Damage – Louis Malle (1992)

“Zarar görmüş insanlar tehlikelidir. Hayatta kalabileceklerini bilirler”

Oğlunun kız arkadaşına karşı saplantılı bir tutku ile bağlanan bir politikacının hikâyesi.

İrlandalı yazar Josephine Hart’ın 1991 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir Birleşik Krallık ve Fransa ortak yapımı. Senaryosunu David Hare’in yazdığı, Louis Malle’in yönettiği film yasak bir tutkuyu çekincesiz bir şekilde anlatan, başarılı kadrosunun (Jeremy Irons, Juliette Binoche, Miranda Richardson, Rupert Graves ve Leslie Caron) güçlü oyunculukları ile dikkat çeken, Malle’in soğuk bir zarafet taşıyan sinema dili ile etkilediği ve cinsel tutkusunu dizginleyemeyen bir erkeğin öyküsünü yeni bir boyut ekleyerek farklılaştıran ilginç bir çalışma. Buna karşılık, senaryonun başta tutkunun başlaması olmak üzere kimi gelişmeleri yeterince ikna edici şekilde anlatamadığını ve tutkusunun kuklasına dönüşen bir adamın trajedisini ciddiye almayı zaman zaman zorlaştırdığını da söylemek gerek.

Josephine Hart’ın ilk romanı olan “Damage” (bizde önce “Yara”, bu filmden sonraysa “Ölesiye” adı ile yayımlandı), yazarın “yasak aşk”lara olan ilgisinin de ilk örneği olmuştu. Bir sonraki romanı olan “Sin”de (Günah) bu kez evlatlık olan kız kardeşinin kocasını baştan çıkartan bir kadının öyküsünü anlatan Hart’ın ilk romanının tek uyarlaması Malle’in imza attığı değil; Yunan besteci Kharálampos Goyós’un ilk kez 2008’de sahnelenen ve librettosu ile Hart’ın övgüsünü alan operası ve 2003’te bir Netflix dizisi (“Obsession”) olarak da seyircinin karşısına çıktı Hart’ın kitabı. Otuza yakın dile çevrilen esere gösterilen bu ilgide kuşkusuz yasak aşk, tutku ve cinsellik boyutunun önemli bir etkisi vardı ve Malle’ın uyarlaması da bu temaların üzerine giden bir çalışma. Sinemada bir kadına duyduğu tutkunun kurbanı olan saygın erkeklerin çok daha güçlü hikâyeleri anlatıldı; Josef von Sternberg’in 1930 yapımı “Der Blaue Engel” (Mavi Melek) veya Fritz Lang’ın 1945 tarihli “Scarlet Street” (Scarlet Caddesi) adlı filmleri ile karşılaştırılınca, Malle’in filmi geride kalıyor tartışmasız bir şekilde. Yine de bu filmin kendine has özellikleri var ve başta kadın karakteri olmak üzere bunları ilgi çekecek şekilde kullanıyor.

Politikaya atılan bir doktor olan Stephen Fleming (Jeremy Irons) Britanya Parlamentosu’nun önemli bir üyesidir ve eşi Ingrid (Miranda Richardson), gazeteci oğlu Martyn (Rupert Graves) ve küçük kızı (Gemma Clarke) ile mutlu bir yaşamı vardır. Oğlunun kız arkadaşı olan Anna (Juliette Binoche) ile tanıştığı an bu mutluluğun -belki de ve aslında- görünürde olduğunu anlamamızı sağlayacak ve Stephen’ın bu genç kadına saplantılı tutkusu tehlikeli bir oyunu başlatacak ve Ingrid’in babası (Ian Bannen) ve Anna’nın annesinin de (Leslie Caron) dahil olacağı öyküdeki tüm karakterlerin yaşamları bu yasak tutkudan derin bir şekilde etkilenecektir.

Modern Fransız sinemasının en büyük oyuncularından biri olan Juliette Binoche’a uluslararası arenada tanınırlığı kazandıran ilk filmlerden biriydi bu yapıt. Soğuk bakışlarının altında travmalı bir geçmişi ve yoğun cinsel arzuları barındıran gizemli karakterini burada, zaman zaman senaryonun inandırıcılık açısından aksayan bölümlerini de unutturacak bir yalın güçle canlandırıyor Binoche. Kitapta İngiliz olan karakteri yarı Fransız olarak değiştirmesinin nedenini, kadın ile öykünün geri kalan İngiliz karakterlerinin gelenekselliği arasında bir çatışma yaratmayı amaçlaması ile açıklayan Malle, bu hedefini kesinlikle yakalamış görünüyor. Anna’nın İngiliz aile ile olduğu her sahnede onun diğerlerinden farklılığını güçlü bir biçimde hissediyorsunuz ve tam da bu nedenle, kadının tamamı ile kendisi olduğu anların cinsellik sırasında yaşanması daha anlaşılabilir oluyor. Ne var ki geçmişteki travmanın büyüklüğü kesinlikle etkileyici bir içeriğe sahipken, bu travmanın yol açtığı tavrın ve bu tavrın sonucu olan davranışların aynı güce sahip olduğunu ve bizi ikna ettiğini söylemek zor. Hele de finaldeki “Herkes gibi görünüyordu” ifadesi bu ilginç karakterin filmde gördüğümüz ruh halini daha da boşa düşürüyor. Senaryonun Anna ile Stephen’ın ilk tanışma sahnelerindeki içeriği de sorunlu görünüyor bu bağlamda; ilk bakışmadaki tuhaf etkilenme karşılaşmanın iki tarafı için de kesinlikle gerçekçi görünmüyor. Evet, bu tuhaflığın filmin genel havası ile bir uyumu olduğu açık ama öykünün sonradan seyredeceğimiz bölümlerindeki cinsel yoğunluğu açıklayacak bir resim değil gördüğümüz.

Çağdaş sinemanın başta Kieślowski filmleri olmak üzere pek çok örneğine notaları ile sağlam bir destek sağlayan ve o filmlerden bağımsız olarak da değer taşıyan müzikleri ile bilinen Zbigniew Preisner’in kötü bir önsezinin işaretlerini taşıyan ve zaman zaman yasa da yakın duran çalışmasını takdirle anmamız gereken filmi için Malle şu ifadeyi kullanmış: “Yönetici sınıf üzerine bir yergi değil, onların gelenekleri/değerleri üzerine bir gözlem”. Sadece yakında sağlık bakanı olacağı konuşulan Stephen değil, kayınpederi de benzer geçmişi ve yaşadığı evin işaret ettiği gibi İngiltere’nin egemen sınıfının bir üyesi. Bir sahnede Ingrid’in elinde gördüğümüz The Sunday Times ise, ülkenin merkez-sağda ve Muhafazakâr Parti’ye yakın duran gazetelerinden biri ve elit yönetici sınıfla özdeşleşen bir yayın organı. Senaryo bu seçimleri ile tüm o İngiliz soğukkanlılığı ve ciddiyetinin arkasında gizlenenleri açık ediyor bir bakıma ve evet, bir yergi değil ama gözlemin de ilerisine geçen bir saptama oluyor. Stephen’ın süratle yoldan çıkacağının ve işte bu gizlenenlerle ilgili ilk ipucunu hayli başlarda ve çok kısa süren bir sahnede bize yansıtıyor Malle; Stephen evinin salonunda etrafına sanki ilk kez orada olan bir yabancının gözleri ile bakıyor. Martyn’in, büyükbabasının evindeki bir yemekte çocukluğunun sıcaklık ve tutkudan yoksunluğundan söz açması da yine, gizlenen ya da en azından içte tutulması gerektiğine inanılan hislerin ve arzuların bir gün bir şekilde dışarı çıkacağının ve yaşanacak patlamanın yol açacağı trajedilerin açıklaması oluyor bir bakıma.

Anna’nın evinin numarasının 10 olması, Birleşik Krallık Başbakanlık konutunun adresine (Downing Sokağı, 10 Numara) bir gönderme değilse eğer, oldukça hoş bir tesadüf olmuş açıkçası, Malle’ın filmi ile ilgili, yukarıda yer alan açıklaması düşünüldüğünde. Stephen’ın konumu ve tecrübesi gereği almayacağı risklerle (zaman ve mekân tanımayan cinsel buluşmalar örneğin) dolu eylemleri ve tutulan bir otel odasının penceresinin baktığı yerin ancak bir “Yeşilçam tesadüfü” ile açıklanabilir düzeyde olması ise pek de doğru bir seçim olmamış senaryo adına. “Seninle birlikte olabilseydim, onunla evlenir miydim sence?” sorusundaki mantık(sızlık) ve Anna’nın bu soru ile birlikte düşünülmesi gereken tercihleri vs. hep sorgulanmaya açık kesinlikle. Öyle ki karakterlerden birinin “Neden kendini öldürmedin?” sorusunun cevabını biz de merak ediyoruz! “Aşka teslim oluşumuz, bize bilinmeyene dair bir fikir vermesinden” sözü çok doğru bir saptama içeriyor ama burada söz konusu olanın aşk değil; taraflardan birinin travmalı geçmişinden, diğerininse sınıfının sıcaklıktan yoksun yaşamından kaynaklanan bir tutku olarak resmedildiğini düşününce, o da boşa düşüyor.

Karakterinin, duygularını hemen hep kontrol eden yanını etkileyici bir performansla canlandıran ve bu nedenle dramatik bir sahnedeki patlamasını daha da etkileyici kılan Miranda Richardson’un Oscar adaylığını ve Jeremy Irons’un özellikle sessizlik anlarında, kısa bir sürede çok şey anlatabilme becerisini ustalıkla sergilediğini anmamız gereken filmin övgüyü hak eden başka yanları da var. Görmezden gelinemeyecek anlam ve inandırıcılık sorunlarını bir süre sonra önemsiz kılan en önemli unsur kuşkusuz ki oyuncuların performansları. Bunun yanında Malle’in, cinsellik sahnelerinde süslemeyen ama doğrudan olmaktan da çekinmeyen, filmin geri kalanındaysa kontrollü ve bilinçli bir soğukluğu içeren sinema dili de önemli bir katkı sağlıyor yapıta. Daha önce “Les Amants” (1958, Aşıklar), “Le Souffle au Coeur” (1971, Kalp Mırıltısı) ve“Pretty Baby” (1978, Güzel Bebek) filmleri ile cinsellik ve tutku açısından farklı sularda gezinen filmler çekmiş olan Malle burada senaryonun zaman zaman ruhsuzluğa kayan soğukluğunun etkisini de azaltıyor. Sanat hayatına bale ile başlayan ve 1951’de Vincente Minnelli’nin “An American in Paris” (Paris’te Bir Amerikalı) filmi ile girdiği sinemanın klasik döneminin en ünlü yıldızlarından biri olan Leslie Caron’ın varlığını da çekicilik kaynakları arasına ekleyebileceğimiz; ilginç, tuhaf ve önemli bir çalışma bu özetle.

(“Ölesiye”)

(Visited 5 times, 5 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir