Buick Riviera – Goran Rusinovic (2009)

“Biz o pis Amerikalılar gibi değiliz, memleketlimizi görünce elimizi uzatırız”

Amerika’da karşılaşan biri Boşnak biri Sırp iki adamın savaşı bu topraklarda da sürdürmesinin hikâyesi.

Hırvat yönetmen Goran Rusinovic’in uzun aralıklarla çektiği filmlerden üçüncüsü, 90’lı yıllarda Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan trajedinin izini bu trajedinin çok uzağındaki bir ülkede iki adam üzerinden süren bir çalışma. Bosna doğumlu Hırvat asıllı yazar Milijenko Jergović’in romanından uyarlanan ve yazarın da senaryosuna katkıda bulunduğu film gerçek savaşın yaşandığı topraklardaki görüntüleri gerçeküstücü veya fantastik bir tarzda geriye dönüşlerle verirken yıllar sonra ABD topraklarındaki sanal savaşı oyuncuların ve hikâyenin gücüne dayanarak yüreğe dokunacak bir alçak gönüllülük ve kimi zaman müthiş kelimesini hak edecek bir görsellikle sergiliyor.

Modern zamanlarda Avrupa’da yaşanan ve etkisinin tüm sıcaklığını hâlâ koruyan bir savaşı, özellikle de bu savaşın taraflarından birinde yer almışsanız, anlatmak bir yandan çok kolay ama bir yandan da çok zor olsa gerek. Kolay çünkü tanıklığınız hikâyeyi oluşturmakta, gerçekçi bir tonu yakalamakta çok yardımcı olacaktır ama öte yandan bu kadar sıcak bir konuyu bir sanatçı duyarlılığı ve objektifliğinin gereği olarak bir adım geriye çekilip resmetmek zor. Film iki adam üzerinden savaşın bitmediğini veya bitemediğini, farklı karakterlerdeki bu iki insanın aynı noktada kilitlenip kaldıklarını zaman zaman hayli yüreğe dokunan bir biçimde aktarıyor seyredene. Bosnalı müslümanlardan biri olan Hasan trajediden kaçışı filme de adını veren arabasının içinde bulmuş gibi. Hâlâ bir çeşit hayalet gibi sürdürdüğü hayatında kendini rahat hissettiği nadir anlar arabası ile ilgilendiği ve onunla çıktığı yolcuklarla geçen zamanlar. Filmin açılışında yönetmen arabasının üzerinde biriken karı temizleyen Hasan’ı arabanın içinden yapılan bir çekimle ve nerede ise arabanın gözü aracılığı ile gösteriyor bize ve böylece hem arabanın filmdeki rolünü vurguluyor hem de seyirciye adını koymadığı bir tedirginliğin de ilk işaretini veriyor. Slavko Stimac tarafından sakin ama çok güçlü bir oyunculukla canlandırılan Hasan yaşadığı trajedinin izlerini içinde tüm sıcaklığı ile yaşarken sık sık görüntüye gelen geçmişteki anıları bir yeri terk etmenin o yerle ilgili anıları geride bırakmaya yetmediğini söylüyor bize. Hasan’ın sessizliği ile tam bir zıtlık içinde olan ve Leon Lucev’in dinamik ve yine çok güçlü bir oyunculukla karşımıza getirdiği Sırp karakter Vuko da Hasan gibi trajediden kaçmak için ABD’ye gelen ve yine o korkunç felaketi içinden atamayan bir adam. İki karakterin çatışması ve sahiplenme kavgası paralel olarak hem Hasan’ın eşi üzerinden hem de araba üzerinden yürüyor ve filmin finaline damgasını vuran da arabanın kendisi oluyor. Bireysel trajedilerini çözemeyen ve filmin de çözebilecekleri yolunda bir umut vermediği iki adam savaşı yeni ülkelerinin toprakları üzerinde de devam ettirerek adeta insanoğlunun geleceği ile ilgili olumsuz bir manifestoya da imza atıyorlar.

Eski pasaportunu koruyan ve örneğin eski ülkesinin parasını hâlâ cüzdanında saklayacak kadar geçmişte kalan Hasan ile Amerika’ya daha kolay uyum sağlamış görünen Vuko’nun seçtiği direnme biçimleri ne kadar farklı olursa olsun, film ikisinin de bir çıkmaz içinde olduğunu söylüyor. Geniş Amerikan topraklarının sonsuza kadar uzanırmış gibi görünen yollarını sık sık görüntüye getiren film bu anları ile karakterlerinin sonsuz bir boşlukta kaybolmuşluğunun görsel olarak da altını çiziyor. Yönetmenle birlikte görüntü yönetmeni Igor Martinovic’i de alkışlamak gerekiyor filmdeki başarısı için. Tüm dış mekan çekimlerinde her bir karenin özenle “yaratıldığı” çok açık. Evet yaratma kelimesini kullanmak gerekiyor çünkü bu anlardaki her bir kare, çekim açılarından renklere, neyin çerçevenin içine girdiğinden neyin dışında kaldığına kadar üzerinde tek tek düşünülmüş havasını taşıyor. Özellikle geniş plan çekimlerde Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerindekine benzer fotoğrafik öğeleri aynen bulmak mümkün. Bu özen bir parça fazla görünebilir belki ama film anlattığı karakterlerini bir yandan evrensel bir konunun, nefretin, sembolleri olarak kullanarak ve diğer yandan da onları özellikle ıssız mekanlarda gösterme tercihi ile içinde bulundukları hayattan sıyırarak “normalin” ötesine taşıyor ve işte bu görüntü tercihleri de bu sembolizmin ve soyutlanmanın anlatımı için doğru bir yöntem olarak görünüyor.

Bir yol filmi karşımızdaki; hem tüm o uzun ve ıssız yolları ile hem de kahramanlarının değişmek için çıktıkları ama hiç bitmeyecek ve hedefine varamayacak gibi görünen yolcukları ile film bir kaçışı, arayışı ve özetle yola düşüşü anlatıyor. Yine de klasik bir yol filminin aksine kahramanlarının değişiminden, gelişiminden söz etmek pek mümkün değil burada. Bu yolculuk tam tersine dışarıya doğru değil içeriye doğru yapılan bir yolculuk ve yolun sonunda da bulunan kendisinden kaçınılan şey oluyor; nefret karakterlerin doğasının bir parçası olmuş çünkü.

Filmin Hasan’ın eşi rolündeki kadını belki iki karakterin çatışmasının objesi olarak belki doğulu dünyayı anlayamayan bir batılının sembolü olarak kullanmak gibi bir amacı olmuş ama yine de zaman zaman film iki kişilik dünya ile kısıtlasaymış çerçevesini, daha iyi olur muydu diye düşünmek mümkün ve hikâyenin karakterlerini sembolü oldukları insanlar ile sınırladığı ve yeterince açıklayıcı olmadığı da ilave edilebilir bu eleştiriye. Tüm bunlar bir yana, film kabuk bağlamamış bir yarayı sargıları açarak gösteriyor bize ve çarpıcı görselliği ile hikâyesini belki fazla özenli ama kesinlikle başarılı bir biçimde anlatıyor. Görülmeli.

The Secret Invasion – Roger Corman (1964)

“İnsanoğlu hemcinsine acı çektirmekte bir deha olduğunu tarih boyunca pek çok kez kanıtlamıştır”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Hırvatistan’da alıkoyduğu bir İtalyan generali kaçırmak için Dubrovnik’e sızan ve katil ve hırsızlardan oluşan bir ekibin hikâyesi.

Düşük bütçeli “B sınıfı” filmleri ile tanınan yönetmen Roger Corman’dan bir savaş filmi. Yönetmenin muhtemelen kullandığı en büyük bütçe ile çekilen film yine de ana akım sinemanın savaş filmleri ile kıyaslandığında ucuz görünen ve oyunculukların da işte yine bu tür filmlerde olduğu üzere pek de kayda değer olmadığı bir çalışma. Baş rolünde Stewart Granger’in olduğu bir filmden oyunculuk anlamında çok bir şey beklememek gerek elbette. Film Corman’ın kültleşen filmlerinin arasına giremese de yine de onun izlerini taşıdığı açık olan bir eser.

Karşımızdaki film Corman’ın “House of Usher” veya “Tales of Terror” gibi çalışmalarının havasından uzak olsa da 1967’de çekilen “The Dirty Dozen” adlı filmden üç yıl önce suçlulardan oluşan bir ekibi İkinci Dünya Savaşı’nın parçası yaparak öncül bir rol üstleniyor sinema tarihinde. Maket olduğu anlaşılan kimi gemi görüntüleri, bazı kurgu ve devamlılık hataları veya Nazi subayları örneğinde ya da diyaloglarda olduğu gibi kimi klişeler filmin başka bir açıdan ele alınması gerektiğini söylüyor. Bu bir Roger Corman filmi ve tüm bu “gariplikler de” normal karşılanmalı. Aksi takdirde senaryodaki problemlere takılıp filmin tadını çıkaramamak gibi bir sonuca ulaşılır ki bu da filmi iddiasının olmadığı bir alanda eleştirmek anlamına gelir.

Sahneler boyunca süren ve kahramanlarımızın saatleri olmadığı için saniyeleri takip etmek için ve tempoyu ayarlamaya yönelik olarak parmak şıklatmaları (veya farklı tempo tutma hareketleri yapmaları) ve bunu konuşurken ve hatta birini öldürürken yapmaları tam da bir Corman filminden beklenecek bir sahne. Bir yandan uygulayacakları planı anlatırken diğer yandan da parmaklarını şıklatan Raf Vallone’nin görüntüsü eğer gereğinden fazla ciddiye alınırsa güldürebilen ama bu ciddiyet bir kenara bırakılırsa eğlendirebilen kimi sahnelerine de örnek teşkil ediyor filmin.

Bir bebeğin aşırı trajik ölümü, iyi kotarılmış görünen kimi çarpışma sahneleri, sayıları hayli fazla figüranların varlığı ile etkileyici savaş kareleri ve elbette finalde cesetler ile dolu bir caddede elindeki silahı yere fırlatarak yürüyen Vallone ile verilen ve bir savaş filminde alışık olunmayan barış mesajı ile film, Dubrovnik’in kalesinden sokaklarına başarılı mekan kullanımı ile de dikkat çekiyor. Karakterlerin pek de işlenmiş görünmediği filmde en iyi oyunculuk performansı Henry Silva’dan geliyor sert ve soğuk suikastçi rolü ile. Tam olarak ne olması gerektiğine çok iyi karar verememiş görünen film Balkan’ların partizanlarına gösterdiği olumlu yaklaşım ile de dikkati çekiyor. Özetle bir Roger Corman filmi bu ve onun en iyilerinden değil belki ama sinema tarihinde kendine has bir yeri olan bir yönetmenin hangisi olursa olsun tüm filmleri şu ya da bu ölçüde bir ilgiyi hak eder.

(“Gizli İstila”)

Howl – Rob Epstein / Jeffrey Friedman (2010)

“Geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yük vagonlarında yük vagonlarında yük vagonlarında sigaralarını yakanlar”

Beat kuşağının ünlü şairi Allen Gingsberg’in onun en ünlü şiiri ve filme de adını veren “Howl” adlı eseri üzerinden anlatılan hayat hikâyesi.

Rob Epstein ve Jeffrey Friedman ikilisinin birlikte yönettiği film yapıtlarının tümü müstehcenlik suçlaması ile karşılaşan ABD’li şair Gingsberg’in hayatını ve sanatını, onunla yapılmış bir belgesel çekimin canlandırıldığı bir bölüm, “Howl” adlı şiirinin yargılandığı duruşmanın tutanaklarınden birebir aktarılmış bir başka bölüm, sanatçının hayatından kimi anları aktaran siyah-beyaz kurgu sahneleri ve şiirin şairi canlandıran James Franco’nun sesinden aktarıldığı animasyon bölümleri ile anlatıyor seyirciye.

Epstein ve Friedman ikilisi bir kısmını birlikte çektikleri belgesel filmlerde ağırlıklı olarak “marjinal” kesimlerin ve özellikle de eşcinsellerin dünyasına ve eşcinselliğe odaklanmışlardı. Birlikte çektikleri bu ilk uzun metrajlı sinema filminde de yine bir eşcinsel şairi konu edinmişler ve ortaya çarpıcı, değişik ve bir parça karışık bir eser koymuşlar. “Bane ne şok tedavisi yapıldı ne de terapi çünkü doktora heteroseksüel olacağıma söz vermiştim” cümlesi ile hayatının eserlerine de yansıyan yönünün çarpıcı bir özetini yapan şairin bugün bir edebi klasik olarak takdir gören “Howl” şiirinin görsel karşılığını üretmek ile sanatçının sanat anlayışının ve hayat ile ilgili algılarının sinemasal karşılığını üretmek arasında gidip gelen filmin bir de mahkeme salonunda geçen ve klasik sinemaya epey yakın duran bölümleri var. Şiiri resimlendiren ve “The Wall” ve “Vals im Bashir – Waltz with Bashir” fimlerinin tarzından epey ilham almış görünen animasyon bölümleri kendi başına ele alındığında kesinlikle çarpıcı bir görselliğe sahip. Özellikle şiirin iki numaralı bölümü “Molok” bu animasyon sahnelerde görsel keyfi hayli yüksek bir biçimde karşımıza getiriliyor ve etkilenmemek mümkün değil. Burada temel sorun bu çizgi sahnelerin filmin diğer kısımlarını nerede ise ezip geçen bir görsel baskınlığa ve örneğin mahkeme sahnelerinin klasik sinema anlayışı ile uyumsuz görünen bir zıtlığa sahip olması. Bu sorun bir kenara bırakılırsa animasyonların başarısının tadına çok daha iyi varılabilir gibi görünüyor.

James Franco’nun muhtemelen bugüne kadar verdiği (ve daha büyük bir ihtimal ile de vereceği) en iyi performansını gösterdiği filmde oyuncu özellikle şiiri okuduğu siyah beyaz bölümlerde çok başarılı. Alaycı, öfkeli ve acılı bir şairin kimliğini yüz ifadeleri ile çok etkileyici bir biçimde yansıtıyor bu bölümlerde Franco. Filmin kimi başarılı anlarının da bir kafede (sigara dumanının bir bulut gibi havada asılı durduğu) bu şiirin okunması sırasında gösterilenler olduğunu da belirtmeli. Bu sahnelerde şair kadar şiiri dinleyenlerin de odak noktasında olmasının filmin şair ve şiirine konsantre olan diğer bölümleri ile uyuşmazlık içinde olduğu açık ama yine de o dönemde “komün” odaklı bir yaşam tarzı tutturanların daha sonra kendilerinin sesi olduğunu düşünecekleri bir şiir ile ilk tanışmalarının büyüsünün görüntüler üzerinden bizlere de geçirilebiliyor olması yönetmenlerin takdiri hak ettiğinin en güçlü kanıtlarından biri. Bu bölümdeki dinleyici görüntülerinin “beat” bir havadan çok şıklık dolu bir hava taşıdığı açık ama bunu belki de filmin bir başka ve eleştiriye açık seçimi ile birlikte düşünmek gerekiyor. Gingsberg’i canlandıran Franco’nun sanatçının gerçek görüntüsüne göre fazlası ile “güzel” olmasının da örneğini oluşturduğu bir şıklık tercihi bu.

Sadeliği ile görüntülere sağlam bir zemin oluşturan Carter Burwell imzalı müziğin ve özellikle açılışta yer alan ve anlatılan kültürel yapılanmanın ayrılmaz bir öğesi olan sıkı caz müziğinin örneğinin de katkıda bulunduğu film yönetmenlerin belgesel geçmişinin izlerini taşıyan röportaj bölümü ile de dikkat çekiyor. Burada yönetmenler sanatçı ile yapılmış bir röportajı görselleştirmişler ve kendinizi adeta gerçek görüntülere tanınlık ediyor gibi hissetmenizi sağlamışlar. Amerikan edebiyatının bu büyük isminin “Howl” şiirini hatırlamak veya tanımak için çok iyi bir fırsat olan film bir parça fazla şık olsa da ve bir parça da üslup karmaşası içerse de ilginç bir sinema tecrübesi yaşatmaya aday bir çalışma.

(“Uluma”)

Angèle et Tony – Alix Delaporte (2010)

“İnsan denizi almaz / Deniz insanı alır / Beni de almıştı bir zamanlar / Hatırlıyorum”

Geçmişi karanlık bir genç kadın ile bir balıkçı adamın aşk hikâyesi.

Fransız yönetmen Alix Delaporte’un ilk uzun metrajlı filmi. Bir eleştirmenin deyimi ile “güzel bir kalbi olan küçük bir film”. Yalın anlatımı, gözlemci tavrı ve doğallığı ile dikkat çeken çalışma bir mucizeyi ama gökten gelen değil bizlerin yaratabileceği bir mucizeyi anlatıyor ve popüler sinemanın altını çizen, zorlayarak ikna etmeye çalışan ve gösterişli tarzından hayli uzaklara düşen bir tercih ile seyircinin kalbini kazanıyor. Bittiğinde kahramanlarından ayrı düşeceğiniz için üzüleceğiniz türden bir film.

Sert görünümlü ama yüzünden hiç eksilmeyen bir hüznü ile dolaşan kadında Clotilde Hesme ve sessiz ve dürüst adamda Grégory Hadebois’nin harikalar yarattığı filmde karakterlerin orta ve çalışan sınıftan seçilmiş olması senaryonun en büyük artılarından biri. Balıkçı kasabasındaki hayat, uygulanan ekonomik politikalar nedeni ile polisle çatışan balıkçılar ve kasabada yaşayanların hayatlarının emek üzerine kurulu olmasından kaynaklanan gerçekçi ve doğal görüntüleri filmin sinemada pek az rastladığımız sahicilik duygusunu seyirciye geçirmesini sağlıyor. Finaldeki mucizeye rağmen filmin en küçük bir yapaylık duygusunu bile hissettirmemesi işte bu sahici tavrın sonucu olsa gerek. Kadının adamla, adamın annesi ve kardeşi ile veya tüm kasabalılarla ilişkisinin gelişim çizgisi sonuçta aynı noktaya varsa da film hemen hiçbir anında benzeri bir Amerikan filminin hissettireceği ve anlatılanın bir yapay hikâye olduğunu düşünmekten kaynaklanan rahatsızlığı geçirmiyor seyredene. Tüm bu doğallıkta elbette iki baş oyuncusunun ve onlara eşlik eden başta anne rolündeki Evelyne Didi ve kardeş rolündeki Jérôme Huguet olmak üzere tüm kadronun da ciddi bir payı var. Kadının içinde bulunduğu ruh halinin sembolü gibi görünen bisiklet ile yaptığı yolculuklarda, örneğin mutsuzken bisikletinin yalpalaması, buna karşılık mutlu olduğunda bisikleti ile kayar gibi hareket etmesi gibi kimi sembolik anlatımlar da bu doğallığı bozmuyor.

Herhangi bir ilişkinin veya daha özelde bir aşk ilişkisinin doğal seyrini anlatmaya soyunan film sinemaya da en benzersiz temiz yüreklerden birini armağan ediyor erkek kahramanı ile. Bu başlangıçta soğuk görünen iri adamın, kalbinin temizliği, hoşgörüsü ve her türlü çıkardan uzak sevgisi filmin mucizesinin de mimarı olurken örneğin annesinin baştaki katılığı ile simgelenen ön yargıların insanlara neler kaybettirebileceğini gösteriyor. Kahramanlarını ticari pek çok filmin aksine süslemeyen bir film karşımızdaki. Ne zenginlik, ne çarpıcı güzellikler, ne bir takım özel yetenekler ne de erotizmden aksiyona etkileme garantisi olan öğeler var bu filmde. Gerçek bir emekçi dünyanın sinemanın favorisi olan beyaz yakalıların dünyasından ne kadar farklı ve asıl olduğunu hatırlatan bir film kesinlikle saygıyı hak eder ama bu film bundan da önce sevgiyi hak ediyor sanırım. Finalde deniz kıyısında geçen sahne başta olmak üzere etkileyici anlara sahip olan eser denizde kaybolan babanın (umutsuzca) aranması ile sanki insanlara kaybedilenin, yaşananların değil yaşanacakların ve her an bir örneğini yaratma potansiyelini taşıdıkları küçük mucizelerin peşinde olmalarını salık veriyor. Bağımsız ve küçük bir film bu. Hâlâ umut var dedirten, sıcak ve gerçek bir film. Belki bir başyapıt olmak için yeterince güçlü değil ve senaryonun örneğin polisle çatışmalarda olduğu gibi kimi yan temaları unutuvermesi veya bisiklet örneğinde olduğu gibi kimi sembollerin basitliği rahatsız edebilir ama ne olursa olsun kesinlikle ilgiyi hak eden bir film. Mathieu Maestracci’nin yalın ve gönül çelen müziği, Normandiya kıyılarının başarı ile görüntülendiği kareleri ve diğer her şey bir yana Clotilde Hesme’nin finaldeki mutluluğun şaşkınlığını ve coşkusunu taşıyan bakışı için de görülmeli.

(“Angèle and Tony” – “Angèle ve Tony”)