Enter the Dragon – Robert Clouse (1973)

“Düşünme, hisset! Aya doğru işaret eden bir parmak gibi: Parmağa değil, aya konsantre ol! Yoksa o muhteşem görüntüyü kaçırırsın. Gözlerini rakibinden asla ayırma… selâm verirken bile”

Hong Konglu bir dövüşçünün İngiliz istihbarat servisinin isteği ile peşine düştüğü bir çete liderinden kişisel intikamını da almasının hikâyesi.

Michael Allin’in orijinal (ve 1962 yapımı Bond filmi “Dr. No – Doktor No”dan esinlenmiş görünen) senaryosundan Robert Clouse’un çektiği, Hong Kong ve A.B.D. ortak yapımı bir klasik. Henüz otuz iki yaşındayken hayatını kaybeden Bruce Lee’nin tamamlayabildiği son çalışması olan film A.B.D.’de ve aslında tüm dünyada kung fu çılgınlığını başlatan sinema eseri olarak kabul ediliyor pek çok kimse tarafından. Hayli düşük bir bütçe ile çekilen eser kazandığı yüksek gişe geliri ile 1973’ün en kârlı filmlerinden biri olmuştu. Ülkemizde de büyük ilgi toplayan bu “karate filmi” bugün türünün en önde gelen klasiklerinden biri ve basit hikâyesine rağmen bir kült olabilmesinde pek çok farklı unsurun rolü olmuş görünüyor. Lee’nin varlığı ve onun “sahnelediği” dövüş anları, türünün özelliklerini ustaca bir araya getirmesi, Lalo Schifrin imzalı parlak müziği ve 1970’leri karşımıza taşıyan set tasarımları ile kesinlikle görülmesi gerekli olan bir film bu ve sadece bir tane bu tür film izleyecekseniz o bu olmalı dedirten bir klasik kesinlikle.

Hikâyemiz basit (olması gerektiği gibi) ve elbette bir intikam teması da içeriyor (yine olması gerektiği gibi). Shaolin tapınağından yetişen kahramanımızın, kendisi ile aynı tapınakta yetişen ama öğrendiği tüm değerlere ve inançlarına ihanet ederek yeteneklerini bir suç örgütü kurmak için harcayan adamın peşine düşmesinin üç temel nedeni var: Birincisi tapınaktaki ustasının kendisine bu görevi vermesi (bir bakıma tapınağın intikamının alınması söz konusu), ikincisi ve hikâye için gerekliliği tartışmalı olan ise İngiliz istihbaratının ona bu görevi teklif etmesi (bu, tamamen filmden çıkarılsa hiçbir şey değişmezmiş filmde açıkçası). Üçüncüsü ise Lee’nin canlandırdığı karakterin kız kardeşinin çetenin üyelerinin saldırısı sırasında ellerine düşmemek için kendisini öldürmesinden kaynaklanan kişisel intikam arzusu. Türünün doğası gereği yerini alan bu intikam teması yine tahmin edileceği bir şekilde karşılığını buluyor filmde ve kötü olan cezasını bulurken, hikâyemiz “politik” açıdan mesajını da vermiş oluyor çeşitli unsurları ile.

Evet, “politik” bir film karşımızdaki: Belki bir parça ucuz bir numara ile de olsa, filmin kötü adamı dışındaki üç temel karakterin seçimi filmi bu sıfatla nitelememize imkân sağlayan ilk öğe. Bruce Lee bir Asyalı, temel olarak derdi para kazanmak olsa da kötü adamın teklifini ret ederek bir şer mekanizmasının parçası olmayı kabul etmeyen bir diğer adam siyah ve Lee ile işbirliği yapan bir diğeri de beyaz bir Amerikalı. Kötülüğe karşı kurulan bir “ırklar ittifakı” var karşımızda adeta bir başka ifade ile söylemek gerekirse. Siyah Amerikalının hikâyenin başında karşı karşıya kaldığı polis tacizi ve duyduğu ırkçı ifadeler, aynı karakterin yoksul Hong Konglularla ilgili söyledikleri de filmi politik kulvarına koymamızı destekleyen diğer yanları hikâyenin. İki Amerikalının tanışıklığının Vietnam’a dayandırılması da filmin politik göndermelerinden biri olarak görülebilir kuşkusuz. Bu politikliği bir yana, hikâye oldukça basit, tanıdık ve birkaç sahneye yerleştirilen felsefî söylem de ona pek bir derinlik katmıyor ama zaten böyle bir hedefi de yok filmin.

Başrol oyuncusunun film gösterime girmeden, genç bir yaşta ölmesi ve özellikle A.B.D.’de yüksek bütçeli bir reklâm kampanyasının da etkisi ile, gösterime girdiği tarihin en parlak iş yapan filmlerinden biri olmuştu bu çalışma; özellikle de düşük bir bütçe ile bu başarıyı elde etmesi filmi daha da ilgiye lâyık kılıyor şüphesiz. Bruce Lee elbette sadece ölümü ile değil, ondan çok daha önce karizması ile filmi değerli kılıyor. İyi bir dövüşçü ve iyi bir akrobat olan karakterini bir parça sert ve kasılarak oynuyor belki ama açıkçası tam da bu vücut dili ve yüz ifadesi bugün filmin hatırlanmasını sağlayan unsurlar. Mağara içindeki dövüş sahnesinde 51 rakibinin hakkından tek başına gelmesi, abartılmış ses efektleri ile karşımıza gelen tekme ve yumrukları ve elbette tüm bu dövüş sahnelerinin abartılmamış koreografiler ile elde edilen çarpıcılıkları onun filme büyük katkıları. Senaryoda bu dövüş sahneleri için herhangi bir ifadenin yer almadığı ve “Bruce Lee tarafından sahnelenecektir” cümlesinin yazılı olduğu belirtiliyor ve buradaki başarıyı görünce filmin yönetmenliğini sadece Robert Clouse’un değil, aynı zamanda Lee’nin de üstlenmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Benzer bir örnekte, “West Side Story – Batı Yakasının Hikâyesi” filminde, yönetmen olarak hem Robert Wise’ın hem de dans ve şarkı sahnelerinin müthiş koreografilerine imza atan Jerome Robbins’in adı yer almıştı örneğin. Zaman zaman yavaşlatılmış gösterimlere de başvurulan bu sahneler filmi hep ayakta tutuyor ve hikâyenin sıradanlığını da unutturuyor sık sık.

Lalo Schifrin’in 1970’lerin havasını taşıyan parlak müzik çalışması, Shen Chien’in başarılı sanat yönetmenliğinin sonucu olan ve James Wong Sun’a ait set tasarımları ve Gill Hubbs’ın görüntülerinin de dikkat çektiği film, kimi unutulmaz sahnelere de sahip. Yüzlerce kişinin karıştığı bir dövüşün parçası olarak başlayan ve epey uzun süren son dövüş sahnesi bu anların başında geliyor elbette. Bu sahnenin aynalarla kaplı bir salonda geçen bölümü ve yine bu sahnenin sonlarına doğru bir yerde, Bruce Lee’nin gövdesinden sızan kana batırdığı parmağını ağzına götürmesi de filmin kült anlarından biri olarak kabul ediliyor bugün. Hikâyesi ile Bond filmlerini hatırlatan çalışmada, Bond’un aksine kahramanımızın kadınlarla pek ilgilenmediğini ve Hong Kong’da geçen filmde karakterlerin İngilizce konuşmasının rahatsız ettiğini de (Batılı karakterlerin olduğu sahnelerde doğal olan bu durum, örneğin açılışta yer alan ve kahramanımızın bağlı olduğu tapınağın rahibi ile konuştuğu sahnede yanlış/komik oluyor; üstelik tüm Hong Konglu figüranlar Kantonca konuşuyor!) belirtelim.

(“Long Zheng Hu Dou” – “Ejderin Üç Fedaisi”)

The Long Riders – Walter Hill (1980)

“Yeni bir çete kuracağız, eskisinden de iyi olacak. Şimdi pes etme! Nehri aşalım yeter, eve varalım yeter”

Banka soyguncusu Jesse James ve çetesinin hikâyesi.

Bill Bryden, Stacy Keach, James Keach ve Steven Smith’in orijinal senaryosundan Walter Hill’in yönettiği bir A.B.D. yapımı. Hayatı defalarca sinemaya ve televizyona aktarılan Jesse James’in ve çetesinin bu hikâyesi 1980 yılında Cannes’da Altın Palmiye için de yarışmıştı. Sinemada son olarak 2007’de Andrew Dominik’in başarılı filmi “The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford” ile karşımıza gelen James ve çetesinin bu hikâyesinin bu son yapımdan temel farkı sadece Jesse James’i değil, çetenin hemen tüm üyelerine odaklanması ve tümünün kişisel hikâyelerine yer vermesi. Walter Hill klasik bir western yaklaşımının yerine, becerikli çekilmiş ve estetik değeri yüksek “aksiyon” sahneleri oluşturmaya ve belki ondan da önce etkileyici bir dramatik çatı kurmaya çalışmış. Kahramanlarına bir parça sempati ile baktığını gizlemeyen film, bu çabalarında tamamen olmasa da ilgi uyandırmayı başaran bir sonuca ulaşmış görünüyor. “Esprileri komik ve kurşunları gerçek” bir film yapmayı hedeflediğini söylemiş yönetmen Walter Hill ve bunu da başarmış görünüyor; özellikle kurşunlarının hayli “gerçek” olduğu söylenebilir rahatlıkla. Buna karşılık filmin dramasının bir parça dağınık olduğunu -ve onca karakterin tümüne birden ağırlık vermesi nedeni ile- karakterlerinin yeterince derinliğine ele alınamadığını da söylemek gerekiyor.

Filmi bir ilişkiler hikâyesi olarak tanımlamak mümkün: Çetenin üyelerinin birbirleri ile, sevdikleri kadınlar ve aileleri ile ilişkileri filmi klasik bir western’den farklı bir noktaya taşıyor ve hikâyenin yeterince derinleşememiş bir dram filmi ile çekici bir görselliği olan bir western (aksiyon ve şiddet dolu) filmi arasında gidip gelmesini sağlıyor. Önce bir televizyon dizisi olarak çekilmesi düşünülen filmdeki bir diziye çok daha yakışacak karakter bolluğu hikâyenin dram anlarının genellikle yüzeysel kalmasına neden olmuş görünüyor. Oysa hikâye boyunca sık sık vurgulandığı gibi aile bağlarının çok önemli olduğu, tıpkı bir mafya hikâyesinde görebileceğimiz gibi bireylerin arasında güçlü bir dayanışmanın olduğu bir bölgede geçiyor film. Tam da bu öğesine yakışan bir şekilde ilginç ve çekici bir tercihi olmuş filmin oyuncu seçiminde: Çetenin üyeleri olan kardeşleri gerçek hayatta da kardeş olan oyuncular oynamışlar. Jesse ve Frank James’i James ve Stacy Keach; Cole, Jim ve Bob Younger kardeşleri David, Keith ve Robert Carradine; Miller kardeşleri ise Dennis ve Randy Quaid canlandırmışlar. Filme ve gerçek hikâyeye damgasını vuran “I shot Jesse James – Jesse James’i vurdum” sözünün sahibi Robert Ford ve kardeşi Charlie Ford rollerinde de yine bir kardeş ikili var: Nicholas ve Christopher Guest. Bu tercihin filme tarihî bir önem kattığını ve hikâyenin “gerçek”liğini arttırdığını söylemek mümkün kesinlikle.

Ry Cooder’ın başarılı müzik çalışması ve Rick Waite’in görüntüleri de Walter Hill’in dram ve aksiyon hedefleri açısından kesinlikle doğru seçimler olmuş gibi görünüyor. Her ikisinin de -açılış sahnesinin iyi bir örneği olduğu gibi- karakterlerin suçlu yönünden çok, insan yönünü vurguladığı filmin temelede birer suçlu olan bu kişilere hayli sempati ile yaklaştığını söylemek gerekiyor. Çetenin peşine düşen Pinkerton dedektifleri ise aksine soğuk karakterler olarak çiziliyor genellikle. Hemen hiç eleştirel yaklaşılmayan kahramanlar filmin tüm sıcak anlarının da başrollerinde yer alıyorlar: Aşkları, dostlukları ve esprileri hikâye boyunca karşımıza gelip duruyor. Dolayısı ile başlarına gelenleri de önemsiyor ve başta Jesse James olmak üzere karakterlerin sonuna tarihten ya da pek çok filmden aşina olsanız bile merak ediyorsunuz. Bu “sempatik kılma” işlemi elbette dikkat edilmesi ve tuzağına düşülmemesi gereken bir yanı hikâyenin.

Sık sık karakterlere yakın planlarla yaklaşan filmde yavaşlatılmış gösterimler de dikkat çekiyor. Özellike çatışma sahnelerinde etkileyici bir şekilde kullanmış Walter Hill bu yavaş gösterimle karşımıza gelen anları ve kimi olayların beklenmedikliği ile de desteklemiş bu bölümleri. Filmin övgüyü hak eden bir yanı da, hikâyede (ve muhtemelen gerçekte olan bitende de) pek doğrudan yönlendiriciliği olmasa da kadın karakterlerin ihmal edilmemiş olması ve hikâyenin “erkek” havasının sertlik içeren sahnelerinin dışındaki dramatik yaklaşımına uygun bir atmosfer yaratılması. Hill ayrıca başta ters giden banka soygunu sahnesi olmak üzere teknik açıdan aksamayan bir film çıkarmış karşımıza ve andığım bu sahnenin ses ve görüntü kurgusunda olduğu gibi çekici anlar yaratmayı başarmış. Sonuç olarak, karşımızdaki bir modern western ve türün gizemli havasından nasiplendiği gibi dramını da ihmal etmemiş. Başta David ve Keith Carradine olmak üzere oyuncuların da keyif verdiği çalışma süresi için uzun bir hikâyeyi ve fazla sayıda karakteri ele almasından dolayı zaman zaman bir boşluk veya atlama hissi verse de ve karaktererlerini hak ettikleri kadar derinleştiremese de kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma. Yazının başında adı geçen Andrew Dominic filminin hem biçimsel açıdan hem de içerik olarak gerisinde kalsa da, ticarî sinemanın kalıpları içinde kalarak da sinema değeri olan filmler çekilebileceğinin kanıtlarından biri aynı zamanda.

(“Uzun Sürücüler”)

Malkoçoğlu-Akıncılar Geliyor – Süreyya Duru / Remzi Jöntürk (1969)

“Kartal, yuvasına yakışıyor, prensim. Ülkemin tahtından yatak odama ve kalbime kadar her yer sizin yuvanız olacaktır”

Akıncı Beyi Malkoçoğlu’nun Bizanslıların kaçırdığı, Fatih’in topçu ustası Macar Urban’ı kurtarmasının hikâyesi.

Ayhan Başoğlu’nun aynı adlı çizgi roman karakterinin sinemadaki dördüncü uyarlaması. Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün birlikte yönettikleri ve senaryonun oluşturulmasında kendilerine Bülent Oran’ın da katıldığı film, başroldeki Cüneyt Arkın’ın bu tür filmlerinin tüm özelliklerini bünyesinde toplayan bir çalışma. Arkın’ın dublörsüz aksiyon sahnelerindeki performansı, Başoğlu’nun karakterine verdiği alaycı üslubu koruması ve hafif dozdaki erotizmi ile meraklılarının ilgi göstereceği bir film karşımızdaki. Elbette senaryonun ciddi problemleri var ve bol bol milliyetçilik ve din propagandası ile “gâvurlar”ın hakkından gelen bir Türk kahramanı ile karşı karşıyayız ama bu filmi izliyorsanız hikâyenin tüm bu yüzeyselliklerine hazır olmanız gerekiyor zaten.

Toplam yedi kez “resmî” olarak sinemaya aktarılmış Ayhan Başoğlu’nun çizgi roman karakteri. 1966 ile 1973 yılları arasında çekilen bu filmleri Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk (bazen birlikte) yönetmişler. Bir de Mehmet Aslan’ın yönettiği 1967 yapımı “Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a Karşı” filmi var ama hem serinin “resmî” bir parçası değil bu çalışma hem de üç ayrı kahramanı bir araya getirirken hem tarihsel hem coğrafî kaydırmaları ile hayli fantastik bir noktada durması ile ayrılıyor diğerlerinden. Yedi filmin sadece sonuncusunda Serdar Gökhan’ın oynadığı seride Cüneyt Arkın altı kez canlandırmış bu karakteri ve hakkını da fazlası ile vermiş. Atlıyor, zıplıyor, uçuyor; aynı anda onlarca düşmanı deviriyor; görev aşkı ile gâvur prensesleri ile yatmaya itiraz etmiyor, sadece kısa bir konuşma yaptığı kadını bile kendisine aşık edip hiç dokunmadan şehvetle titremesine neden oluyor… Bu nedenle film bir Malkoçoğlu filmi olduğu kadar ve belki ondan da çok bir Cüneyt Arkın filmi. Oyunculuktan çok fiziksel becerilerin ön plana çıktığı ve hedeflenenin de zaten bu olduğu filmde, Arkın’ın sinemada hemen hiçbir oyuncunun cesaret etmeyeceği sahnelerin altından başarı ile kalkması filmin en büyük kozlarından biri ve onsuz film çok da “çekici” olmazmış açıkçası. Karakterinin alaycılığına da iyi uymuş Arkın ve bir yandan sevişir, bir yandan dövüşürken hikâyeyi türünün çerçevesi içinde seyredilir kılmış.

1960 ve 70’li yılarda çekilen bu filmler bir bakıma bugünkü Türkiye’nin din ve milliyetçiliğin -üstelik en ucuzundan ve yüzeyselinden- hâkim olduğu havasını anlamaya da yardımcı olabilir. İlk beş on dakikası bile çok şey söylüyor filmin bize: Gâvurların müslümanları kafasını toplu olarak kesme işlemini özellikle yortuya denk getirmelerinden mehter marşına bağlanan bir din, bayrak, millet ve şehit güzellemesine (evet bir “ver mehteri” sahnesi bu, günümüzün moda deyimi ile söylersek), hristiyan prensin karikatürize oyunundan Malkoçoğlu’nun onu onca adamının içinde ve üstelik silahsızken tokatlamasına, propaganda adına yapılabilecek ne varsa yapıyor film. Bizanslı prensin Sırp prensesi ile evlenme çabasını engellemeye çalışıyor Cüneyt Arkın “kâfirin yeni bir Haçlı ittifakı kurması”na engel olmak için ve neyse ki sadece yumruklarını değil, tatlı dilini ve seksî cazibesini de kullanarak bunu başarıyor. Filmde iki karakter hariç tüm yabancılar korkak, seks düşkünü, zalim, sarhoş ve aptal gibi sıfatlarla anılabilecek kişiler; Esen Püsküllü, anlaşılan bir dönem Türk sinemasının kadın oyuncularının hep benimsediği bir biçimde peltek konuştuğu (seslendirmesini Gülen Kıpçak yapsa da anlıyorsunuz bunu) filmin masum prensesi ve sadece bir kez gördüğü Türk erkeğinin kendisinde hiç dokunmadan “orgazm” olarak nitelenebilecek titremelere neden olduğu bir kadın olarak bu kötü olmayan karakterlerden biri. Diğeri ise her ne kadar kötü olmasa da daha çok kendi planının gereği olarak Malkoçoğlu ile işbirliği yapıyor.

Dövüş sahnelerinde -sahnelerin gerçek dışılığını ve saçmalığını hafifletecek şekilde- mizaha da başvuran ama bu tür sahnelerin bazılarında birden bire karşımıza hayli kanlı bir görüntü koyan yönetmenlerin kafasının karışıklığına da tanık olduğumuz filmin senaryosu üç ayrı senariste sahip olmasına rağmen epey problemli. Hayli -ve nedeni açık bir şekilde- uzun tutulmuş bir sahnede on beşinci yüzyıldaki bir dansözün Ravel’in 1928 tarihli Bolero’su ile dans ettiği filmde, bir kaçmayı deneme sahnesi var ki hem gereksiz bir uzunluğa sahip hem de hikâyeye hiçbir şey katmıyor. Kendi içinde bakıldığında vasatın üzerinde olduğunu rahatça söyleyebileceğimiz “çıldırarak ölme” sahnesinde kralın gördüğü ve duyduğunu zannettiği unsurların kaynağının ne olduğunu bize anlatma zahmetine bile katlanmamış senaristler ve sadece sahnenin kendisini dert etmiş gibi görünüyorlar. Su kenarındaki “seven her şeye katlanır” sahnesi ise filmin anlamsız ve gereksiz bir başka sahnesi ve anlaşılan Feri Cansel’in “kötü kadın”ı üzerinden üretilen erotizmin karşısına Esen Püsküllü’nün masumiyeti koyulmak istenmiş burada. Tüm kostümlerin terzinin elinden yeni çıktığını gösteren temizliği veya Esen Püsküllü’nün anlaşılan bir western filmindeki salon kadınından kopyalanmış kıyafeti gibi tipik Yeşilçam özensizliklerinin elbette karşımıza çıkıp durduğu filmin hikâyesinin, tüm sorunlarına karşın bir “kompleks”liğe sahip olmasını takdir etmek gerekiyor yine de.

Birden duyulan bir mehter sesi ile birlikte tüm Bizans askerlerinin başını çevirdiği yönde yavaş yavaş görüntüye giren on akıncının olduğu sahneyi de atlamamak gerek. Başların o yöne çevrilmesinin nedeni duyulan mehter marşı olsa gerek çünkü ortada bir akıncı yok henüz ama bu marşın kaynağı olacak bir mehter takımı da yok ortada! Askerlerin kıyafetlerinin altına okların saplanması için yerleştirilen materyalin kendisini açıkça belli ettiği filmde, Cüneyt Arkın’ın bir sahnede kameraya dönerek ve göz kırparak “Kadın milleti bu; prenses de olsa fark etmez: Hep olmayanı ister, kaçanı kovalar” diye konuştuğu (sinema ve tiyatrodaki deyimi ile söylersek, “dördüncü duvarı yıktığı”) sahne gibi ilginç yanları ve yetersiz koşullar altında çekilmiş olsa da ve top hiç de hedeflendiği gibi görkemli görünüyor olmasa da esirlerin topu taşıması gibi başarılı sahneleri de olan film en azından bir göz atılmayı hak eden bir Malkoçoğlu (veya bir Cüneyt Arkın) filmi özet olarak.

The Visit – M. Night Shyamalan (2015)

“Bir fabrikada çalışıyordum geceleri. O beyaz şeyi o zaman gördüm. Etrafta koşturuyordu. Onu sadece ben görüyordum. Sarı gözleri vardı. İnsanlara anlatmaya başladım ama bana inanmadılar”

Daha önce hiç görmedikleri ve annelerinin de on beş yıldır hiç konuşmadığı büyükanne ve büyükbabalarını görmeye giden iki çocuğun hikâyesi.

Üçüncü yönetmenlik çalışması olan 1999 yapımı “The Sixth Sense – Altıncı His” ile dünya çapında bir başarı kazanan ve sürprizli filmlerin en bilinen örneklerinden birine imza atan M. Night Shyamalan’ın sonraki çalışmaları bu filmin formülünü tekrarlasa da benzer bir büyük ilgi yaratmadı genel olarak ve hatta son filmlerinde stüdyoların/yapımcıların müdahalesinden sıklıkla şikayet etti yönetmen. Bu kez öncekilerle kıyaslandığında düşük bir bütçe ile çalışan ve âdeti olduğu üzere senaryoyu da yazan Shyamalan tam bir kontrole sahip olmuş film üzerinde; dolayısı ile filmin tüm sevap ve günahlarının da sahibi diyebiliriz kendisi için. Yine bir sürprizi var filmin ve gerilim/korku öğelerine mizah da katan bir hikâyesi. Kimilerinin hem komedisini hem de gerilimini başarılı bularak beğendiği film, kimileri için de ikisi arasında kalmışlığı ile daha çok “vasatın üzerinde bir eğlencelik” olmaktan öteye geçemedi. “The Blair Witch Project – Blair Cadısı” filminin bir moda haline dönüştürdüğü sahte belgesel tavrını benimsemiş Shyamalan ve tüm filmi çocukların kameralarından çekilen görüntülerle oluşturmuş. Bu biçim tercihi yeni bir hava taşımamasının yanısıra, zaman zaman inandırıcılık sorunlarına da yol açmış görünüyor. Komedi ile korkunun ne kadar iyi kaynaştığı ise tartışmalı ve film bu nedenle ne yeterince eğlenceli ne de yeterince korkutucu olabilmiş görünüyor. Yine de bu bir Shyamalan filmi ve kendisini her anında olmasa da ilgi ile izletmeyi beceriyor; sürprizi ise yeterince beklenmedik olmasa da hikâyeye renk katıyor.

Çocuklardan büyük olanı sinemacı olmaya niyetli ve kardeşi ile yapacakları gezinin de belgeselini çekmeye kararlı on beş yaşındaki bir kız. Hikâyenin büyük kısmı onun kamerasından bize yansıyan görüntülerle anlatılıyor. Aynada kendisine bakmama takıntısı olan bu kızın kardeşi ise on üç yaşında ve mikrop takıntısı olan, doğaçlama sözlerle rap yapan bir oğlan. Annelerinin, şimdi ziyarete gittikleri evi terk ederek ve ebeveynlerinin karşı çıkmasına rağmen evlendiği babaları tarafından terk edilmesi ikisinin de hayatında bir travma yaratmış gibi görünüyor. Her iki kardeş de yaşlarına göre olgun ve bir parça da çok bilmişler (sevimli çocuklar imajı yaratmaya çalışmamış Shyamalan ve açıkçası da doğru bir iş yapmış bu tercihi ile). Bir haftalığına geldikleri evde kısa bir süre sonra büyük anne ve büyük babalarının tuhaf ve korkutucu davranışları ile karşılaşıyor çocuklar. Gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışmak ve sürprizini keşfetmek seyirciyi oyalıyor hikâye boyunca. Sonuçta bu bir Shyamalan filmi ve süprizi olmadan olmaz!

Belki de filmi yönetmenin hedefi açısından değerlendirmek en doğrusu: Eğlenceli olmayı amaçlayan bir film bu ve evet eğlendiriyor. Korkutuculuğu için bu yargıda bulunmak biraz daha zor açıkçası. Özellikle son bölümleri ile “pek de ince/derin olmayan bir Stephen King romanı” havası veren film, gerilim türünün pek çok klişesini de rahatsız edici olmayan bir biçimde ve zaman zaman da dalga geçerek kullanıyor ve bu da filme keyif katıyor. Ne olup bittiğini anlayana kadar, yaşlılık ve sonuçları üzerine olduğunu ve hatta yaşlıların ürkünç olduğunu öne süren ve bunun altını da çizen bir hikâye ile karşı karşıya olduğunu düşüneceğiniz hikâye, gerçek ortaya çıkınca biçim değiştiriyor ama bu düşüncenin bir parça da olsa izi kalıyor yine de üzerinizde. Bunu da filmin başarısı olarak görmek mümkün elbette.

Genç oyuncuları canlandıran Olivia DeJonge ve Ed Oxenbould üzerlerine düşeni hakkı ile yerine getirmişler. Karakterlerini Shyamalan nasıl düşünmüşse aynen o şekilde karşımıza getirmiş gibi görünüyorlar: Zekî, eğlenceli ve ukala karakterler bunlar ve iki oyuncu da sevimli olma tuzağına düşmeden yapmışlar işlerini. Yaşlı karı kocayı oynayan Deanna Dunagan ve Peter McRobbie de izlediğimiz masalın kötü karakterlerini (canavarlarını bir başka şekilde söylersek) başarılı biçimde oynamışlar. Evet, bir masal bu: Kendi başlarına (her ne kadar annelerinin izni ile olsa da) yolculuğa çıkan iki çocuğu ve yolda değil ama yolculuğun sonunda başlarına gelenleri anlatıyor hikâye. Bir masaldan daha fazla ciddiye alınmayı beklenmeyen (ve zaten gerekmeyen) eser, filmde büyük annenin de anlattığı türden bir masal daha çok ve Shyamalan da yazdığı ve yönettiği bu filmde tüm masallarda olduğu gibi mutlu bir sona bağlıyor anlattığını ve kahramanları da travmaları ile yüzleşiyor ve aşıyorlar onları. Bize de eğlenmek düşüyor filmi seyrederken ama hemen ardından da kaçınılmaz olarak unutmak olan biteni. Hatırlamaktan korktuğumuz için değil bu, hatırlamaya değecek pek bir şey olmadığı için daha çok.

(“Ziyaret”)