Under Sandet – Martin Zandvliet (2015)

“Onlar çocuk! Korkunca ya da organları havaya uçunca, anne diyerek ağlayan küçücük çocuklar!”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, beş yıl boyunca işgal altında tuttukları Danimarka topraklarındaki mayınları temizlemekle görevlendirilen Alman askerlerinin ve onları denetleyen Danimarkalı komutanın hikâyesi.

Martin Zandvliet’in yazdığı ve yönettiği, Danimarka ve Almanya ortak yapımı bir film. Yabancı Dilde En İyi Film dalında Danimarka’nın adayı olan ve son beşe kalan film, kimi klişelerden yararlanan, savaş karşıtı mesajlığı fazlası ile açık ve hümanizmi bol bir çalışma. Tüm bunların filmi sinema sanatı açısından bir parça geriye düşürdüğü açık ama şiddetin, ötekileştirmenin ve nefretin bunca yaygın olduğu bir dünyada sanatın zaman zaman bu tür mesaj kaygılarının izinden gitmesinde pek de bir sakınca yok ve hatta kirlenen/kirletilen ruhlarımızın arada bu tür terapilere ihtiyaç duyduğu da yadsınamaz. Görsel sadeliğinin sağladığı güç, komutanı canlandıran Rolan Møller ve tüm genç oyuncuların yalın ve etkileyici performansları ve seyirciyi hikâyenin tüm kahramanlarının akıbetleri konusunda -bir kısmının başına ne gelececeğini bilseniz bile- ilgili tutmayı başarması nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

1945’te savaş sona erdiğinde, yaralarını sarmaya başlayan Danimarka’nın karşısına ciddi bir sorun çıkmış: Almanların beş yıl boyunca işgal altında tuttukları ülkenin doğu kıyıları boyunca yerleştirdiği 2.2 Milyon mayının temizlenmesi. Cenevre sözleşmesindeki “savaş esirlerinin tehlikeli veya sağlığa zararlı işlerde çalışmaya zorlanamayacağı” maddesine rağmen Danimarka hükümeti yaklaşık 2.000 Alman esiri bu mayınları temizlemeye zorlamış ve -filmin sonunda verilen bilgiye göre- çoğu çocuk yaşta olan bu askerlerin yaklaşık yarısı ya hayatını kaybetmiş bu işi yaparken ya da meydana gelen patlamalar nedeni ile çok ağır yaralanmış ve organlarını kaybetmişler. Danimarka’nın işlediği bu savaş suçunu anlatmaya soyunan filmin bir Danimarka yapımı olması ve hikâyedeki kimi karakterler aracılığı ile bir yumuşatma veya hümanizme boğma çabası olsa da, sonuçta bir yüzleşmeye olanak sağlaması kuşkusuz takdiri hak ediyor. Tarihte çok daha ağır suçları olan ülkelerin bu doğrudan yüzleşmeyi bir yana bırakın, tamamı ile inkâr yolunu seçtiğini düşünürseniz film asgari bir saygıyı garantiliyor zaten.

Milyonlarca insanın ölümüne neden oldukları savaşı kaybeden Alman askerlere yapılan kötü muamele ile açılıyor film ve hikâye kaçınılmaz hümanist mesajlarını vermeye başlayana kadar ve hatta ondan sonra da bu kötü muamele -en azından kimileri tarafından- sürdürülüyor. Doğası gereği trajik olan hikâyeyi daha da trajik kılan, tehlikeli bir işe zorlanan Alman askerlerinin genç, hatta çocuk yaşta olması. Savaşın sonlarında “artan ihtiyaç” nedeni ile on sekiz yaşın altındakileri de silah altına alan Alman ordusunun bu “çocuk”ları, dehşeti yaşadıkları bir savaşın ardından bir başka dehşetin içinde buluyorlar kendilerini ve tek umutları verilen tehlikeli işi bitirmeleri karşılığında (ve sağ kalırlarsa elbette) evlerine geri dönebilmeleri. Martin Zandvliet’in senaryosu bu hikâyeyi bir parça tahmin edilen bir gelişme çizgisi içinde anlatıyor: Düşmanlık – yakınlaşma – kuşku – yakınlaşma – final diye özetleyebiliriz bu çizgiyi. Finalin umut veren ve yürekleri ısıtan içeriğini de buna eklerseniz hikâyenin gelişim çizgisi açısından pek yeni bir şey söylemediğini ifade edebiliriz rahatça. Aralarında ikiz kardeşlerin de olduğu genç Alman askerlerin başlarına gelecekleri yine de ilgi ile izlemenize engel olmuyor bu durum ama. “İyi” bir dünyada önlerinde yaşayacakları daha uzun yıllar olan ve içinde bulundukları koşullarda bile hayallerini diri tutmaya çalışan gençlerin akıbetlerini incelikle ele alıyor çoğunlukla film ve kimi -belki de kaçınılmaz- sahnelere rağmen yoğun bir duygu sömürüsüne gitmiyor çoğunlukla.

Bir kısa hikâye tadında bir havası var filmin; büyük bir kısmı tek mekanda (gerçek olayların yaşandığı sahilde ve oradaki bir kulübe içinde geçiyor hikâye) geçen ve tek bir olayı anlatan hikâyesi ile gerilimini bu sıkışmışlık havasından da yararlanarak arttırıyor. Camilla Hjelm’in çoğuk açık havada çekilen görüntüleri karakterlerin içinde bulundukları tehlikeli bölge nedeni ile “hayat”tan izole edilmiş olmalarını da iyi aktarıyor bize. Mavi ve yeşilin soğuk tonlarının hâkim olduğu görüntülerin başarısına Sune Martin’in müzikleri de eşlik ediyor ve geldiğini hissettiğiniz patlama sahnelerinde bile (ki bazılarında hazırlıksız yakalanıyorsunuz gerçekten) etkilemeyi başarıyor film.

Her ne kadar etkileyici olsa da ve daha da etkileyici bir şekilde sonuçlansa da, “mayınlı bölgede oynayan çocuk” sahnesi filmin hümanizm dozunu abartması ve duygularınızı zorlaması nedeni ile gereksiz görünüyor. Gereksiz çünkü hikâyenin Danimarkalı komutan ile askerler (özellikle de biri) arasında gelişmeye başlayan ve bir baba oğul ilişkisini andıran içeriği yeterince etkileyici ve anlamlı. Nefret, acıma, kuşku, güven ve sevgi arasında gidip gelen bu ilişki yeterince güçlü ve filme ısınmanız için tek başına yeterli nerede ise. Üstelik Zandvliet bir şeyi daha ustaca başarıyor: Film sessizlikten akıllıca yararlanıyor ve karakterlerin içinde bulundukları ruh hallerine bizim de girmemizi, en azından onların hislerini anlamamızı sağlıyor. Ölen her bir gençle/çocukla birlikte artan bir sessizlik bu sanki ve savaşın kötülüğünü, her ölen gençle birlikte umudun da öldüğünü hatırlatıyor bize.

Filmin hümanizm dozunun yanısıra eleştirilecek bir yanı daha var; Alman gençlerin savaşla, ülkelerinin savaşta neden oldukları veya en azından Nazizm ile ilgili tek bir fikrini, konuşmasını dahi duymuyoruz filmde. Evet, onların içine atıldıkları bir kötülüğün hesabını vermeleri beklenemez ve zaten film de temel olarak intikamın yanlışlığı üzerinden ilerliyor ama ne olursa olsun ellerine verilen silahlarla öldürmüş ya da öldürülmüş olan bu gençlerin yaşadıklarını (ve nedenlerini) en azından arada bir sorgulamaları gerekirdi. Burada bir kötü niyeti yok filmin kuşkusuz ama bunun pek de önemsiz bir eksiklik olmadığını söylemek gerekiyor.

Savaşın neden olduğu ve pek konuşulmayan önemli bir trajediye değinen ve zarif görselliği ile önemli olan film, sizi pek şaşırtamasa da ve duygusal klişelerden -maalesef- yeterince kaçınamamış olsa da görülmeyi hak ediyor.

(“Unter dem Sand” – “Land of Mine” – “Mayın Ülkesi”)

Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor – Hubert Reeves

Kanadalı astrofizikçi Hubert Reeves’in, TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisinden yayımlanan kitabı adını Fransız şair Paul Éluard’ın “Ne Plus Partager” adlı şiirindeki bir dizeden almış. Hoş bir tasarımı olan ve Reeves’in tuttuğu günlüğündeki “doğaya ve insanoğlunun doğayla ilişkisine dair gözlemlerini içeren” notlardan oluşan kitapta siyah beyaz ve fotoğrafik özelliklerinden/ “güzelliklerinden” dolayı değil, notlarla ilgili olmaları açısından seçilmiş ve Jacques Very’e ait olan fotoğraflar da var. Arka kapaktaki yazıda “bir çeşit kozmik dua” ifadesi ile tanıtılan kitapta yer alan notlarda bir bilim adamının elinden çıktığını gösteren kimi ifadeler var ama kitaba asıl kaynaklık eden, bu bilim adamının evreni gözlemesi, düşünmesi ve sorgulamasının sonucu olan izlenimleri. Lirik bir dil kullanmış Reeves ve kimileri sadece tek bir cümleden oluşan notlarında evrenin, yaşamın ve var olmanın üzerine kalem oynatmış. Bir astroide adı verilmiş, Fransa ve Kanada devletlerinden nişanlar almış ve bu yıl adına, Fransızca basılan popüler bilim kitaplarına verilmek üzere bir ödül başlatılmış olan saygın bir bilim adamının ilginç bir kitabı bu.

Dört bölüme ayrılmış kitap: “Geçen Zaman”, “Mezarlıkta”, “Doğa Üzerine” ve “Duyuların Arayışı”. İlk bölümde, “Yaşam anların art arda gelişidir” diye yazan Reeves işte bu anları anlatıyor. Adeta doğaya adanmış birer dize olan bu notlarda yazar doğanın içindeyken hissettiklerini, gözlemlerini ve duyu organlarından bize yansıyanları getiriyor önümüze. İkinci bölüm ise ölüm, varoluş ve her bir bireyin insanlık zincirinin bir halkasını oluşturması gibi temalar üzerinde gezinirken şunları söylüyor: “Ölümle ilişkimiz temelde ikilidir. Onu olabildiğince uzun süre geciktirmek, ama bir yandan da yaşamın normal parçası olarak kabul etmek. Yaşam güçlerinin kazanmaya çalışması gerekir, ama yenilmeleri de gerekir”

Üçüncü bölümünde doğa, evren ve insanın bunların içindeki yeri ve anlam arayışına değiniliyor kitabın. “Güzellik insanın bakışından kaynaklanır. Ne ki insanın bakışı da doğadan kaynaklanır” diyor Reeves ve kitabın adına da bir göndermede bulunuyor bir bakıma. “Fizik, kimya ve biyoloji atomlarımızın, moleküllerimizin ve hücrelerimizin kendiliğinden “bildiklerini” (bedenin doğuştan bildikleri demek bu, yazara göre), düşüncemizin “yeniden keşfetmeye” çalıştığını söylüyor ve insanın gerçeği bulma (bir başka ifade ile söylersek, kendi anlamını bulma) çabasının hep devam edeceğini vurguluyor. Her bir notun bir denemenin konusu olabilecek bir içeriğe sahip olduğu kitabın son bölümünde gerçekliğin peşindeki insanoğluna değiniyor Reeves ve inanç (ya da bir anlamlandırma aracı olarak inanç), zekâ ve bilincin farkı gibi konular üzerindeki düşüncelerine eşlik etmemizi sağlıyor. Zekâ ve bilinç üzerine yazdıkları bugünlerde hayli gündemde olan yapay zekâ ve robotların bir gün kendi bağımsız kararları ile hareket edip edemeyecekleri ve ettikleri durumda ne olacağı konusundaki tartışmaya da katkıda bulunuyor. Bilincin “varlıkların buluşmasını” ve “ötekinin öteki olarak tanınmasını sağladığını” söylüyor, “birbirine bağlanmış bilgisayarlar karşılıklı duygular besleyebilirler mi birbirine” diye soruyor ve insanın yaşadığı ana değer katanın “varoluşun geçiciliğinin bilinci” olduğunu yazıyor.

Kitaptaki son fotoğraf İsviçreli heykeltraş ve ressam Alberto Giacometti’nin 1934’te yaptığı “Görülmeyen Nesne (Boşluğu Tutan Eller)” adlı heykeline ait. Sanatçının bu eseri tıpkı kitaba adını veren dizenin ait olduğu şiir gibi sürrealist sanatın bir örneği. Bir bakıma “gerçeğin” ne olduğu ya da onu aramanın gerekliliği/gereksizliği üzerine notların yer aldığı bir kitap için ilginç ve doğru bir seçim. Kitaptaki notlar da adeta yazarın boşluğa bakıp, onun bakışlarının biçimini alan boşlukta gördüklerini aktarıyor bize. Aynı boşluğa bir başka bakış, o boşluğun bu yeni bakışın biçimini alması nedeni ile farklı bir imgenin (ve duygunun) biçimine bürünecektir elbette ve Reeves bu lirik notlarında bunun ve “an”ların değerini gösteriyor bize.

(“L’Espace Prend La Forme De Mon Regard”)

Camille Redouble – Noémie Lvovsky (2012)

“Eğer olacak her şeyi önceden bilseydin, kendinin ve tanıdıklarının başına gelecekleri bilseydin, seni bekleyen tüm hayatı bilseydin, ne yapardın?”

Kocasının genç bir kadına bir aşık olduğu için kendisini terk etmesi ile hayatı dağılan kırk yaşlarındaki bir kadının çok içtiği bir partide bayıldıktan sonra, uyandığında kendisini tekrar on altı yaşında bulmasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Noémie Lvovsky’nin yönettiği ve başrolünde oynadığı bir Fransız filmi. Lvovsky’nin, senaryosunu Maud Ameline, Pierre-Olivier Mattei ve Florence Seyvos ile birlikte yazdığı film bir “şimdiki aklım olsaydı” veya “ikinci bir şansım olsaydı” hikâyesi anlatıyor bize ve kadının kaderinden kaçıp/kaçamayacağını veya geçmişi değiştirmenin mümkün (ve gerekli) olup olmadığını soruyor hayli hafif ve eğlenceli bir şekilde. Bir zamanda yolculuk hikâyesi bu sonuçta bu ve bu açıdan değerlendirince de bir fantezi filmi seyrettiğimiz ama Lvosky’i ilgilendiren, hikâyenin fantezi ya da bilim kurgu yanı değil; sanatçı daha çok bize ve kendisine sorduğu bir “eğer…” sorusunun cevabını arıyor eğlenceli bir şekilde. Lvosky’in keyifli performansı ve 1980’lerden şarkılarla örülü çekici müzik bandı ile dikkat çeken film, hikâyesinde ve sorduğu soru / bulduğu cevapta belki pek yeni bir şey söylemiyor ama yine de benzer temalı filmlerden kimi incelikleri ile ayrılmayı başarıyor.

İçkiye epey düşkün, kocası kendisini genç bir kadın için terk etmiş ve filmlerdealdığı pek de önemli olmayan rollerle hayatını idare eden bir kadın var karşımızda. Dağılmakta olan hayatını yeni baştan ve on altı yaşından itibaren yeniden kurma fırsatını yakaladığında, daha önce yaptığını düşündüğü hataları tekrar yapmamaya ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybeden annesini bu kez daha uzun hayatta tutmaya çalışır. Film bize bunları eğlenceli ve dinamik bir şekilde anlatırken, kadere müdahale edilebilir mi, zamanda yolculuk yapılarak geçmiş ve dolayısı ile gelecek değiştirilebilir mi sorusunu soruyor ve kahramanı ile birlikte biz de cevabını öğreniyoruz bu sorunun: Cevap, sorunun yanlış olduğu, doğru sorunun bunun baştan gerekli olup olmadığı belki de. Filmdeki kimi objeleri içeren hoş bir jenerik ile açılan filmde Lvosky dinamik oyunu ve mizanseni ile hikâyeyi sürükleyen isim; her sahnesinde göründüğü filmde üzerine aldığı yükü keyifle sırtlanmış görünüyor ve seyircisini de kimi zaman hüznü de içerecek şekilde eğlendiriyor çoğunlukla.

Erkek karakterleri olsa da temel olarak bir kadın hikâyesi bu ve erkekler çoğunlukla kadın karakterlerle olan ilişkileri nedeni ile varlar hikâyede. Bununla bağlantılı olarak filmin sadece bir romantizm hikâyesi değil, aynı zamanda bir arkadaşlık ve aile hikâyesi anlattığını da söylemek mümkün. Lvosky’nin başarısı tüm bunları gereksiz duygusallıklarla başvurmadan ve “sıcak”lığı abartmadan anlatabilmesi. Bunu başarabildiği için de tüm o aynı erkeğe tekrar aşık olmaktan kaçınma, dans veya aile sahneleri doğal görünüyor seyirciye. Filmin aksadığı yerler usta oyuncu Jean-Pierre Léaud’un pek iyi yazılmamış diyaloglarda harcandığı saatçi karakteri ve bir başka tecrübeli oyuncu olan Denis Podalydès’in canlandırdığı öğretmen karakterleri ile olan sahneler; filmin doğal ritmini bozan ve bir parça yüzeysel kalan anlar bunlar. Açıkçası Léaud buradakinden daha parlak sahneleri hak eden bir usta isim ve iyi değerlendirilememiş. Tam on üç dalda César ödülüne aday olan (ama hiçbirini kazanamayan) filmin bu adaylıklarının yedisi oyunculuk dallarında olmuş ve açıkçası tüm kadro gerçekten de filmin keyifli havasına uygun, kabalaşmadan eğlendiren performansları ile başarılı olmuşlar. Bu adaylardan biri olan ve kadının evlendiği (ve ikinci hayatında tekrar evlenmekten kaçındığı) adamı canlandıran Samir Guesmi’nin performansının yirmi beş yaş önceki hâlini canlandırdığı sahnelerde zaman zaman bir sit-com oyuncusu havasını uyandırarak diğerlerinden farklı bir yerde durduğunu da söylemek gerekiyor.

Lisedeki oyunun yönetmeni gibi klişe bir karaktere neden gerek duyduğu anlaşılmayan filmin tekrar yaşanan ilk seksten sonraki mutluluk veya anne ve babaya hiç ölmeme sözü verdirilmesi gibi etkileyici sahneleri hikâyeye duygusal bir çekicilik katmış. Hikâyesinin Coppola’nın 1986 yapımı “Peggy Sue Got Married” filminki ile kimi örtüşmeleri olan bu çalışmada olayların gelişimi ve finali genellikle bekleneni takip etse de ve nedense yeterince derinleşmemeyi tercih etse de, eğlendiren ve ilgiyi hak eden bir film bu. Karakterlerinin hem bugünkü hallerini hem 25 yıl önceki hallerini aynı oyunculara oynatması ile bir risk almış gibi görünse de bunu çekici kılmayı başarmış olan filmde, tam da bu başarı nedeni ile kadının ergenlik çağındaki bir gençle olan yatak sahnesi de saçma değil, komik oluyor ve güldürüyor kesinlikle.

(“Camille Rewinds” – “Baştan Al”)

Bize Göre ve Bir Seyahatin Notları – Ahmet Hâşim

Ahmet Hâşim’in ilk kez 1928 yılında İkdam gazetesinde yayınlanan denemelerini (“Bize Göre” başlığı altında yer alan bu denemeler, gazetedeki yazılarından Hâşim tarafından seçilenleri içeriyor) ve 1928 yılında Paris’e yaptığı bir yolculuğun gezi notlarını (“Bir Seyahatin Notları” başlıklı bu bölümdeki yazılar da önce İkdam gazetesinde yayımlanmış) içeren kitabı. Nuri Sağlam ve M. Fatih Andı tarafından hazırlanan kitap “eleştirel basım” ifadesi ile basılmış ve bunun da temel nedeni yazıların gazetedeki hâlleri üzerinden Hâşim’in kitabı hazırlarken yaptığı değişiklikleri de kapsaması ve girişte Sağlam ve Andı’nın doyurucu ve eleştirel bir tanıtım yazısının yer alması.

Hâşim’in gazetedeki denemeleri oldukça kısa ve çoğunlukla ironik bir üslupla kaleme alınmış, çok farklı konulara değinen yazılar. Kitaptaki ilk yazı olan “Gazi” başlıklı denemede, 1928 Eylül’ünde Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk ile yapılan bir görüşmeyi anlatırken, ondan “alevlerden coşkun bir nehir”, “fikirler kaynağı baş” veya “o efsanevî başı yakından görmem” gibi ifadelerle bahsederek Atatürk’e olan hayranlığını anlatan Hâşim, diğer yazılarında o dönemde Türkiye’de hızla moda olan kürk alışkanlığını eleştirmekten “çalışan kadının çekiciliğini yitirmesi” üzerine ironik, hatta kara mizah tadı taşıyan satırlar yazmaya, Havana sigarası ve kahveden sonra esnemesinden ilham alarak esnemek üzerine düşünmekten eleştirmenlerin/eleştirinin gerekliliğini vurgulamaya kadar uzanan farklı alanlarda çalışmış. Tüm kudretine rağmen sakin bir denizin insana boyun eğmesini, aşk ile evliliği veya tahtakurusu ile aslanı kıyasladığı ve ilkini neden ikincisinden daha cesur ve üstün gördüğünü anlatan keyifli yazıların da yer aldığı bu derlemede diğer tüm yazıların aksine, şiirlerindeki sembolizme yakın duran ve en hoş yazılardan biri olan “Ay” gibi parçalar da var.

1928 yılının Eylül ayında İstanbul’dan vapurla çıkılan ve Napoli ve Marsilya’da geçirilen kısa sürelerden sonra Paris’teki günlerle sona eren yolculuktan izlenimler var kitabın ikinci bölümünde. “Yabancı memleketlerde seyahat eden adam, üzerinde aynı ehemmiyette üç şey taşır: Canı, kesesi ve pasaportu.” diye yazan yazar Paris’in ve Paris kadınının insanı sarhoş eden havasına bolca değindiği notlarında o dönemin sanat akımlarından (Dadaizm, Kübizm, Fütürizm ve Sürrealizm) Paris’in hızla gelişmesine ve bunun sonuçlarına (trafik problemi gibi) kadar uzanan farklı alanlardan bahsediyor okuyucuya ve bu notlarında “fevkalâde maceralar” okumayı bekleyip, bunu bulamadığı için hayal kırıklığına uğramış olabileceklere orada bir Amerikalı turist gibi gezmediğini (kendileri için hazırlanmış turistik görüntülerin peşine düştüklerini söylediiği bu turistler için şöyle diyor: “Amerikalı seyyah, gezdiği dünyanın hiçbir tarafını hakiki çehresiyle görmüyor. Yaptığı iş, kendi sadeliğini memleket memleket dolaştırmak ve âlemi kendisine kıs kıs güldürmekten ibarettir.”), bulvarlarda ve Seine nehri kıyılarında “hiçbir şey yapmadan” gerçekleştirdiği gezilerle şehri tanımayı ve oradaki yaşamı oranın yerlisi gibi anlamayı denediğini söylüyor.

Hâşim’in zengin dilinin bir örneği olan ve şiirlerindeki sembolizmin yerini çoğunlukla yalın bir tarza terk ettiği bu yazıları içeren kitabın okuma serüvenini güçleştiren bir yanı var eleştirel basımı hazırlayanların ve/veya yayımevinin tercihinden kaynaklanan. Doğru bir tercih ile yazıların diline (Türkçesine) dokunulmamış ve bu da doğal olarak, günümüz dilinde hemen hiç kullanılmayan pek çok kelimeyi içeren yazılar için kitabın arkasında yer verilen “küçük sözlük”ün çok sık kullanımını gerektirmiş. Yine kitabın sonunda, eleştirel basımın gereği olarak, “Notlar” başlığı altında Hâşim’in kitabı hazırlarken yazıların orijinalinde yaptığı küçük değişiklikleri içeren bir bölüm de var. “Yazıların Bibliyografik Künyeleri” adlı bölümde ise her bir yazının İkdam gazetesinin hangi tarihli sayısında yayımlandığını gösteren bir liste yer alıyor. Böyle olunca tek bir yazıyı okurken, zaten kısa olan yazıları okumaya ayrılan süreden daha fazlasını yazı ile arkadaki tüm bu bölümler arasında gidip gelirken harcıyorsunuz. Oysa bu üç bölümden en azından ikisi dipnot olarak doğrudan yazı ile birlikte basılmış olsa okuyucu için çok daha rahat ve keyifli olurdu kitap. Ek olarak, okuyucuyu aydınlatacak kimi açıklamalara da yine dipnot olarak yer verilmeliydi diye düşünüyorum. Böylece, örneğin, “Mükeyyifat” başlıklı yazıdaki mısraların Nedim’in bir gazelinden olduğunu meraklı bir okuyucu kendisi araştırmak zorunda kalmazdı. Benzer şekilde, Hâşim’in Paris’te kurulmakta olduğundan heyecanla bahsettiği ve çok övdüğü “Darülfünûn Şehri”nin neresi olduğu (Paris’e akademik çalışmalar için gelen akademisyen ve öğrencilerin kaldığı, “Cité Internationale Universitaire de Paris” adındaki kompleks) çoğunluk için bir muamma olarak kalmazdı. Neyse ki Hâşim’in nerede ise 90 yıl önce yazılmış deneme ve gezi notlarının keyifle okunan içerikleri kitabın bu biçimsel sıkıntısının önüne geçiyor rahatlıkla.