Le Premier Jour du Reste de Ta Vie – Rémi Bezançon (2008)

“Babanızın öğretmeni karnesine aynen şöyle yazmıştı: Dibe vurdu ama hâlâ kazıyor”

Bir ailenin hayatının farklı yıllara yayılan beş gün üzerinden anlatılan hikâyesi.

Fransız yönetmen Rémi Bezançon’dan mizahı da eksik olmayan ama dram yanı ağır basan bir film. İkisi erkek biri kız üç çocuğun olduğu ailenin uzun yıllara yayılan hikâyesinde seçilen beş kritik gün boyunca aile bireylerinin hem birbirleri ile hem de ailenin dışındakilerle ilişkileri anlatılıyor ama film temel olarak bu beş birey üzerinden aile kurumunun kendisine odaklanıyor. Senaryoyu da yazan yönetmen Bezançon zaman zaman Amerikan sinemasından da esintiler taşıyan filminde yine de bu sinemadan ayrışan kimi yönleri ile filminin ilgi veya daha doğru bir ifade ile sempati ile izlenmesini sağlıyor.

Aile kurumu veya bu kurum içindeki ilişkiler üzerine yeni bir şey söylemiyor aslında film. Acısı, tatlısı ile süren bir hayat, trajediler ve mutlulukların hem birleştirip hem ayırabildiği bireyler, sıcak bir duygusallık ve karakterlerine sevecenlik dolu bir bakış ile yaklaşan film bu kurumun hem “imkânsızlığı” hem “eldekilerin en iyisi” olma özelliğini getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de tıpkı kendisinin baktığı gibi tüm karakterlerine sevgi, anlayış ve sevecenlik ile yaklaşmamızı bekliyor ve başarıyor da bunu. Bu başarının temelinde yatan da samimiyet olsa gerek. Benzer hikâyeleri daha önce seyretmiş olsanız da yönetmen karakterlerini ya kendinizle ya da ailenizden bir başka birey ile özdeşleştirmenizin yolunu açıyor. Sonuçta “kutsal aile kurumunu” koruyan Amerikan filmlerinden farklı bir akışı ve finali olmasa da film bu kurumdan çok bireyler arasındaki dayanışmayı vurgulayarak mesaj tuzağından ustalıkla kurtuluyor.

Restorandaki barışma yemeği, beraber yenen tüm yemekler veya giden eşin ardından onun “son nefesinin paylaşılması” gibi hem güldüren hem duygulandıran sahneleri ile özetle eğlenceli bir dram karşımızdaki. Şık ve popüler bir soundtrack eşliğinde anlatılan hikâyesi ile film tüm oyuncu kadrosunun ve özellikle oğullardan küçük olanını canlandıran Marc-André Grondin’in oyunu ile öne çıkmayı ve kendisini sevdirmeyi başarıyor. Hafif serbest stil bir anlatım, doğal ve bolca diyalog ve abartılmamış bir şıklık barındıran film bu serbest stilini bir parça daha ileriye götürebilse ve bir parça daha yaratıcı olabilse çok daha üst noktalara gidebilirmiş açıkçası. Yine de herhangi bir neden bulma telaşına düşmeden seyredilip sevilmesi gereken filmlerden. Özdemir Erdoğan’ın dediği gibi: “Nedensiz de sevilir”.

(“The First Day of the Rest of Your Life” – “Kalan Hayatının İlk Günü”)

PU-239 – Scott Z. Burns (2006)

“Burası bir savaş alanı dostum. Savaş da para demektir”

Öldürücü düzeyde radyasyona maruz kalan bir nükleer santral çalışanının çaldığı plütonyumu ailesine maddi destek sağlayabilmek için satmaya çalışması ile gelişen olayların hikâyesi.

İlk ve şimdilik son filminde yönetmen Scott Z. Burns eli yüzü düzgün anlatımı ile bir drama el atmış. Bir adamın trajedisi ile küçük/büyük gansgterlerin dünyası arasında dengesini doğru kuramamış görünen film kazaya uğrayan adam rolündeki Paddy Considine ve satışta aracı rolündeki küçük gangster Oscar Isaac’in başarılı oyunları ile aksamadan ilerliyor ama kuramadığı dengesi filme epey zarar veriyor.

Amerikalıların sinemadan esirgedikleri iki büyük potansiyel katkıları var: Başarılı Avrupa veya Doğu filmlerinin tekrarını çekmekten ve ana dili İngilizce olmayan bir ülkede karakterleri Amerikalılar alt yazı okuyamıyor diye İngilizce konuşturmaktan vazgeçmek. Bu film de bu ikinci problemden ciddi bir zarar görüyor. Çekimleri Rusya ve Romanya’da ve hemen tamamı Rus ve Rumen olan oyuncularla gerçekleştirilen filmde oyuncuların aksanlı İngilizceleri filmin her anında kulak tırmalıyor ve bu “sahtekârlıktan” rahatsız olmamak mümkün değil. Özellikle de filmin çocuk oyuncularını bu halde görmek iyice sinir bozucu. Üstelik seyirci ile alay eder gibi kapanış jeneriğinde de Rusça bir şarkıyı dinletiyor bize filmin yaratıcıları. Bu önemli problem bir yana bırakılırsa (veya bırakılabilirse) filmin bir başka başarısız yanı da kahramanının trajedisini zayıflatan “aptal küçük gangster” karakterler. Kendi başlarına ayrı bir filmde eğlendirici olabilecek bu karakterler burada sadece trajedinin etkisini nerede ise doğduğunda yok ediyorlar. Bu karakterlerin sadece “küçüklükleri” ile yetinilse çok daha doğru bir seçim yapılmış olurdu çünkü bu durumda kahramanımızın devletin karşısında, küçük ve iyi yürekli gangsterin de büyük gansgterler karşısında ezilmişliği daha net ortaya çıkar ve film daha net bir mesaj vermiş olurdu diye düşünüyorum.

Perestroyka sonrası kapitalizm ile tanışan Rusya’da fuhuş, haraç, kaçakçılık ile örülü mafyayı da karşımıza getiren film bu yeni düzenin eleştirisine soyunur gibi görünüyor ama en “ateşli devrimci” bakış ile bile bunun ancak düzenin değil bu düzene henüz alışmamış bir ülkede yaşananların eleştirisi olduğunu söyleyebilir. Nükleerin değil nükleeri kötü yönetenlerin Batı’da değil Doğu’da geçen bir hikâye ile eleştirildiği filmde Considine ve Isaac’in etkili oyunları ile karşımıza getirdikleri “baba” rolleri filmin elde tutulur en iyi yanı. Dolayısı ile filmi aileleri ama özellikle de çocukları için her yolu deneyen iki adamın hikâyesi olarak görmek mümkün ve bu bakış filmin gereksiz yere azaltılan trajedisini artırmaya da yardımcı oluyor. Considine karakterinin hikâye boyunca hızla çökmekte olan fiziğini etkileyici bir oyunla aktarırken günümüz İngiliz oyuncuları arasındaki özel yerini bir kez daha gösteriyor. Isaac ise kendisi için hayli tehlikeli sularda yüzmeye çalışan karakterinin acizliğini ve mahkum olduğu sonu inandırıcı biçimde sergiliyor.

Eleştiriye hayli açık yanları bir kenara bırakılıp ve zaman zaman geri plana itilen trajedisine odaklanarak seyredilmesi gereken bir film özetle. Adına nükleer denen korkunç canavarın veya küçüklerin büyüklerin yanında elbette her zaman ezileceği bir düzenin eleştirisi için değil, iki babanın trajedisi için. Elbette bir de Considine ve Isaac için.

(“The Half Life of Timofey Berezin”)

Away from Her – Sarah Polley (2006)

“Bazen merak ediyorum. Sadece bana bir oyun mu oynuyor veya beni cezalandırıyor mu?”

Bir adamın alzheimer hastalığı nedeni ile bakım evine yatırmak zorunda kaldığı eşinin burada bir başka hastaya aşık olması ile yaşananların hikâyesi.

Bol ödüllü Kanadalı oyuncu Sarah Polley bu ikinci uzun metrajlı filminde dokunaklı bir yaşlılık, alzheimer, aşk ve fedakârlık hikâyesine el atmış. Filmin çekim tarihinde altmış beş yaşında olan Julie Christie’nin sürüklediği film dozunda tutulmuş duygusallığı, iki baş oyuncusunun başarılı oyunculukları ve günümüzde yaygın olan bir hastalığın hem hastanın hem sevenlerinin hayatını nasıl değiştirdiği üzerine başarılı gözlemleri ile özellikle duygusal filmlerden hoşlananlar için çekici bir çalışma.

Önce Julie Christie. 60’lı ve 70’li yıllarda aralarında “Billy Liar”, “Darling”, “The Go-Between” ve “Don’t Look Now” gibi pek çok klasiğin de olduğu filmlerde canlandırdığı karakterleri ile sinema tarihinde iz bırakan isimlerden biri olan sanatçı bu filmde koruduğu tüm zarifliği ile birlikte karakterinin hastalığını keşfini ve kabulünü, ve sonrasında büründüğü yeni kişiliği çarpıcı bir biçimde getiriyor karşımıza. Örneğin şarap kelimesini unuttuğu sahnede bu esprili, entelektüel, zeki ve zarif kadının hissettiklerini sizin de hissetmemeniz mümkün değil. Sinemanın favori karakterlerinden biridir “büyük” hastalıkları olan insanlar ve özellikle Holywood bu karakter üzerinden sonuna kadar giderek seyircinin duygusallık potansiyelini sonuna kadar açığa çıkarmayı hedefler. Burada Christie ve yönetmen Polley takdiri hak eden bir şekilde bu abartılmış duygusallığı dışarıda bırakmışlar ve bir süreçle birlikte ilerleyen hastalığı ve sonucunu sıcak ama hafif mesafeli bir dille getirmişler karşımıza. Christie’ye eşlik eden eşi rolündeki Gordon Pinsent filmde “küçük” bir oyunculuğu tercih etmiş. O da karakterinin yaşadıklarını doğal ve samimi bir performans ile sergiliyor bize ama onun bu oyunculuğu filmden en temel his olarak duygusallığı çıkaracak ortalama bir seyirci için biraz donuk görünebilir.

Jonathan Goldsmith’in alçak tondaki duygusal müziğinin de başarı ile eşlik ettiği film yaşlılık, hastalık vs gibi öne çıkan unsurların yanında aslında sakin bir aşk filmi olarak da görülebilir. Hastalık öncesinde adam ile kadın arasında güzelliği ve derinliği ile kendisini gösteren aşk, hastalık sonrası tek taraflı bir aşka ve başka bir biçime dönüşüyor. Kadının yeni aşkını da buna ilave ederseniz hikâyenin aşk üzerine epey sözü olduğu açık. Finali ile seyircisini tereddütte bırakan film aslında bu seçimi ile belki de en doğru olanı yapıyor, hastalığın karakterini düşündüğünüzde. Bir “geri dönüşün” o silik ve aldatıcı umudunu hissettiriyor böylece ve bir açıdan da “o tek ve belki de son bir sarılmanın” ödülünü veriyor adama.

Sakinliği veya bir başka deyiş ile zaman zaman durağanlığı hikâyede hızlı bir akış beklentisi olanları sıkabilir ama o anlarda Julie Christe’yi hayranlıkla seyretmeyi seçmek iyi bir çözüm olabilir diye düşünüyorum. Bir kısa hikâyeden uyarlanmasından kaynaklanan kimi tekrarları ve bakım evindeki punk genç kız karakteri gibi “hayal etmesi bir parça fazla kolay ve klişe” karakterleri de olan film genel olarak bakıldığında eli yüzü düzgün denen türden ve abartmadan duygulara hitap eden bir film. Yönetmeni, mekanları ve Gordon Pinsent, Neil Young, K.D. Lang gibi tercihleri ile filmin bir Kanadalı filmi olduğunu da söyleyelim. Kapanış jeneriği ile birlikte K.D. Lang yorumu ile Neil Young şarkısı “Helpless” çalarken, alzheimer hastası olan insanların o bildiğimiz dünyadan farklı bir dünyada yaşadıklarını ve hasta yakınlarının sevdiklerinin adeta başka bir insana dönüşebildiği bu hastalıkta hissettikleri çaresizliği de düşünüyorsunuz.

(“Ondan Uzakta”)

Desperate Hours – Michael Cimino (1990)

“Bu evde gereğinden fazla kural var”

Bir kanun kaçağı ve iki arkadaşının polisten kaçarken girdikleri ve içindekileri rehin aldıkları bir evde yaşananların hikâyesi.

Joseph Hayes’in önce roman olarak yazdığı ve daha sonra tiyatroya uyarladığı aynı adlı eseri sinemaya ilk kez 1955 yılında William Wyler tarafından ve Humphrey Bogart ve Fredric March’ın yer aldığı bir kadro ile uyarlanmış. Bu ikinci uyarlama ilkinden otuz beş yıl sonra Mickey Rourke ve Anthony Hopkins’in baş rollerde olduğu bir kadro ile çekilmiş ve ilkinin oldukça gerisinde kalmış bir çalışma. “Heaven’s Gate” filminin ciddi ticari zararından sonra kariyeri altüst olan yönetmen Cimino’nun bu çalışması da elle tutulur çok az yanı olan ve zaman zaman sıkıcılığa da kayan bir film olmuş.

“Heaven’s Gate” ve “Year of the Dragon” filmlerinde de Rourke ile çalışmış olan Cimino’nun bu filminin birkaç temel kusuru var ve Rourke’un oyunculuğu da onlardan biri. Oyuncu ilk yapımda Bogart’ın üstlendiği rolde “karakterinin alaycılığını ve saf kötülüğünü” inandırıcı bir biçimde getiremiyor karşımıza ve sık sık zorlama ve yapaylık içeren bir performans veriyor. Filmin kötü karakteri hem senaryoda iyi çizilememiş hem de iyi oynanamamış olunca da film en temel noktalarından birinde zayıf düşüyor. Aslında film, bir oyuncu hariç, genel olarak oyunculuk açısından kötü bir sınav veriyor. Başta evin genç kızı rolündeki Shawnee Smith olmak üzere herkes kendi havasında ve istisnasız hepsi abartılı oyunculukları ile şaşırtıyor. Bu başarısızlığa Hopkins de dahil ve sanatçı adeta üç yıl sonra “The Remains of the Day” filminde oynadığı role çok yakışan mimiklerini burada erkenden ve anlamsız bir şekilde gösteriyor. Filmin küçük oyuncusundan ise hiç söz etmeyelim. Ayakta kalan tek oyuncu Elias Koteas ama o da sağlam oyunu ile sanki filmdeki diğer karakterlerden farklı bir dünyada yaşıyor.

Baba-kız arasındaki ilişkideki gelgitlerin çok kötü çizildiği, kadın polisin yapaylığı ve genç kızın en anlayışlı seyirciyi bile çileden çıkartacak anlamsız tavırları ve diyalogları gibi hayli gariplikleri olan senaryodan daha iyi bir film çıkabilir miydi bilmiyorum ama sonlardaki “baba kutsal yuvasını kirleteni elleri ile kapı dışına atar ve huzurlu yuvasına çekilir” bölümü ile de film kendisine uygun ama sıkıcı bir kapanış yapıyor. Bu kapanıştaki “yüzüğü çıkarma ve yüzüğü takma” bölümünün komikliğini de düşününce bu başarısız senaryoyu yazanlardan birinin de filme kaynak olan romanı ve oyunu ile ödül alan Joseph Hayes olması da ilginç bir durum.

Tüm bu olumsuzlukların yanında özellikle tek bir sahne var ki filmi kurtarmaya elbette yetmiyor ama kameranın arkasındaki Cimino’nun aslında neler yapabileceğini de gösteriyor. Rehin aldığı kadına zorla yaptırdığı telefon konuşması sırasında Rourke’un telefonun kablosu ile oynadığı sahne çok başarılı ve hem bu kötü karakterin tüm film boyunca sinemasal anlamda bir daha izine rastlanamayacak kötülüğünü çarpıcı biçimde gösteriyor hem de bu olmamış filmin aslında nerelere gitme potansiyelini taşıdığını anlatıyor bize.

Kutsal yuvanın korunduğu, her aldatan erkeğin bu günahından temizlenmesi için bir Rourke karakterinin yettiğini iddia eden film sadece katıksız Mickey Rourke hayranları için tavsiye edilebilir. Belki bir de sözünü ettiğim o kısacık ve her kötü filmin bile seyretmeye değer bir karesi vardır sözünü doğrulayan sahne için.

(“Tehlikeli Saatler”)