D-Day the Sixth of June – Henry Koster (1956)

“İngilizleri sevmiyorum. Hızlı konuşup yavaş savaşıyorlar”

İkinci Dünya Savaşında bir İngiliz kadın ile biri İngiliz diğeri Amerikalı iki subay arasında gelişen aşkların hikâyesi.

Adının ima ettiğinin aksine Normandiya çıkarmasını değil, finali o gün belli olan iki aşkın başlangıcına ve gelişimine odaklanan ve yaklaşık beş dakika süren savaş sahneleri dışında romantizmin ve dramın öne çıktığı bir film. Bu açıdan bakıldığında filmin adının hayli yanıltıcı olduğunu söylemek gerek.

Kısa ama başarılı savaş sahneleri ile dikkat çeken film “ne zaman gökyüzünde ay olursa, benimle birlikte ona baktığını hayal edeceksin” gibi sözlerle bezenmiş bir senaryoya sahip olsa da yine de kendisini seyretirmeyi başaran bir akışa sahip. Söz verdiği bir adam ile yeni tanıştığı ve evli bir başka adam arasında kalan kadının hikâyesi her ne kadar klasik Holywood kalıpları içinde anlatılmış olsa da ve romantizmi özellikle Robert Taylor’ın biraz kaba oyunundan zarar görse de savaş zamanlarına özgü bir durumu gündeme getiriyor bu film; sevdiklerinden uzakta savaşta olan erkeklerin veya onların geride bıraktığı kadınların başka sevgilere yelken açması veya bir başka deyişle bu tür “aldatmaların” savaşın o kendine özgü koşulları altında normal zamanların kuralları içinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği. Ellili yıllarda çekilmiş bir Hollywood filminden bu temanın altını çiziyor olmasını beklemek doğru değil elbette ama yine de filmin bu açıdan kendi dönemindeki diğer filmlere göre ayrıksı bir noktada durduğu açık. Buna belki şunu da eklemek gerek: Film yine dönemin diğer savaş filmlerinin ortalamasından ayrı bir yerde duruyor ve savaşta öne çıkarılan Amerikan kahramanlığı olmuyor. Aksine İngiliz, Kanadalı ve Amerikalı güçlerin işbirliği öne çıkarılıyor film boyunca.

Amerikalı subayı canlandıran Taylor’ın vasat oyununun yanında İngiliz subayı oynayan Richard Todd ve iki erkek arasında kalan kadın rolündeki Dana Wynter hayli başarılı görünüyorlar. Özellikle Todd’un filmde görece daha az görünmesine rağmen asıl iz bırakan oyuncu olması dikkat çekiyor. Film kendisini seyrettirmeyi başarıyor ama isminin yanıltıcılığı dışında başka temel eksiklikleri de var. Öncelikle filmin nerede ise ilk yarısı çok yavaş geçiyor ve bu “yavaşlık” ne seyredeni sonraki olaylara hazırlamak gibi bir işleve sahip ne de özel bir atmosfer yaratmanın peşinde filmin yaratıcıları. Bu durağanlık da filme zarar veriyor elbette. Ordu içindeki bürokrasinin ve özellikle subaylar arasındaki çekişmelerin gösteriliyor olması bir artı puan getiriyor filme ama bu olgular filme bırakın bir anti-militarist hava sağlamayı, hikâye “bir kadın ve iki erkek” teması üzerine odaklanmayı seçtiği için havada kaldıkları bile söylenebilir. Hikâye finalde aldığı biçimle sonuçta “yerleşik ahlâki standartlar” açısından doğru olana kavuşuyor ama herkesin kaybettiği bir sonun mutlu bir son olmadığı açık elbette.

Almanların elbette çoğunlukla olduğu gibi “karşıdaki belirsiz bir insan grubu” olup çarpışmayı/savaşı kaybettikleri bu Amerikan filmi, klasik anlatımın dışına çıktığı (örneğin sahildeki hafta sonu kaçamağı) sahneler ve asıl odağının dışında bırakıp öylesine değinir gibi oldukları ile dikkat çeken ve savaş sahnelerinde başarılı ama bunun dışında özel bir çekiciliği olmayan bir çalışma. Üstelik imdb.com ortamındaki yorumlarda bir Amerikan-İngiliz çekişmesine neden olmuş olsa da film üstelik hikâye de buna fırsat vermişken bu “farklılığın” üzerine hemen hiç gitmeyerek bir fırsatı da kaçırıyor sanki.

(“Kurtuluş Günü”)

The Killer Elite – Sam Peckinpah (1975)

“Kendileri özgürlük ve ilerleme nutukları atarken, kanlı işlerini yapacak birilerine ihtiyaçları var”

CIA için taşeron olarak çalışan bir şirketin en iyi ajanının uğradığı ihanetten sonra peşine düştüğü kişisel intikamının hikâyesi.

1975 tarihli bu Sam Peckinpah filmi ustanın yorgunluk döneminin izlerini epeyce taşıyan, senaryoya kaynaklık eden Robert Syd Hopkins romanının pek de orijinal ve derin olmayan yapısından gelen bir vasatlıktan kurtulamamış görünen bir çalışma.

CIA tarafından kullanılan ve kulağa oldukça tanıdık gelecek bir misyonu, “devleti iç ve dış düşmanlara karşı korumak” olan bir yarı özel örgütün, hani herkesin bildiği ama kimsenin var olduğunu teyit etmediği örgütlerden biri, elemanlarının hikâyesini anlatan film başta vaat ettiğinden çok uzağa düşüyor ve örgütün kendisini sorgulamaya değil kişisel intikama odaklanarak ciddi bir fırsatı kaçırıyor öncelikle. Örgüt içi ihanetler, bu tür örgütlerde kimseye asla güvenilmemesi gerektiği gibi tanıdık gelecek unsurlar, anlaşılan hikâyeye sos katmak için eklenmiş olan teknedeki “cinsellik üzerine konuşmalar” gibi tercihlerle bir araya gelince ortaya çıkan pek de cazip bir sonuç olmuyor. Peckinpah filmde kendisinin alamet-i farikası olan yavaşlatılmış gösterimleri de sadece birkaç sahnede ve önceki filmlerini mumla aratacak bir “gösterişsizlik” içinde kullanınca film bir aksiyon filmi olarak en fazla idare eder bir konuma çıkabiliyor. Yeterince dinamik olmayan hikâye kendisini çekici kılacak başka alanlardaki tercihlerden, örneğin parlak oyunculuklardan veya “derin devlet” analizlerinden de uzak düşünce sonuç ancak böyle olabiliyor demek ki.

Baş roldeki James Caan en azından aksiyon dışı sahnelerde idare ediyor kendini ama örneğin bir Robert Duvall kendi standardının epey altında ve silik bir oyunculuk veriyor. Filmin en başarılı ismi Burt Young ve belki senaryonun da yardımı ile öne çıkan isim oluyor. Final sahnesi de Ninjaları ile, amaçladığı ve örneğin Michael Mann filmlerinde zaman zaman dozu kaçan görkeme ulaşamamış görünüyor. Peckinpah filmi çekmeden önce Bruce Lee filmlerini seyrederek hazırlanmış ama onun filmlerindeki doğallık ve naifliği içermeyen karate ve ninjitsu bölümleri sadece bir yabancılaşma etkisi yaratıyor filme karşı.

“The Killer Elite” tüm bunlara rağmen kimi sinemaseverler için ilgi çekici olacaktır yine de; ne olursa olsun bir Peckinpah filmi karşımızdaki ve James Caan biraz oyunculuğu ama asıl olarak cazibesi ile renk katıyor ve film tamamen başaramasa da karakterlerini analiz etmeye soyunuyor. Kahramanının intikam hikâyesi sonuçlanana kadar sergilediği alaycı hüznünü de eklemeli tüm bunlara.

(“Katil”)

Umi Wa Miteita – Kei Kumai (2002)

“O çok hoş bir delikanlı ama senin gibi bir kızın aşık olmaması gereken birisi”

On dokuzuncu yüzyılda Japonya’da bir genelevde çalışan hayat kadınlarının hikâyesi.

Shûgorô Yamamoto adlı Japon yazarın iki ayrı romanından uyarlanan film için ilk çalışan isim büyük Japon usta Akira Kurosawa olmuş ama onun ölümünden sonra hikâyeleri sinemaya aktarma işi bir başka Japon yönetmen Kei Kumai tarafından gerçekleştirilmiş ve bu arada Kurosawa’nın senaryosunda da değişiklikler yapılmış. Daha çok popüler roman ve hikâyeleri ile tanınan yazarın bu uyarlaması da hikâyesi ile daha çok popüler sinema kategorisine girebilecek ama düzgün anlatımı ile özellikle uzak doğuyu anlatan dönem filmlerinden ve melodrama kayan dramlardan hoşlananların memnun kalabileceği bir çalışma.

2007’de hayatını kaybeden ve ulusal ve başta Berlin olmak üzere uluslararası festivallerde bolca ödül kazanmış bir isim yönetmen Kei Kumai ve bu film de onun son çalışması olmuş. Temelde iyi yürekli bir hayat kadınının iki aşkı olarak da özetlenebilecek film bu aşkların muhatabı olan erkeklerin farklı davranışları üzerinden o dönem Japon toplumundaki sınıf (veya bir başka deyişle kast) farkları ve bunun bireyler üzerindeki etkileri üzerine dokunaklı bir hikâye anlatıyor. Kadının aşklarının ilkinin nesnesi bir samuray ve bu birliktelik ihtimalinin genelevde çalışan diğer kadınlarda neden olduğu coşkuyu, umudu ve neşeyi film başarılı bir şekilde aktararak sınıf farklarının aşılabilmesi yolunda seyredene de bir umut veriyor. İkinci aşkın nesnesi ise alt sınıflardan birisi ve bu hikâyenin ilki ile kıyaslandığında oldukça farklı olan sonucu hikâyenin yaratıcılarının sınıfların farklılığı veya bir sınıfın diğerine üstünlüğü karşısında takındığı tavrı da yansıtıyor. Samurayın etrafından gördüğü saygıya hiç uymayan karakterine karşılık ikinci aşkın “onurlu” davranışı da bu tavra katkıda bulunan bir başka tezat oluşturuyor.

Filmin geleneksel hikâyesine, anlattığı döneme ve hatta genel olarak atmosferine hemen hiç uymayan bir müzik çalışması var. Müzik bazı anlarda bir Hitchcock filmine çok daha uygun düşermiş diye düşünmemek mümkün değil. Final bölümü ile muhtemelen üzerinde çalışılmış bir “yapaylığa” ulaşan film bu anlarındaki görselliği ile de dikkat çekiyor. Kayan yıldızlar ve bol yıldızlı bir gökyüzü altında mutluluk umudunu ve fedekârlığı aynı anda gösteren kareler belki bir parça yüzeysel görünebilir ama öte yandan filme yakıştığını da kabul etmek gerek. Filmin bazı geri dönüş bölümlerinin gereksiz durduğunu da söylemeli. Özellikle ikinci aşkın çocukluğunun gösterildiği sahneler gereksiz bir melodram kışkırtıcılığı yapmaktan öte bir anlam taşımıyor.

Düzgün anlatılmış ama üzerinde bir parça düşününce klasik Yeşilçam dramlarından ne farkı olduğunda takılıp kalabileceğiniz bir film. İyi oynanmış, iyi çekilmiş ve bir şekilde zarafetini de korumuş bir çalışma.

(“The Sea is Watching” – “Denizin Gözleri”)

The Best Man – Franklin J. Schaffner (1964)

“Demokrasilerde halk entelektüellerden değil aptallardan korkmalı”

Partilerinin başkan adayı olarak seçilmek için yarışan adayların gittikçe kirli bir savaşa dönüşen hikâyeleri.

Amerikalı yazar ve politikacı Gore Vidal’ın kendi oyunundan senaryolaştırdığı ve Franklin J. Schaffner tarafından yönetilen film adı verilmeyen bir partinin başkan adaylığı için yarışan beş adaydan özellikle ikisi arasındaki savaşa odaklanıyor ve özetle politikanın ne kadar kirli bir oyun olabileceğini (veya olduğunu) anlatıyor. Taraflardan birinin geçmişteki psikiyatrik rahatsızlığı ve eşini aldatmış olması, diğerinin ise yine geçmişte kalan eşcinsel ilişkileri karşı taraf için güçlü bir silah konumunda ve film bu kirli savaşta adayların ne kadar ileriye gidebileceğini gösterirken bir yandan da demokrasi, vicdan, ahlâk ve politikada temiz kalabilmenin imkânsızlığı üzerine önemli şeyler söylüyor.

Kendisi de başkan adaylığı için yarışmış ve kaybetmiş olan ve yine kendisinin de geçmişte eşcinsel ilişkileri olan Gore Vidal bir açıdan konuya hayli içeriden bakmış denebilir. Oyundan/filmden ortaya çıkan resim politikada “başarıya” ulaşmanın olmazsa olmaz koşulunun rakibini/düşmanını ortadan kaldırmak için her yolu kullanabilme becerisine sahip olmak olduğu. Film boyunca seçim yapan delegeler tehditle, teşvikle, şantajla ayartılıyorlar. Rakiplerin tüm hayatı didik didik ediliyor, aleyhlerine kullanılabilecek herhangi bir zayıf noktalarını yakalamak için. Tüm bu resmin ortasındaki politikacılar (ve anlaşılan özellikle Amerikalı olanlar) kendilerini nerede ise ölümsüz zanneden ve kendilerini konumlandırdıkları yerler biz sıradan insanların bulunduğu noktadan çok yukarıda olan insanlar. Filmin bunu öne sürme gibi bir amacı yok ve onun odağı vicdanı ile liderlik arzusu arasında sıkışan bir insanı anlatmak ama film boyunca Amerikalı politikacıların (ve etraflarındakilerin) bir ülkeye değil tüm dünyaya lider olacak bir kişi olmanın (veya bir kişiyi o lider yapmanın) peşinde koştuğunu hissediyorsunuz. Bu liderlik yarışında komünizm paranoyası, o tarihte izleri belirgin bir şekilde duran ırkçılık ve din en çok kullanılan araçlar. Rakibini komünist olmakla “suçlamak”, eyaletinde beyaz ve siyahların birlikte okuduğu karma okullardan hiç açtırmamış olmakla övünmek ve her iki cümleden en az birinin içinde Tanrı kelimesinin geçmesi sıradan tercihler bu yarışta.

Henry Fonda zeki, entelektüel, esprili, liberal ama kimilerine göre başkanlık için yeterince sert bir kişiliği olmayan adayı oynarken, Cliff Robertson hırslı, sert ve kirli yollara sapmaktan çekinmeyen adaya can veriyor. Her iki oyuncu da rollerinin hakkını vermişler ama onların önüne çıkan isim eski başkan rolündeki Lee Tracy oluyor. Tracy tiyatroda da canlandırdığı rolde yorgun, hasta ve kendisinden sonraki en doğru adayı bulmaya çalışan başkan rolünde etkileyici bir performans veriyor. Her iki adayın eşlerini oynayan Edie Adams ve Margaret Leighton da filmin yüksek oyunculuk düzeyine eşlik etmeyi başarıyorlar. Sonlardaki iki adayın yüzleşme bölümünde hayli etkileyici bir mizansen ortaya koyan yönetmen Schaffner bunun dışında kendisini geri çekmiş ve filmin senaryosunun öne çıkmasını sağlamış. Vidal’ın senaryosu da akıcılığı ve diyaloglarının parlaklığı ile göz dolduruyor açıkçası ama film zaman zaman sıkı ve keyifli bir tiyatro oyunu seyrettiğiniz havasını kıramıyor. Sonuç olarak ne anlattığı nasıl anlattığının çok önüne geçen bir film karşımızdaki.

Hikâyede olduğu gibi gerçek hayatta da kötünün zaferi engellenebilir mi veya herhangi bir kararımız vicdanımıza ters düştüğünde bedeli ne olursa olsun geri adım atabilir miyiz soruları için seyircisini kişisel cevaplarını aramaya teşvik eden film politikanın doğası gereği kirli olduğunu ve bundan kaçınmanın da mümkün olmadığını çok net gösteriyor. Yönetilenlerin içindeki tüm kötülüklerin toplamı kadarına sahip olunmadığı sürece yöneten olmak imkânsız gibi. En iyi olanın değil en güçlü olanın kazandığı bir oyun bu.

(“En İyi Adam”)