Whisky Romeo Zulu – Enrique Piñeyro (2004)

“Yangın söndürücü boş, durum göstergeleri ve jireskop bozuk. Yedek durum göstergeleri de bozuk. Bir haftadır böyle uçuyoruz”

Pilotluğunu yaptığı hava yolları şirketinin uçuş güvenliğini ciddi olarak tehlikeye sokan uygulamalarına karşı çıkan bir adamın gerçek hikâyesi.

Arjantin sinemasının son yıllardaki örneklerinin favori temalarından biri geçmişle hesaplaşma olsa gerek. Askeri yönetim dönemindeki kayıplar ve işkenceler ile günümüze kadar süren hesaplaşmasının ülkemize de örnek olmasını dilediğimiz bu ülkenin sineması da son yıllarda bu konuyu sık sık gündemde tutuyor. Bu film ise askeri dönemin bitişinden sonra meydana gelen bir uçak kazası ile sonuçlanan hikâyesini anlatırken, finalde olaya karışmış insanların görüntülerini ve konuşmalarını da perdeye taşıyarak maliyet düşürme diye yola çıkılan ve pahalı gördükleri güvenlik tedbirlerinin vahim bir şekilde ihmal edilmesine uzanan şirket politikalarını ve buna göz yuman sivil ve askeri kurumların girift yoz ilişkilerini net bir şekilde sergiliyor.

Filmin yönetmeni, senaristlerinden biri ve baş oyuncusu olan Enrique Piñeyro kendi gerçek hikâyesini anlatırken konunun çarpıcılığına kapılmayan nötr bir anlatımı tercih etmiş. “Şirket büyüdükçe hosteslerin etek boylarını kısaltan” ucuz havayolu şirketlerinden birinde pilot olarak çalışan Piñeyro güvenlikle ilgili problemleri sürekli gündeme getirmeye, uçuş güvenliğinin yetersiz olduğuna inandığı durumlarda uçmayı reddetmeye çalışıyor ama bir yandan vahşi kapitalizm diğer yandan yozlaşma/suistimal/rüşvet ağı onun bu çabalarını boşa çıkarıyor ve başını da derde sokuyor. Film boyunca uçakların güvenliğinin nasıl ihmal edildiğini görünce bir sonraki ilk uçak seyahatinizi içinizde ciddi bir tedirginlik ile yapacağınız kesin. Piñeyro sondaki görüntüler ile hem filmin hesaplaşma dozunu artırıyor hem de filme bir belgesel havası katıyor. Sondaki bu görüntülerde yer alan şirket yetkilileri ve denetim sorumlularının konuşmaları bugün cunta döneminde yaptıklarının arkasında duran askerlerin konuşmalarından hiç de farklı değil.

Yönetmenin uçmaya ve pilotluğa derin bir sevgi gösterdiğini açıkça gösteren çekimler bir bakıma onun sevdiği bir işi yaparken duyduğu hayal kırıklığını ve düştüğü dehşeti daha açık görmemizi sağlıyor ama filmin etki gücünü düşüren ciddi başka bir problemi var. Kahramanımızın çocukluk dönemindeki aşkı ile ilgili bölümlerin -bugüne bağlanıyor olsa da- hikâyede yeri yok ve filme gereksiz bir nostalji veya romantik dram havası getiriyor. Oysa film modern toplumlarda kapitalizmin ve iktidarı ellerinde tutan güçlerin tek tek bireylerin hayatını nasıl hiçe sayabildiğini göstermek gibi bir işe ve üstelik başarılı bir şekilde soyunmuş durumda. Her ne kadar bu çocukluk dönemi sahnelerinin çocukluğun masumiyetinin toplumun normları ile nasıl da yetişkinliğin hayal kırıklığına dönüştüğünü gösterdiği söylenebilecek olsa da sonuçta filmi asıl havasından uzaklaştıran gereksiz ve yetersiz bölümler olarak kalmışlar. Piñeyro’nun oyunculuğu ise filmin diğer tüm oyuncuların tarzından oldukça farklı ve sanki kendisine filme uygun bir yüz ifadesi takınmış ve tüm film boyunca bunu hiç değiştirmemiş gibi görünüyor.

Sinemanın artistik veya teknik yönlerinden çok sosyal alandaki önemi açısından değer taşıyan ve finali oldukça iyi bağlanmış olan bir film. Egemenlerin elindeki halkın zavallılığının sinemadaki bir başka örneği.

A Little Trip to Heaven – Baltasar Kormákur (2005)

“Bu yara izinin nasıl olduğunu unutmayalım, olur mu?”

Yüklü bir hayat sigortası, bir ölüm, bir sigorta müfettişi ve gelişen olayların hikâyesi.

İzlandalı yönetmen Baltasar Kormákur’dan İzlandalı bir teknik kadro ve Amerikalı oyuncularla çoğunlukla İzlanda’da çekilmiş ama Amerika’da geçen bir hikâye. Kormákur’un diğer filmlerinden İzlanda görüntülerine aşina olanlara aynı atmosferi hissettirecek bu film için bu İzlanda-Amerika tercihlerinin nedeni ayrı bir konu ama hem Kormákur’un tarzı hem de filmin genel olarak atmosferi tipik Amerikan havasından oldukça uzak ve filmin en cazip yanlarından biri de bu zaten.

Temel olarak insanların korkuları üzerine inşa edilmiş ve beslendiği damarı canlı tutmak için de kapitalizmin sıradan bir eylemi olarak bu korkuları besleyen bir sektör olan sigortacılık üzerine küçük ve çarpıcı bir bölüm ile başlayan film diğer yandan buradaki yozlaşmanın halka da nasıl yansıdığını gösteren kısa bir bölüm ile devam ediyor ve bu iki bölüm bir yandan da sigorta müfettişi olan kahramanımızı başarılı bir şekilde tanıtıyor seyirciye. Evet sigortacıdır ama vicdan sahibi ve o nedenle rahatsızdır ve bir yandan da zeki ve işinin ustasıdır. Forest Whitaker’ın alçak tonda seyreden oyunu ile başarılı bir biçimde hayat verdiği sigortacının karakteri filmin finaline de damgasını vuruyor. Film boyunca zaman zaman görüntüye gelen o yapay cennet görüntülü sigorta reklam filmlerinin bir parçası oluyor kahramanımız finalde!

Dozunda bir kara mizah da içeren film kamera açıları, el kamerası kullanımı, görüntüye giren ve girmeyenleri ile asıl olarak Avrupa havasını taşıyan bir polisiye. İzlanda’da çekilen hemen tüm filmlerde olduğu gibi geniş boş alanlar, muhteşem gökyüzü görüntüleri ve ıssız kadrajları ile çarpıcı bir görüntü yönetimine sahip olan filmin senaryosundaki bazı boşluklar veya final dışındaki öngörülebilir gelişmeler filmi biraz zayıflatmış ama bir hikâyesi olan ve bunu aksamayan oyunculuklar ile anlatan küçük polisiyelerin güzelliğini taşıdığını eklemeli.

Sigorta şirketindeki bilgisayarların ve yazılımların eskiliği ve yazılımdaki güvenlik açıkları -filmin değerinden bağımsız olarak- oldukça ilginç geldi bana. Filmdeki kötü adamımız her şeyi sigortadan alınacak bir milyon dolar için yapıyor ama açıkçası başkasına bir zarar verilmediği sürece sigorta şirketlerinin aleyhine kurulan her türlü tuzağa olumlu yaklaşarak sadece olan zavallı bir adama oldu diyorum. Küçük, akıcı ve tarzı olan filmlerden. Büyük olaylar, kavga gürültü beklemeden seyredilmesinde yarar var.

(“Cennete Kısa Bir Yolculuk”)

Heartless – Philip Ridley (2009)

“Sevgi ölümsüz değildir, sadece ızdırap ölümsüzdür”

Yüzünde kalp şeklinde bir doğum lekesi olan bir adamın “şeytanla” mücadelesinin hikâyesi.

Hüzünlü bir korku filmi. Yüzündeki lekenin yarattığı sıkıntı nedeni ile tüm hayatını yalnızlık ve dışlanma ile geçiren bir adamın hikâyesi elbette hüzünlüdür. Sinemanın vücudundaki deformasyon nedeni ile acı çeken karakterleri anlatan “The Elephant Man” gibi bilinen pek çok başarılı örnekleri var. Bu film ise bu tür bir başyapıt olmaktan uzak ama Jim Sturgess’ın çok başarılı oyunu ve orijinal olmasa da sürpriz finali ile yeterince olmasa da geriyor seyredeni.

Son yıllarda özellikle İngiltere’de yaygınlaşan kapşonlu gençler çetelerinin de yer aldığı film kahramanımızı da yüzünü gizlemek için kullandığı kapşonu ile birlikte göstererek ilginç bir tezat yaratıyor. Kendisini yalnızlığa mahkum gören bir adamın yaşadığı bir trajediden sonra gelişen olayların hikâyesi rock esintili şarkılar eşliğinde kendisini sürekli hissettiren bir hüzün atmosferi ile birlikte anlatılıyor. Hikâyede kimi zorlamalar var ama filmin büyük bölümünde yüzünde bir acı ifadesi ile oynayan Sturgess kısa süren bir mutluluk döneminde bu acı ile ciddi bir kontrast yaratan neşesi ile filmi tek başına sürüklüyor ve macerasına bizi ortak etmeyi başarıyor.

Korku sinemasının kimi klişeleri mevcut bu fimde de; annenin dindarlığı üzerinden dinsel referanslar, mezarlıkta görünüp kaybolan siluetler, esen rüzgârla uçuşan yapraklar, insan görünümüne bürünmüş bir “şeytan” vs. Kalbin sökülmesi, yüz yeme gibi kimi seyri zor sahneler de içeren film aslında bu tür görsel vurgulardan çok kahramanının ruh haline odaklanmayı tercih ediyor. Sturgess’ın şeytan ile giriştiği Faustvari anlaşmanın sonucunun kendisine mutluluk getirmeyeceği açık ama senaryo bunu anlatır gibi görünürken finaldeki sürprizi ile filmin vurucu bir şekilde bitmesini sağlıyor.

Güzellik standartlarının dışında olmak ve bunun neden olduğu acı, şeytana ruhunu satmak ve yalnızlığın doğurabileceği terör (hem içe hem dışa yönelik) temaları üzerinde gezinen film şu yaşadığımız dünya üzerindeki kötülüklerin açıklamasını da yapmış oluyor kahramanımızın macerası üzerinden ama keşke gerçek hayattaki açıklamaların açıklaması da bu olsa ve şeytanla anlaşarak güç ve başarı elde edenler keşke gerçek hayatta da –öteki dünyayı beklemeden- cezalarını bulsa diyesi geliyor insanın. Rilke’nin “güzellik terörün (kötülüğün) başlangıcıdır” sözünün de peşinden giden film sonuç olarak korkuttuğu kadar hüzünlendiren bir film. Gece vakti Doğu Londra bölgesinde gezinmenin risklerini de gösteren film günümüz toplumunda gençlik çetelerinin vahşiliğini resmederken bu çetelerin oluşum nedenleri üzerine bir şey söylemeyen ve kahramanı ile birlikte acı çekmek için uygun bir çalışma. Tedirginliğin yoğun ve baskıcı atmosferinin egemen olduğu film keyifli korku anlarından çok acı bir tat veren atmosferi için.

(“Kalpsiz”)

Tamo i Ovde – Darko Lungulov (2009)

“Burada yaşamayız, hayatta kalırız”

Para karşılığı evlenip Amerika’ya gelmesini sağlayacağı kızın yanına Belgrad’a giden bir adamın hikâyesi.

Amerikan bağımsız sineması Avrupa ile buluşuyor türünden bir film. Hayatının her alanında dağılmış bir adamın tesadüfler sonucu kendini bulduğu bir “geçiş dönemi” Avrupa ülkesinde geçirdiği dönüşümde pek orijinal bir yan yok ve oldukça tahmin edilebilir bir gelişme bu filmin başından itibaren görülebilecek ama bu küçük film yine de sıcaklığı ile göz doldurmayı başarıyor.

Sırp yönetmen Lungulov kısmen New York kısmen de Belgrad’da geçen filmde her iki şehri de beklentilerden farklı bir şekilde kullanmış. Filmdeki kareler şehirlerin kendisinden çok orada yaşayanları içeriyor. Örneğin finaldeki New York’a girişi gösteren kısa sahne dışında bu şehrin filme mekan olduğunu anlamak hemen hemen imkânsız ve buradaki karakterler Belgrad’dakilerin aksine olumsuz çizilmişler; bireysellikleri öne çıkarılmış genelde. Belgrad ise şehri tanımaya yarayacak herhangi bir tipik özelliğin dışarıda bırakıldığı genelde “gri” bir şehir olarak gösterilmiş. Buradaki karakterler ise evet daha zor şartlar altında yaşayan ama yine de daha mutlu, yardımsever ve daha “insan” karakterler. Böyle olunca kahramanımızın “kurtuluşunun” yolunun buradan geçeceği de açık elbette.

Film için bir şarkı da besteleyen ve söyleyen Cyndi Lauper’ın küçük bir rolde yer aldığı filmde baş oyuncular olan Amerikalı adam rolündeki David Thornton ve Sırp anne rolündeki Mirjana Karanovic küçük ve doğal oyunculukları ile vazifelerini yapıyorlar ve senaryo onların karakterlerini yeterince işlemiş gibi görünüyor. Kızı Amerika’ya getirtmeye çalışan Sırp genç rolündeki Branislav Trifunovic de sevimliliği ile göz dolduruyor ama ne onun ne de özellikle Sırbistan’daki anne dışındaki karakterlerin çok da iyi anlatıldığı söylenebilir senaryo tarafından. Özellikle Belgrad’daki karakterler bu tür bir film için ilk akla gelebilecek türden ve zaman zaman karakter olmaktan çıkıp tiplemelere dönüşerek filmin ağırlığının azalmasına neden olabiliyorlar.

Hafif bir mizahı da içeren film bu mizahını bir parça daha güçlü kılabilse çok daha iyi olurmuş açıkçası çünkü bu hali ile film ruhunu kaybetmiş bir adamın ruhunu hiç beklemediği bir yerde bulmasının hikâyesini çok da derine gitmeden anlatan ve zaman zaman monotonluğa düşen bir yapıya sahip. Batılı için tipik ve şaşırtıcı ama bizler için tipik ve doğal olan taksicileri, açık havadaki düğünleri, sarı ve yeşil eşofmanları ve doğal misafirperverlikleri ile sıcaklığını elde eden film sinemanın hayattan aktardığı bir “gerçek klişeyi de” getiriyor karşımıza. Evet, klasik Batı tanımının dışında kalan ülkelerde hayat daha zor ama daha insanidir, Batı’da hayat daha kolay ama insanlık dışıdır. Şu veya bu ama sonuçta kahramanlar bu filmde olduğu gibi kendilerini Batı’ya atmaya çalışırlar sonuçta.

Normal şartlar altında hiç karşılaşmayacak iki insanın birbirlerinin “kurtuluşu” olabileceğini göstermesi ve hayatın aslında nasıl da basit ve mutlu yaşanabileceğini anlatması ve çok alçak ve yeterince güçlü olmayan bir tonda da olsa hayata pozitif yaklaşımı ile ilgi çekebilecek bir film. Galiba herkesin “sevgi dolu bir bakış ve çıkar gözetmeden sunulan bir samimiyete” ihtiyacı var ve insanlığın kurtuluşu burada belki de ve özetle “orada veya burada” olmanın herhangi bir önemi yok.

(“Here and There” – “Orada ve Burada”)