Jurassic Park – Steven Spielberg (1993)

“Dinozorlar ve insanlar birbirlerinden 65 milyon yılla ayrılmış iki tür. Birden onları aynı ortama koyarsanız, ne olacağını kimse bilemez”

Klonlanarak yaratılan dinozorlar üzerine kurulu bir tema parkının açılışından önce yaşananların hikâyesi.

Michael Crichton’ın romanından yazarın kendisi ve David Koepp tarafından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg’in üstlendiği bir ABD yapımı. Gişede kazandığı büyük başarının ardından 1997 (“The Lost World: Jurassic Park” – Spielberg), 2001 (“Jurassic Park III” – Joe Johnston), 2015 (“Jurassic World” – Colin Trevorrow) ve 2018’de (“Jurassic World: Fallen Kingdom” – J.A. Bayona) seri kapsamında dört devamı daha çekilen film popüler sinemanın klasiklerinden biri oldu kuşkusuz. Spielberg’in işini bilen maharetli yönetiminin damgasını vurduğu film, onun öncüsü olduğu ve muhafazakâr sinemanın içinde değerlendirilebilecek öğeleri bolca barındırması ile tipik bir Spielberg filmi aynı zamanda. Karakterleri, olay örgüsü ve anlatım dili ile çizgi roman maceralarını hatırlatan ve buna da özellikle gayret edildiği açık olan film seyri keyifli bir çalışma şüphesiz ama sinemanın popüler olanına sıkı sıkıya yapışmış olması ile, bu sanata içerik açısından bir şey kazandırmıyor elbette.

Popüler romanların çok satan ve çok kazanan yazarı Michael Crichton’un romanının sinema haklarını kitap daha basılmadan satın almış Universal şirketi ve bunun için 2 Milyon Dolar ödemiş Crichton’a. Spielberg’in kendisinin de filmden bugüne kadar 250 Milyon Dolar kazandığı söyleniyor ki bu yüksek tutarlar karşımızdakinin bir sanat ürünü olmaktan çok bir ticari ürün olarak değerlendirilmesi gerektiğini çok net bir şekilde gösteriyor bize. Açıkçası Spielberg de bir ticari sinema örneğinin başarılı -en azından gişede- olması için ne yapılması gerektiğinin dersini veriyor film boyunca. Bilgisayar efektleri ile yaratılmış ilk yaratıklar olan dinozorların çarpıcı gerçekçiliğinden eski usul bir çizgi macera romanını hatırlatan görsel estetiğine ve elbette yönetmenin hiç vazgeçmediği ve kendi dünya görüşünün de izlerini taşıyan birtakım değerlere kadar her öğe yerli yerinde kullanılmış ve seyircinin filmden ilgisinin hiç ayrılmaması garanti altına alınmış.

Filme kaynaklık eden romanın yazarı Crichton kitabının ana esin kaynağının “bilimcilik” (bilime aşırı değer vermek anlamında) olarak tanımlanan dünya görüşünden ve genetik alanındaki araştırmalardan (klonlama vs. başta olmak üzere) duyduğu endişe olduğunu belirtmiş. Bu konudaki endişelere kısmen de olsa katılmak mümkün ve doğru elbette ama gerek yazarda gerekse Spielberg’in de parçası olduğu muhafazakâr Amerikan sinemasında bu konudaki endişeyi bir “teknofobi” olarak nitelemek gerekiyor. Gerekiyor çünkü; film bize bir yandan “bir çılgın bilim adamı”nı gösterirken, diğer yandan teknoloji ile arası hiç iyi olmayan bir başka bilim adamını kahramanı yapıyor hikâyesinin. Bu ikinci bilim adamı bilgisayar da dahil olmak üzere her türlü teknolojik alet ile kötü bir ilişki içerisinde ve öyle ki uçakta emniyet kemerini takmayı bile beceremiyor. Buna karşılık tema parkının yaratıcısının dünyası bilimcilik kavramının tam bir sembolü olarak çıkıyor karşımıza ve hikâyedeki tüm kötülükler de bu adamın hırs dolu planından kaynaklanıyor. Kuşkusuz bir bilim düşmanlığı değil burada söz konusu olan; sonuçta filmde üç de iyi bilim adamı var ve çılgın olan da dersini alıyor finalde ama anlatılan hikâyenin teknolojik gelişmelerin alıştığı düzeni bozmasından endişelenen muhafazakârların korkusunun sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikâyenin en kötü karakterinin bir bilgisayar programcısı olduğunu da unutmayalım burada.

Bir tema daha var hikâyede bize Spielberg’in varlığını hatırlatan. Çocuklar (onların masumiyeti ve tehlikeye düştüklerinde hissetmemiz gereken koruma içgüdüsü ile birlikte) ve aile olmak. İyi bilim adamımız hikâyenin başında çocuklardan hiç hoşlanmayan birisi olarak gösterilirken, bu adam önce onları korumayı sonra sevmeyi öğreniyor ve bir baba olmanın ne demek olduğunu hem kendisi idrak ediyor hem de bize hatırlatıyor. Kısacası bir başka filminde daha bize Spielberg ailenin kutsallığını ve güzelliğini gösteriyor ve hayatında bu kavramın yeri olmayan erkeklerin “eksikliğini” kanıtlıyor. Çocuklar, aile, baba, hoşlandığı erkeğin babalığa yaklaşmasını sabır, sevgi ve anlayışla bekleyen bir kadın vs. gibi unsurlar Spielberg’e inandığı değerlerin propagandasını yapabilmek için iyi bir fırsat yaratıyor özet olarak ve açıkçası bu fırsatı da çok iyi kullanıyor yönetmen. “Ağaç ev yapmayan babalar” konuşması veya ağaç evin tepesinde iki çocukla bilim adamının yalnız kaldıkları sahnenin de iyi birer göstergesi oldukları bu durum, finalde bilim adamının -muhtemelen film bunu hiç hedeflememiş olsa da- elektrikli çitlerle ilgili bir eşek şakası yapan bir adama dönüştürülmesi ile vurgulanırken, filmin adamı babalığa taşıyan yolda kendisini durduramadığını da gösteriyor bize. Bu adam ve iki çocuğun yaşadığı en büyük tehlikelerden birinin -kendisi bunun hiç farkında olmasa da- kadın bilim adamından (anneden) gelmesini de ilginç bir not olarak düşelim burada.

Val Guest’in 1970 tarihli “When Dinosaurs Ruled the Earth” filmine bir göndermenin de bulunduğu filmde, bir dinozorun yumurtadan ilk çıkışı ve ilk klonlamanın hikâyesi başta olmak üzere tüm efektler başarı ile kullanılmış ve filmin “gerçekçiliğine” ciddi bir katkı sağlıyorlar. Depoda geçen “yaratık” sahnesi veya yavru dinozorlarla olan gerilimli ve esprili bölüm gibi anları ile de dikkat çeken film sonlarda aksiyona biraz fazla boğulmuş görünüyor. Oyuncu kadrosunun hikâyenin önüne geçmeyen, belki daha doğru bir ifade ile söylersek, geçemeyen performanslarının idare ettiği filmde Richard Attenborough on dört yıl sonra sinemada tekrar oyuncu olarak bir rol üstlenmiş. John Williams’ın imzasını taşıyan -ve elbette görkemli tanımlamasını hak eden- müziği, set tasarımları ve Dean Cundey’in görüntüleri ile de önemli olan film, bir sinema ustasının parlak bir ticarî örneğin nasıl oluşturulacağı konusunda dersler verdiği bir çalışma özet olarak. Hikâyenin basitliği ve başta Malcolm adlı bilim adamı olmak üzere karakterler üzerinde pek de düşünülmemiş havası veren yüzeyselliği Hollywood’un bizi nasıl eğlendirdiği ama bunu standart ikiyüzlülüğünden hiç vazgeçmeden yaptığı konusunda da iyi bir örnek aynı zamanda: Para hırsını tüm kötülüklerin anası olarak gösterip bu gösteriden bolca para kazanmayı hedeflemek gibi.

Gone Baby Gone – Ben Affleck (2007)

“Gençken rahibe cennete nasıl gidebileceğimi ve kendimi dünyadaki tüm kötülüklerden nasıl koruyabileceğimi sormuştum. Bana Tanrı’nın kullarına söylediğini söyledi: Sen kurtların ortasındaki bir kuzusun. Yılan gibi akıllı ama güvercin kadar masum olmalısın”

Küçük bir kızın kaçırılmasını araştıran iki özel dedektifin hikâyesi.

ABD’li yazar Dennis Lehane’ın 1998 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir film. Lehane’ın Patrick Kenzie ve Angela Gennaro adlı iki özel dedektifin maceralarını anlattığı altı ayrı romanından biri olan kitaptan yola çıkan senaryoyu Ben Affleck ve Aaron Stockard yazarken yönetmenlik koltuğunda Affleck oturmuş. Zengin oyuncu kadrosunun dikkat çektiği ve Affleck’in ilk uzun metrajlı çalışması olan film seyre değer bir polisiye olarak nitelendirilebilir. İlk yarısı daha standart bir düzeyde ilerleyen film, hikâyesi farklılaştıkça ve klişelerden ayrılıp seyirciyi şaşırttıkça daha ilgi çekici bir hâle kavuşuyor. Affleck anaakım sinema dilinden pek ayrılmayarak hemen hiç risk almasa da filmini bir ölçüde farklı kılmış yine de ve sayısı oldukça az olsa da kimi mizansen tercihleri ile nispeten özgün bir hava yaratmış. Filmin girişindeki “mahallemiz ve insanları” görüntüleri ile yarattığı umudu ise sonradan tamamen yıkıyor film ve bir ticari Amerikan filmi olduğunu hatırlayarak kendisini süratle “toparlıyor”.

Umut veren bir şekilde başlıyor film: Özel dedektiflerden biri olan Patrick, mahallesi ve orada yaşayanlar üzerine bir şeyler söylüyor bize ve aile olmaktan vs. söz ediyor. Yoksul veya orta gelirli insanların yaşadığı bir mahalle bu, tanık olduğumuz görüntülere göre. Sonra dört yaşında bir kızın kaçırıldığını öğreniyoruz ve kızın dayısı ve onun eşi iki özel dedektiften yardım istiyor bu konuda. Daha önce genellikle borçlarını ödemeyip kaçanların peşine düşmüş olan dedektiflerden Angela işi almayı pek istemese de Patrick’in gösterdiği arzu ile kızı araştırmaya başlıyorlar. Küfürbaz ve sorumlu bir anne çıkıyor karşılarına ve hikâye ilerledikçe kadının kokain kullandığını ve alkol sorunu olduğunu öğreniyorlar. Daha sonra uyuşturucu çetesinden pedofil bir adama ve suçlu polislere kadar uzanan öğelerle ilerliyor hikâye ve ilk yarısında daha çok bir polisiye dizisinin iyi yazılmış bir bölümü havasını taşıyor. İkinci yarıda asıl gerçekleri öğrenmeye başladıkça hikâyenin klişelerden uzaklaştığını ve görünenlerin arkasındakileri göstermeye başladığını görüyorsunuz ve açıkçası bu noktadan itibaren farklılaşıyor film. Finalde dedektif Patrick’in -ortağının karşı çıkmasına rağmen- yaptığı seçim seyirci için de bir, hatta iki tartışma konusu açıyor: İnsan değişir mi ve doğru olan yasal değilse ne yapmalı? Final sahnesi -filmin en başarılı sahnesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz bu bölümün- bu iki sorunun da altını çizerken filme sağlam bir son sağlıyor. Bu sorulara eklenebilecek bir soru daha var: Patrick’in pedofil adam uyguladığı yargısız infazın doğruluğu. Onun pişman olduğu bu infazı ortalama seyirci, daha doğrusu ortalama bir birey muhtemelen doğru olarak görecektir ama film çok net dile getirmese de Patrick’in pişmanlığının yanında duruyor gibi.

Sorular sorabilmesi ve seyirciyi düşündürtmesi önemli olan film mizansen açısından pek aksamıyor ve hatta zaman zaman Affleck klasik kamera açılarından uzaklaşıp bağımsız bir hava da yakalamaya çalışıyor. Ne var ki yönetmenin bu “riskli” sularda fazla gezinmiyor ve klasik dile bağlı kalıyor çoğunlukla. Buna karşılık deneyip başaramadığı bir şey var: Uyuşturucu çetesi lideri ile dedektiflerimizin konuşma sahnesinde epik bir hava yaratmaya çalışmış Affleck ama bunu hiç başaramadığı gibi hikâyenin zatan buna pek de ihtiyacı yokmuş. Bu çaba filmin farklı bölümlerinde de hissediliyor ama sonuca ulaşmayan bir çaba bu kesinlikle.

Olay örgüsünü oluşturan öğelerin fazlalığının zaman zaman dağılmaya, daha doğrusu konsantrasyon kaybına neden olması, kahramanımızla kötü adamın yüzleşme sahnesinin kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkacak olmasının verdiği tanıdıklık duygusu ve hikâyenin birden fazla kez sona erdiği havasına engel olunamaması gibi kusurları da olan film amaçladığı “kara film” atmsoferini de üretememiş görünüyor. Yine de düzgün anlatılmış ama bundan da önemli olarak sorular sorması ile ilgiyi hak eden bir film bu. Zengin kadrosu (Casey Affleck, Ed Harris, Michelle Monaghan, Morgan Freeman, Amy Ryan vs.) pek çok seyirci için bir cazibe kaynağı olacaktır muhtemelen ama kaybolan kızın annesi rolündeki Amy Ryan’ın ve biraz da Casey Affleck’in performansları özellikle öne çıkıyor ve diğer oyuncuların idare eden (Freeman için idare ediyor bile demek zor aslında) performansları yanında parlıyorlar açıkçası.

(“Kızımı Kurtarın”)

Anadolu Manzaraları – Hikmet Birand

Botanikçi ve Türkiye’de bitki sosyolojisi bilim dalının kurucusu olan Hikmet Birand’ın ilk kez 1957 yılında yayımlanan ve deneme veya gezi yazıları türü içine sokulabilecek olan bu kitabı daha önce farklı dergi ve gazetelerde basılan yazıları bir araya getirilerek oluşturulmuş. TÜBİTAK’ın Popüler Bilim Kitapları dizisinden yayımlanan bu baskıya önsöz yazan botanikçi Tuna Ekim, Birand’ı “hoca grubundan bir bilim adamı” olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “… farkı, yazdığı kitapların salt bilimsel olmaktan çok, bilimi popülerleştiren, halka dönük kitaplar olmasıdır.” Gerçekten de kitapta yer alan tüm yazılar rahatça okunurken, her satırları tabiat sevgisini derinden hissetmenizi sağlıyor. 1952 yılında yazdığı “Türkiye Bitkileri” adlı ve referans niteliği kazanıp, ülkenin botanik bilimine büyük bir katkı sağlayan kitabın da sahibi olan Birand genç yaşta ölen kız kardeşine ithaf etmiş kitabı, “Nimet’in sevimli hatırasına” ifadesi ile. KRefik Epikman, Arif Kaptan ve Beylan – Nejat Diyarbakırlı’nın çizdiği resimler yazılara renk katmış kitaba ama sayıları daha fazla olmalıymış kesinlikle.

Hikmet Birand 1956 tarihli sunuş yazısında “memleket tabiatı örselenmemelidir” diye yazmış; bugün bu tarihten 62 yıl sonra örselenme kelimesini kat be kat aşan bir zarar verme söz konusu tabiata bu ülkede ve beton uğruna doğanın yok edilmesinin normal karşılandığı ve teşvik edildiği düşünüldüğünde Birand’ın yazıları nerede ise naif bir çığlık gibi kalıyor ne yazık ki. Sekiz yazı var kitapta: Bunların altısı Birand’ın doğa içindeki gezilerinin notları niteliğini taşırken, bir tanesi atlar üzerinden hayvanların haklarını ve insanlarla ilişkilerini ele alıyor. Son yazı ise 1955 yılında kurulan Türkiye Tabiatını Koruma Cemiyeti için hazırladığı bir makale Birand’ın.

“Yavşan Stepinde Sabah” başlıklı yazıda Adana’dan Ankara’ya bir tren yolculuğu üzerinden coğrafya, tarih ve botanik ilişkisini, step (bozkır) otlarını, doğanın düzeni ve o düzen içindeki her bir küçük otun bile kapladığı önemli yeri anlatıyor bize Birand. “Kırkikindiler” Ankara’daki bir gezide yakalanılan yağmuru anlatırken, yazarın doğanın içinde yapılan bir geziden gözlenimlerini getiriyor karşımıza: Bu öylesine bir gezinti değil ama; doğaya ve onu oluşturan tüm ögelere (ağaçlardan otlara) bakıyor, onlarla konuşuyor ve doğanın bir parçası olarak insanın onlara göstermesi gereken saygı ve sevginin canlı bir örneği oluyor Birand. Doğa ile bütünleşik yaşamanın, onun düzenine ve estetiğine saygı gösterme ve uyum sağlamanın öne çıktığı bu yazıda yağmur damlalarının toprakta oluşturduğu birikintiye odaklanan satırlarda şiirsel bir ifade ile doğanın büyüsünü hissettiriyor yazar.

“Ankara Çiğdemi” adlı yazıda baharın henüz başlarında, bu çiğdem türünün uzun bir kıştan sonra açan ilk örneği ile sohbet ediyor Birand ve okuyucuya rahat ve samimi bir dil ile bu çiğdemin özellikleri ve yaşam döngüsü hakkında doyurucu bilgi de veriyor. Toprak sevgisinin de öne çıktığı yazıda kelebekler ve çiğdem ilişkisi üzerinden doğanın mükemmel bir şekilde işleyen mekanizmasını ortaya koyuyor. “Zavallı Söğütler” söğüt ağaçlarına adanmış bir yazı ve burada Birand uzun kavakların arasına dikilen söğütlerin güneş ışınları için verdiği kavgayı insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere göndermede bulunarak anlatıyor bize. “Keltepe Ormanlarında Bir Gün” adını taşıyan ve orman için hazırlanan bir güzelleme olarak tanımlayabileceğimiz yazısında ise Birand, Karabük’teki bu ormana yaptığı gezideki gözlem ve izlenimlerini, orman ve onu oluşturan tüm unsurlar, doğa ile uyum/uyumsuzluk ve ormandaki hayat çemberine odaklanarak anlatırken şöyle diyor: “İşte insan, ne zaman ormanda hayatı yaratan sihirli kudretin işliğini görür gibi olursa, orman da insanın şerrinden o zaman kurtulur.” Bu cümlenin de örneği olduğu yaklaşım kitabın tamamına hâkim: Doğayı bilerek sevmek, tanıyarak sevmek ve saygı duyarak sevmek.

“Asıl Afet” adını taşıyan yazıda “başıboş meracılık” alışkanlığının orman ve bitki örtüsünü nasıl yok ettiği anlatılırken, “At ve Asfalt” yazısında ise Birand; hayvan sevgisi, onların hakları ve modern dünyada karşılaştıkları zorlukları dile getiriyor. “Türkiye Tabiatını Koruma Cemiyeti İçin” başlığını taşıyan ve bu cemiyetin kuruluşu nedeni ile yazdığı yazıda ise yazar kitabın özeti olarak kullanılabilecek şu satırları kaleme almış: “Tabiat müşfik ve müsamahalıdır. O büyük şefkati, o büyük müsamahası sayesindedir ki biz, bunca ettiklerimize rağmen, onun nimetlerinden hâlâ faydalanabilmekteyiz. Lâkin onun da sabrının, müsamahasının bir sınırı vardır. Sonra tabiatın da bir estetiği ve bu estetiğin üzerine titrediği, dünyanın en büyük kalemlerinin bile tasvirine cesaret edemedikleri bir güzelliği vardır. Çünkü bu güzellik onun gerçekliğinde, halisliğindedir. Olduğu gibi oluşundadır.” Bu ifadesini, “tabiatın asilliğini bozacak hoyratlıklardan sakınmak” gerektiği ve bunun da ancak bilgi ile olabileceği uyarısı ile tamamlıyor Birand.

Dozunda bir şiirsellik ile ama öncelikle doğa sevgisi ve bilgisi ile kaleme alınmış yazıları içeren bu kitap, doğada “bilinçli bir gezi”yi teşvik ederken, sadece bu nedenle bile okunmayı hak ediyor.

Truman – Cesc Gay (2015)

“Senden cesur olmayı öğrendim, her zaman ve her şeyle yüzleşmeyi. Şimdi bile…”

Madrid’de yaşayan ve ölümcül bir hastalığı olan Arjantinli bir adam ve Kanada’dan onu ziyarete gelen eski bir dostunun hikâyesi.

Katalan yönetmen Cesc Gay’ın yönettiği ve senaryosunu Tomàs Aragay ile birlikte yazdığı, İspanya – Arjantin ortak yapımı bir film. Dostluk, sevgi, ölüm ve hayatla ilgili sıcak bir film bu. Gay ve Aragay’ın senaryosu, kemoterapi işe yaramadığı için artık hastalığı ile mücadeleyi bırakmaya karar veren bir adamın ve onun çok eski ve yakın bir arkadaşının birlikte geçirebilecekleri son günleri ve bu arada geride kalacak olan bir köpeği (filme de adını veren Truman) sahiplendirme çabalarını anlatıyor bize. Dram ile mizahı harmanlamayı başaran film, başrolleri paylaşan iki tecrübeli oyuncu, İspanyol Javier Cámara ve Arjantinli Ricardo Darin’in usta oyunculukları ile de seyircinin ilgisini hemen çekebilecek bir çalışma. Hüznü abartmayan ama yine de seyirciden birkaç damla göz yaşı alabilecek bir film bu ve yaşam ve ölüm kavramları üzerinde düşünmeyi de sağlayabilir. Yönetmen Gay’ın hiç risk almayan çalışması belki çok güçlü görünmüyor ve sinema dili olarak bir yenilik içermiyor ama filmden keyif almaya engel değil bu durum.

Nico Cota ve Toti Soler’in gitar ağırlıklı yumuşak müzikleri eşliğinde anlatılan hikâye içerdiği dramatik öğelere rağmen aslında bir sevgi filmine kaynaklık ediyor diyebiliriz rahatlıkla. İki adam arasındaki yıllara dayanan dostluk her türlü çatışmanın ötesinde gücü olan bir sevgiye dayanıyor örneğin. O denli ki anlaşamadıkları konularda didişmeyi değil, saygı göstermeyi tercih ediyorlar birbirlerinin kararlarına. Örneğin birinin tedaviyi durdurmak gibi önemli bir kararından hoşlanmasa da diğeri, buna karşı çıkmak yerine arkadaşını son kez göreceği bu günlerin tadını çakırmayı ve sessiz tanığı olmayı tercih ediyor. Ölmekte olan birine ne söyleneceğini bilemeyen (filmdeki ifade ile söylersek, “ölüm kokusunu alınca kaçan”) insanlardan çok farklı bir yerde duruyor uzaklardan arkadaşını ziyarete gelen adam ve tekrarı ol(a)mayacak günleri normal bir şekilde yaşamaya çalışıyor arkadaşı ile, bir şekilde ona eşlik ediyor bu son günlerinde. Bunun en güzel göstergelerinden biri hasta adamın sabahın dördünde arkadaşını öylesine sohbet etmek için aradığı sahne. Bu sohbet ihtiyacının arkasındaki trajediyi her ikisi de bilse de bunu dile getirmeden konuşabilmek ancak onların arasındaki gibi sağlam bir güven duygusu ve sevgi ile gerçekleştirilebilir kuşkusuz. Karakterler arasındaki sevgiyi derinden ve belki de birkaç gözyaşı döktürerek iki farklı sahnede (biri baba ile oğul, diğeri ise finalde iki adam arasında) hissettiren film bu açıdan hedeflediği başarıyı yakalıyor.

İki ana karakter arasındaki diyaloglar ve bu diyaloglarda da sık sık kendini hissettiren küçük espriler üzerinden ilerleyen film hamile bir kadının olduğu sahne ile seyircisini gülümsetmeyi de başarıyor. Arjantinliler ile İspanyollar arasındaki çekişmeden tatlı bir şekilde beslenen film hayvan sevgisi açısından da öne çıkıyor. Hasta adamın filmin başında veterinerden “kendisi gittikten sonra” köpeğinin psikolojisinin nasıl etkileneceğini öğrenmeye çalışması ve köpeği sahiplendirme girişimleri adam ile köpeği arasındaki ilişkinin gücü üzerine çok şey söylerken bize, finali de anlaşılır kılıyor.

Ölmekte olan bir karakter üzerine sıcak bir film yapmak ve bunu dozunda bir duygusallıkla (birkaç gözyaşı ve bolca sarılma) başarabilmek kolay bir iş değil şüphesiz ve Cesc Gay’ı bu başarısı için alkışlamak gerekiyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan ve filmin atmosferine zarar veren “bir gecelik ilişki”yi görmemezlikten gelmeniz gereken film, Javier Cámara ve Ricardo Darin’in müthiş bir uyum sağlayan oyunculuklarından büyük bir destek alıyor. Her iki oyuncu da ekonomik oyunculuklarla ve özellikle ikili sahnelerindeki bakışmalarla hissettirdikleri dostluk duygusunu elle tutulur kılmaları ile hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Dolores Fonzi’nin bu iki oyuncunun aksine duygularını özellikle daha görünür kıldığı ve karakterini çarpıcı kıldığı film zor bir konunun abartılara başvurmadan da anlatılabileceğinin ve ana akım sinemanın dili ile de kayda değer hikâyelerin dile getirilebileceğinin iyi bir örneği.