğeri yeni bir cinayete giden iki karakterin karşılaştığı sevimli bir absürtlük içeren bölüm ve başta Victor olmak üzere pek çok sevimli karakteri ve anı ile eğlendireceği açık ama çarpıcılıkta eksik kalmış film sevimliliği ile yine de kendisini beğendirecektir. Daha iyi bir final, daha bütüne yayılmış eğlence ve eksikliği hissedilen kreşendo anlarının varlığı ile bir kült olabilecekken, bunu ıskalamış olsa da keyifli bir film özet olarak.

(“Canım Komşularım”)

Kings of the Sun – J. Lee Thompson (1963)

“Tanrılarımız ölmemizi değil, onurlu, güçlü ve dürüst bir yaşam sürmemizi istiyor”

İstilacılardan kaçan Maya kralının maiyeti ile birlikte yerleştiği topraklardaki yerli kabilenin reisi arasındaki çatışmadan dostluğa uzanan ilişkinin hikâyesi.

1962 tarihli “Taras Bulba” filminden hemen sonra yönetmen J. Lee Thompson ve Yul Brynner bir kez daha eski bir uygarlığın ve egzotik bir hikâyenin peşinde. İlk filmdeki Tony Curtis’in yerini başka bir jön, George Chakiris almış bu kez. Egzotik bir hikâye anlatıp da egzotizm içinde boğulmamayı ve seyircisini de boğmamayı başaran film belki türünün klasikleri arasına giremiyor ki bunun epey bir nedeni var ama yine de kendini izletmeyi başarıyor.

Senaryoya göre uygarlıkta hayli ilerlemiş ama inançlarında epey ilkel bir toplum Maya krallığı. Babasının ölümü ile krallığı devralan genç, cesur ama deneyimsiz yeni Maya kralının yerleştiği yeni toprakların asıl sahibi olan cesur ve tecrübeli yerli şefle olan mücadelesini anlatan film aslında en az onun kadar bir başka konuyu daha öne çıkarıyor. Yeni Maya kralının nerede ise seküler denebilecek yaklaşımı ve bilimsel bakışı ile rahip sınıfının fanatizmi arasındaki çatışma da film boyunca sık sık karşımıza geliyor. Sürekli tanrılara kurban verme peşindeki baş rahip ile sulama, tarım ve barış gibi daha dünyevi dertler peşinde olan kral arasındaki bu çekişmede film kralın yanında taraf tutuyor açıkça. Bunu filmin artı yanına yazalım ama ikisi de akılcı bir tavrın ve barışın peşinde görünen iki liderin bir kadın için kapışmalarını filmin yaratıcılarının filme hikâyenin pek de ihtiyacı varmış görünmeyen bir aşk boyutu katma çabasının gereksiz bir sonucu olduğunu da söylemek gerek. Chakiris’in filmden sonra herkesin diline düşmüş bir 1960’lar saç modeli içinde yetersiz kaldığı filmde Brynner en iyi oyunlarından birini vermese de hikâyeye uygun fiziğinin avantajını kullanmayı başarıyor. Hikâyenin asıl kahramanı Chakiris gibi görünse de Brynner’in karakteri senaryonun kendisine çizdiği profil ile sık sık öne çıkıyor film boyunca. Sanatçının oldukça maskülen bir manken eda ile yürüdüğü kimi sahneler Brynner’in bu konuda epey pratik yaptığını da gösteriyor açıkçası.

İstiladan kaçarak sonradan ABD topraklarına dönüşecek bir yere yerleşen ve buranın yerlileri ile ortak bir uygarlığın temelini atan insanların bugün nerede olduklarının cevabını vermesini bekleyeceğimiz bir film değil elbet karşımızdaki ama yine de düşünmeden edemiyor insan, bu insanların sonradan nasıl bir kıyıma uğrayacaklarını. Elmer Bernstein’in gösterişli ve filmin hemen her anının altını çizen müziği kendi başına epey etkileyici ama bu yoğun kullanım günümüz anlayışının da epey uzağında. Başta filmin sonundaki savaş sahnesi olmak üzere binlerce figüranın rol almış göründüğü sahnelerde yönetmen Thompson üzerine düşeni yapıyor ve filmini aksiyon meraklısının da ilgi alanına sokmayı başarıyor. Her ne kadar gereksiz görünse de duygusal sahnelerde ve iki güçlü adam arasında kalan kadının dramını aktarmakta da epey başarılı bir film karşımızdaki. Thompson ile birlikte görüntü yönetmeni Joseph MacDonald’ı da takdir etmek gerek. Kendisi hakkında verilen kararı anladığı sahnede Yul Brynner’in ölüme yaklaştığının altını çizen ve tüm yüzünü gölgede bırakarak adeta başsız vücudunu gösteren sahne veya kadının Yul Brynner’in suçlamalarını dinlerken karanlıkta kalan yüzünde sadece gözlerinin aydınlatılması filmin ışığın kullanımı konusunda da hayli özenli olduğunun göstergeleri.

Chakiris’in rolüne oturmaması, kimi oyuncuların hayli garip duran perukları, kendi başlarına başarılı ama birbirine yeterince iyi bağlanamamış bazı sahneleri ve Brynner ile kadın arasındaki yakınlık gibi gelişimi yeterince iyi anlatılmayan yan hikâyeleri ile film çarpıcı bir klasik olmayı başaramıyor ama egzotizmi sömürmeden egzotik olmayı başarmış, akıl ve barışı öne çıkaran ve profesyonelliği yerinde bir filmden keyif almaya engel olmamalı bu durum.

(“Güneşin Kralları”)

Teza – Haile Gerima (2008)

“Bu ağaç hayatımın bir özeti: Bir tarafı kökleri ile tutunmuş, diğer yanı çökmüş ve çürümekte”

Bir Etiyopyalı doktor üzerinden anlatılan ülkesinin baskı, savaş ve geri kalmışlık hikâyesi.

ABD’de yaşayan Etiyopyalı yönetmen Haile Gerima’nın ülkesini, genel olarak tüm Afrika kıtasını ve siyah derili insanları anlatan filmlerinden biri. 70’li yıllardan başlayarak 80’li yılların sonuna kadar uzanan hikâyede ülkesinin baskı, savaş, katliam ve açlıklarla dolu tarihinin bir özetini yapmış senaryosunu da yazdığı filmde yönetmen Gerima. Filmin asıl ilgi çeken yanı belki de bir ülkenin hikâyesini anlatmaktan çok bir entelektüelin (ve genel olarak tüm entelektüellerin) savunduğu değerler ile gerçekler, peşinde koştuğu devrim ile devrimin sonuçları arasında sıkışıp kalmışlığına odaklanması ve filmi önemli kılan da daha çok bu yanı olmuş.

Sırası ile imparatorluk, İtalyan işgali, imparatorluk, Sovyetler Birliği güdümlü bir cunta ve hayli sancılı bir demokrasi deneyimi yaşayan bir ülkenin tarihinde filmin odaklanabileceği epey konu olsa gerek. Film geriye dönüşlerle 70’lerde imparatorluğun son günlerinde Almanya’da sürgünde olan öğrencilerin ülkelerinde bir devrim yapma hayallerinden bu devrimin askeri bir cuntanın yönetimi ile sonuçlanmasından sonraki hayal kırıklıklarına uzanan hikâyelerini seçmiş kendisine. İlkel gelenekler, inançlar, baskıcı yönetimler ve sefaletlerle iç içe yaşayan bir toplumu değiştirebilmek inancı ile yola çıkan entelektüellerin veya daha doğru bir deyişle entelektüel bir neslin uğrunda çaba harcadıkları halkın kendisi tarafından ret edilmeleri ve hatta yok edilmeleri dünya tarihindeki entelektüel-halk çatışmasının da örneklerinden birini oluşturuyor hikâye boyunca. Devrimi hayal etmek ve sonrası üzerine bir eser olarak da nitelenebilecek film kimi politik tartışmalardan ırkçılığa, kişisel dramlardan inançlara kadar pek çok başlığı da konu ediniyor kendisine uzun süresi boyunca. Bu farklı başlıkları genel olarak dengeli bir biçimde ele aldığı ve hemen her anında ilgiyi ayakta tuttuğu söylenebilir filmin ama aksayan birkaç yanı da var. Öncelikle filmin kahramanın köyünde geçen kimi sahnelerinin filme çok da bir şey katmadığını ve kurguda rahatça çıkarılabilir olduğunu söylemek mümkün. Seyirciye tekrar duygusu vermekten öteye geçemeyen bu sahnelerin yanısıra bazı bölümlerin de yeterince yaratıcı olmadığını eklemek gerek. Örneğin kahramanın yaşadığı travmaların etkisini yaşadığı anlar biraz vasat görünüyor filmin bütünü ile karşılaştırıldığında. Hayli başarılı bir müzik ile birlikte filmin etkili bir görüntü çalışması da var. Afrika’da geçen sahneleri olan bir filmin olmazsa olmaz kareleri olan batan/doğan güneş görüntüleri burada da yerini almış ama bu kaçışı yok görünen (!) kareler bir yana bırakılırsa özellikle Afrika bölümlerinde renk ve ışık tercihlerinin filme çok katkısı olduğu söylenebilir.

Komünist cunta idaresi altındaki özeleştiri bölümü, kısa ama etkileyici suikast sahnesi ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra kahramanımızın ırkçıların saldırısına uğradığı bölüm yönetmenin başarı ile kotardığı kimi anların en çarpıcı örnekleri. Başta Araba E. Johnston Arthur olmak üzere kimi oyuncuların zayıf performanslarının da dikkat çektiği filmde baş roldeki Aaron Arefe yeterli ama çarpıcı olmayan bir oyunculuk vermiş. Özetle dikatik olmayan yaklaşımı, geniş bir konu yelpazesini başarı ile toparlamış olması ama hepsinden de öte demokrasi ve uygarlık kriterlerinde hayli geride kalmış bir ülkenin aydını olmanın sert ve yıldırıcı gerçekleri üzerine gösterdikleri ile ilgiye değer bir film.

Ali’nin Sekiz Günü – Cemal Şan (2009)

“Ben kör oldum ışığınla, seninle… Seninle ben kör oldum”

Kendi halinde ve yalnız bir adamın mahallesine taşınan bir genç kıza duyduğu karşılıksız tutkusunun hikâyesi.

Cemal Şan’ın “Zeynep’in Sekiz Günü” ile başlayıp “Dilber’in Sekiz Günü” ile devam eden üçlemesinin son filmi. Yönetmenin ifadesi ile aşk üzerine bir üçlemenin parçası olan bu filmlerden ilki kalbi, ikincisi ruhu ve bu üçüncüsü ise aklı temsil ediyor. Hayli kısa sürede ve düşük bir bütçe ile çekilen filmin anlaşılabilir ve aslında hikâyeye de uygun bir minimalist havası var ama aşırı tekrarları ile yoran kayan kamera hareketleri ve sessizlik anları, ve amacını unutturacak denli bir absürt havaya ulaşan uzun bir diyalog sahnesi ile hedeflediği etkiye ulaşmakta yetersiz kalıyor.

Kahramanımızın bakkalına gelen bir adamın dakikalarca süren monologu sanki senaryoyu da yazan yönetmenin kafasındaki her şeyi içine boca ettiği bir yalnızlık ve anlaşılmamak tiradı. Ali’den tutkuyla bağlandığı kıza ve bu tiradın sahibi adama herkesin ağladığı filmde bu uzun monolog maalesef etkileyici olmanın hayli uzağına ve ille de bir isim koymak gerekirse garipliğin içine düşüyor. Kahramanımızın belki de “kendisi veya kendi geleceği” ile yüzleştiğini anlatmayı hedefleyen bu sahne mizanseni, oyunculuğu ve genel olarak tüm öğeleri ile bir edebi metnin içinde belki yadırganmayabilecek cümleleri sinemalaştırmakta hayli yetersiz kalmış görünüyor. Öyle ki Serdar Orçin’in filmin en büyük artısı olan çok başarılı oyunculuğu ile şaşkınlık ve korku içinde izlemesi gibi seyirci de bu adama garip bir anı izler gibi yaklaşacaktır muhtemelen. Yönetmenin sık sık başvurduğu küçük bakkal dükkanının içindeki kaydırma hareketleri o küçük mekanda bile Ali’nin koca yalnızlığını vurgulama becerisine sahip ve doğru bir tercih ama sürekli tekrarlanan bu hareket hem bu tercihi rutinleştiriyor hem de bir süre sonra seyredende “yine mi!” tepkisini doğurmaya aday.

Zaman zaman görüntüye gelen Hasan Ali Toptaş’ın kitabının filmin kahramanı ile bir ilişkisini kurmak zor ve Türk edebiyatının geç keşfedilen bu postmodern yazarı ile Haliç’teki pelikan imgesi gibi fantastik anları ilişkilendirmek de pek mümkün görünmüyor. Senaryonun bir başkasına tutku ile bağlanmış bir genç kıza tutku ile bağlanmış bir yalnız adamın hikâyesi olarak da kimi eksiklikleri var. “Uzaktan bakınca her şey daha detaylı görünür” cümlesindeki gibi yanlış kelimeler ile kurulmuş kimi cümlelerin de örneği olduğu ve bir zamanlar “entel” Türk sinemasında hayli yaygın olan felsefi cümleler kurma hastalığının izlerini taşıyan bir senaryonun filmin asıl odaklanması gereken noktaya, basit ve keskin bir gerçekçiliğe, ciddi bir zarar verdiği çok açık. Ali’ye hayatını kesintisiz bir çekimle anlatan kızın sahnesi “Masumiyet” filminde Haluk Bilginer’in piknikteki uzun konuşmasından hayli ilham almış olduğunu ama hem oyunculuk açısından hem de söylenen sözler açısından onun epey gerisinde kaldığını söylemek gerek. Ufuk Bayraktar’ın artık sadece o düşünülerek yazılmış gibi görünen ve defarlarca tekrarlamak zorunda kaldığı bir rolde aksamadığını söylemek mümkün ama filmin asıl yıldızı elbette Serdar Orçin. Sustuğu anlarda, boşluğa daldığında, korktuğunda, kırıldığında veya hayret ettiğinde seyirciyi kendi yanına çekmeyi başarıyor ve öyle ki filmin sonunda onun sokakta katıla katıla ağlamasına bırakın duyarsız kalmayı eşlik etmemek bile katı bir yürek gerektiriyor.

İstanbul’un geçmişin izlerini hayli tahrip olmuş bir şekilde taşıyan arka sokaklarında geçen sahneleri ile kimi zaman etkileyici bir görselliğe ulaşan filmin müziği de dikkat çekiyor ama senaryodaki aksamalar, genç kız ve onun sevip sevip terkeden maço sevgilisi gibi klişelere yaklaşan karakterleri veya televizyon dizilerinin alamet-i farikası olan sahne geçişlerinde İstanbul görüntülerini araya sokmak gibi tercihleri ile iyi niyetli ama hedefine uzak düşen bir çalışma. Bol aksiyon az düşünce modasına inat ve eğlendirme ve vakit geçirme amaçlı yüzeyselliklere inat bir sinema eseri yaratma düşüncesi tartışılmaz bir şekilde desteklenmesi gereken bir yaklaşım elbette ama bunun için yola çıkıldığında ulaşılan noktanın da tüm ayrılmaz öğeleri ile sinemasal bir güce sahip olması gerekiyor ki filmin zayıf noktası da burası. Yine de yitirdiğimiz değerleri, etrafımızı saran kötülükleri, acımasızlıkları ve yalnızlıkları anlatan bir filmi görmekte yarar var.