The Dressmaker – Jocelyn Moorhouse (2015)

The Dressmaker“Ben cinayet işledim mi? Katil miyim? Bu yüzden mi lanetlendim?”

Yıllar sonra evine dönen bir kadının bir yandan kasabanın kadınlarını elbise tasarımları ile büyülerken, diğer yandan uzun süredir içinde taşıdığı intikamını almasının hikâyesi.

Rosalie Ham’ın aynı adlı romanından uyarlanan bir Avustralya yapımı. Senaryosu Jocelyn Moorhouse ve aynı zamanda eşi olan sinemacı P. J. Hogan tarafından yazılan filmi Moorhouse yönetmiş. Başroldeki Kate Winslet dışındaki oyuncuları da Avustralyalı olan film özellikle ülkesinde seyirciden hayli ilgi görmüş ve Avustralya’da tüm zamanların gişe geliri en yüksek on birinci filmi olmuştu. Bir yandan tasarımcılık üzerinden yaratıcılığı, diğer yandan kadına çocukken yaşatılanlar üzerinden intikamı anlatan bir film bu ve eğlenceli ve dinamik havası, su gibi akıp giden hikâyesi ve “güzellikler”i ile çok rahat ve ilgi ile izletiyor kendisini. Oyuncu kadrosunun çekiciliği de (hem oyunculukları hem de fiziksel özellikleri açısından!) filme ayrı bir zenginlik katıyor kesinlikle. Buna karşılık, içinde ölümler olan (beş kişi hayatını kaybediyor hikâye boyunca) hikâyesinin mizahını, daha doğru bir deyişle çılgınlığını dizginleyememiş görünüyor film ve trajedi ile komedi hedeflediği gibi pek de uyum içinde ilerleyemiyorlar. Özellikle bu ölümlerden biri anlamsızlığı ve filme “güzellik”, romantizm ve erotizm katan karakterlerden birini ortadan kaldırması ile hayli rahatsız da edebilir seyircisini. Hikâyesine onca ve birbirinden tuhaf karakterleri katması ve gereğinden fazla şey anlatıyor görünmesi de filmi zaman zaman zayıflatıyor açıkçası. Çok önemli olmayan ama iyi bir eğlencelik olarak ilgiyi hak ediyor yine de.

Avustralyalı yönetmen Jocelyn Moorhouse dört çocuk annesi ve çocuklarının ikisi otistik. Özel hayatındaki bu durumun da etkisi ile belki de, 1983 yılında başlayan yönetmenlik kariyerinde sadece beş film var yönetmenin. On sekiz yıl aradan sonra çektiği bu şimdilik son filminde geniş kitlelerden ilgi gören ve ülkesinde epey ödül alan bir sonuç almış Moorhouse ve bir bakıma beklettiğine değmiş seyirciyi. Kate Winslet, Judy Davis, Hugo Weaving ve Liam Hemsworth gibi oyunculukları ve/veya fiziksel çekicilikleri ile çarpıcı bir kadrosu olan bu filmi onlardan da aldığı güçlü destekle hayli “güzel” kılmış yönetmen ve tüm o çekici kıyafetler/tasarımlar ile de bu güzelliği pekiştirmiş. Dolayısı ile “güzel” bir film bu kesinlikle; örneğin Liam Hemsworth sinemaya gelmiş geçmiş en güzel erkeklerden biri olarak karşı konulamaz bir cazibe yaratıyor göründüğü her sahnede. Moorhouse da onun bu avantajını hayli akıllıca kullanıyor açıkçası ve dozunda bir erotizmi ustaca sergiliyor. Hemsworth’un Kate Winslet ile ikili sahnelerinde bu hoş erotizmi hissetmemek için ölü olmak gerekir diyelim kısaca! Hele bir “terzinin ölçü alması” sahnesi var ki Judy Davis’in yarattığı komedi ile desteklenerek ileride belki de klasik olacak anları getiriyor karşımıza.

Şık bir kıyafet içinde istasyonda görüyoruz Winslet’in canlandırdığı karakteri açılışta ve onun ağzından duyduğumuz ve hikâyeyi de açan “Geri döndüm, sizi p.çler” cümlesi bir güzellik ve intikam hikâyesi seyredeceğimizi söylüyor bize. Açıkçası her iki konudaki sözünü de tutuyor film. Tıpkı kadının, annesinin evini çöplük halinden içinde huzur içinde yaşanacak sıcak bir yuvaya dönüştürmesi gibi kasabanın kadınları da onun dokunuşu (daha doğrusu tasarladığı elbiseleri) ile adeta bir Dior defilesinin mankenlerine dönüşüyor. Yine hemen açılışta yer alan, golf toplarını evlere tek tek fırlatma sahnesi bize bu intikam hikâyesinin mizahla örülü olacağını müjdeliyor. İşte bu temalar üzerinden ilerleyen hikâye her biri birbirinden tuhaf karakterleri acımasız bir şekilde önümüze fırlatıp duruyor; filmin seçtiği çılgın havaya uygun ama bir süre sonra baştaki kadar ilgi doğuramayan ve yoran bir tercihe dönüşüyor bu. Bununla da yetinmiyor senaryo ve sonlarda kadının bilmediği bir sırrı da koyuyor ortaya. Sonuç da gerçekten çılgın ama bir süre sonra neresinden tutacağını bilemediğiniz bir eser oluyor; bir sinema eleştirmeninin kadının terzi olmasına gönderme olarak dediği gibi “dikişleri tutmuyor” hikâyenin.

Kate Winslet’in üzerindeki o şık kıyafetlerle, hem sağlam bir komedi ve erotizm yaratttığını hem de belki kendisi için bir parça “basit” olan rolün içini rahatlıkla doldurduğunu söylemek gerek ama oyunculuk açısından filmin öne çıkan ismi annesi rolündeki Judy Davis. Filmin çılgınlığına uygun ama bu çılgınlığın oyun gücünün önüne geçmesine izin vermeyen çok başarılı bir performansı var sanatçının. Hugo Weaving mizaha uygun ama zor bir rolü -sonuçta kadın kıyafetleri giymekten hoşlanan ve tüylü kıyafetlere dokununca neredeyse orgazm olan bir polisi oynuyor kendisi- ustalıkla canlandırıyor. Hemsworth ise yukarıda söylediğimiz gibi o denli güzel bir fizikle resmediliyor ki hikâye boyunca, hani nerede ise oynamasına bile gerek kalmıyor ama o da sevimli gülümsemesini esirgemediği sahnelerde ve özellikle romantik anlarda filmi güzelleştiriyor kesinlikle. Winslet’in bir rugby maçının oyuncularını dekolte kıyafeti ve seksîliği ile dağıttığı sahne, bir elbisenin neler yapabileceğini anlatan bölüm ve David Hirschfelder’in müziği gibi eğlenceli yanları da olan filmin, anne karakterinin söylediği gibi “rezil bir kasaba”da geçmek için fazlası ile eğlenceli bir havaya sahip olmak gibi bir problemi var yukarıda da vurguladığımız gibi. Pek de önemsiz değil bu kusur açıkçası ama gerek tüm o eğlencesi gerekse yardımcı oyuncularının tümünün canlandırırken kendilerinin de eğlendiği açık olan karakterleri ile de ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Bir kaosa dönüşmenin hemen yanından geçen ama bu tuzağa düşmemeyi başardığı için de o kaostan olumlu yönde beslendiğini söyleyebileceğimiz filmin tasarım düşkünleri (filmdeki tüm o elbiseleri, setleri vs. düşünün) için görülmesi gerekli bir yapım olduğunu söyleyelim son olarak.

(“Düşlerin Terzisi”)

Mad Max: Fury Road – George Miller (2015)

Mad Max Fury Road“Ben tek bir içgüdüye indirgenmiş bir adamım: Hayatta kalmak”

Bir tiranın yönetimine isyan ederek yanına aldığı genç kadınlarla birlikte “evine” dönmeye çalışan bir kadının ve birlikte mücadele ettiği bir adamın hikâyesi.

İlki 1979 yılında çekilen “Mad Max – Çılgın Max” serisinin dördüncü ve şimdilik son filmi. İlk iki filmi yalnız, üçüncüsünü ise George Ogilvie ile birlikte yöneten George Miller otuz yıl aradan sonra gelen bu dördüncü filmde tek başına oturmuş yine yönetmen koltuğuna. Bu son filmde Max rolünde oynayan Tom Hardy üç Mad Max filmi için daha anlaşma yapacağını söylediğine göre devamının geleceği açık olan bu Çılgın Max filmleri distopya türünün en önde gelen örneklerinden şüphesiz. Bu son film ise sadece serinin hayranları veya daha genel olarak aksiyonu sevenler tarafından değil, pek çok eleştirmen tarafından da çok beğenilen bir çalışma oldu ve serinin dört filmi içinde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterilen de tek yapımdı. Mükemmel denecek bir teknik ustalıkla anlatılan filme aksiyon sevmeseniz bile karşı koymanız mümkün değil ve ilginizi hep ayakta tutması ve CGI türünden efektlerden çoğunlukla kaçınmış olması ile sahip olduğu doğallık ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor. Tüm bunlardan öte filmi asıl ilgiye değer kılan ise filmin bir Mad Max filmi olmanın çok ötesine geçip, bir Furiosa (hikâyenin kadın kahramanı) filmi olmayı tercih etmesi ve bırakın aksiyon filmlerini diğer tüm türlerde bile örneği pek olmamış bir biçimde kadın kahramanını öne çıkarmayı tercih etmesi. Bu cesur tutumu, bunu üstelik bir erkek kahramanın adını taşıyan ve öncesinde bu erkek kahramanı anlatan, dolayısı ile seyircinin yine benzer bir beklenti içinde olduğu bir seri içinde yapması ve ortaya parlak bir aksiyon filmi çıkarmayı başarması ile takdiri hak ediyor kesinlikle. Aksiyonun kesinlikle meraklısı değilseniz, hissedecekleriniz takdire çok da yakın olmayacaktır muhtemelen: Karşınızdaki patlamalara, çatışmalara, kavgalara adanmış; hikâyesi zaman zaman saçma bir hal de alan; örneğin güçlü oyuncu Tom Hardy’den oyunculuk yönünde pek de bir beklentisinin olmamasının da gösterdiği gibi hikâyeyi zaten dert de etmiş görünmeyen ve önceki filmlere göndermeleri ile “fan”larını tatmin etmeyi öncelikli amaçları arasına koymuş görünen bir film çünkü.

Avustralya sinemasının ana akım sinemaya belki de en büyük armağanı Mad Max karakteri. İlk üç filmde Mel Gibson’ın oynadığı, burada ise Tom Hardy’nin devraldığı bu karakter distopik bir dünyada geçen intikam veya zalimlere karşı direniş hikâyelerinin kahramanı. Burada ise hikâyenin asıl kahramanı bir kadın oluyor ve tiranın “damızlık” olarak seçtiği beş genç kadını da yanına alarak bir zamanlar kaçırılarak koparıldığı kendi topraklarına gitmeye çalışıyor. Evet, Max ona bu çabasında epey bir yardımcı oluyor ama asıl anlatılan onun değil kadının hikâyesi kesinlikle. George Miller filmin kadın karakterlerini zenginleştirmek ve “feminist” bir açıdan onu daha doğru çizebilmek için bir feminist olan yazar Eve Ensler’den destek almış. Bu tercihin de gösterdiği gibi film, diğer üçünden çok farklı bir yerde duruyor. Kadının gücü, mücadelesi, kahramanlığı vs. asla bir yama gibi eklenmemiş hikâyeye; aksine tüm hikâye nerede ise bu temalar üzerinde dönüyor. Kadın karakterler ne fiziksel ne de zihinsel aktivitelerde asla erkeğin gölgesinde kalmıyorlar ve bu tutum filmin bir iki sahnesinde değil hikâyenin tümünde baskın bir şekilde kendisini gösteriyor. Bir kadın savaşçının ağzından “Her erkeğe bir kurşun” cümlesini o sırada olan bitene gayet uygun bir şekilde duyduğumuz filmin bu konudaki samimiyetinden şüphe etmemek gerek sanırım.

Halkın aç ve sefil durumda olduğu, tiranın suya el koyduğu toplumda -kadın veya erkek, bir veya birkaç- kahramanın bu zalim yöneticiyi yok etmesi ise ana akım sinemasından beklenecek bir hikâye elbette ve film bu anlamda alışılagelenden bir milim bile ayrılmıyor. Pasif ve bir kahramana muhtaç olan kitlelerin tirana ve askerlerine karşı savaşta hiçbir paylarının olmaması Hollywood usulü bir kahramanlık hikâyesine çok uygun şüphesiz ama “politik” açıdan bakınca bir o kadar da yanlış ve tehlikeli; ne var ki geniş kitlelerin aldırış edeceği bir “tehlike” değil bu. Görkemli efektler, kalabalık bir figüran kadrosu, muhteşem setler, en ince ayrıntıya kadar özenilmiş tasarımlar, hiç nefes aldırmayan ama zorlama da görünmeyen tempolu kurgusu, çarpıcı bir görüntü (John Seale) ve ses çalışması, büyük bir kısmını “gerçek zamanlı” anlatma cüretkârlığını göstermesi ve bu girişiminde hiç aksamaması ve Junxie XL müziği ile seyircinin gözünü o denli parlak bir biçimde boyuyor ki bu kusuruna dikkat edecek bir hâl de bırakmıyor açıkçası. Evet, bir yandan da söylemeli ki yorucu bir film bu: Karakterlerinin harcadığı enerjiyi o denli iyi hissettiriyor ki size en az onlar kadar yoruluyorsunuz siz de ve sürekli bir tehdit altında ve aralıksız savaşıyor olmanın neden olduğu bitkinlik çöküveriyor üzerinize film bittiğinde. Bu sonuç teknik açıdan veya kendisine koyduğu hedef açısından filmin çok başarılı olduğunu kanıtlıyor kuşkusuz ama işte sonuçta hikâyedeki yanlışları veya saçmalıkları da çok dikkat etmezseniz görmemenize veya görseniz de önemsememenize neden oluyor. Temposunu yavaş yavaş yükselten, arada seyirciye nefes alma zamanı tanıyan bir yanı yok filmin: Aksine ilk anından başlayarak sürekli ve düzenli olarak hep zirvede geziniyor tempo ve arada tanık olduğumuz “mesaj kaygılı” kimi sahnelerdeki sakinliği bile bizi sürekli tetikte tutuyor. Her biri koreografisi, dinamizmi ve efektleri ile göz alan onlarca sahnesi olan filmde başrollerdeki Charlize Theron ve Tom Hardy hikâyenin kendilerinden beklediğini fazlası ile karşılıyorlar ve dinamik bir oyunculuk sergiliyorlar. Sonuç olarak, çekiciliğine karşı koymanın imkânsız olduğu, sinema sanatının teknik öğeler ve bunların kullanımı açısından ulaştığı büyüleyici noktanın şovu ile kesinlikle çok etkileyen ama bu büyüden kendinizi uzak tutmayı başarırsanız (ki imkânsız denecek kadar zor bu) şunu da göreceğiniz bir film bu: Savaş araçlarının birinin önüne bağlı olarak, alev çıkartan elektrogitarını çılgınca çalan karakterin özetleyebileceği çılgın, gürültülü, tuhaf, çekici, görkemli ve “anlamsız” bir sinema yapıtı.

(“Çılgın Max: Öfkeli Yollar”)

Madhouse – Jim Clark (1974)

Madhouse“Hanımefendi, korku filmlerinde dedikleri gibi, sonunuz çok kötü olacak!”

Akıl hastanesinden çıkan bir korku filmleri yıldızının oynadığı karakterin işlediği cinayetler nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Korku filmlerinin usta oyuncusu Vincent Price’ın bu türde yaptığı “ucuz” filmlerle bilinen American International Pictures (AIP) şirketi ile yaptığı on dört yıllık işbirliğinin son örneği. Kahramanının bir süre akıl hastanesinde yatmış olması dışında hikâyesi ile pek de ilişkisi olmayan bir isim verilen film Angus Hall’ın “Devilday” adlı romanından -oldukça serbest bir şekilde- uyarlanmış. Senaryoyu Ken Levison ve Greg Morrison yazarken, yönetmenliği Jim Clark üstlenmiş. Bu yıl hayatını kaybeden ve sinemadaki asıl kariyeri kurgu alanında olan Clark kariyeri boyunca toplam dört uzun metrajlı konulu film çekmiş ve bu da onların sonuncusu. Price’a, oyuncuya aşina olanların çok yakından bildiği oyunculuğunu bir kez daha tekrarlama fırsatı veren film, AIP’nin portföyündeki filmleri hatırlatan hikâyesi ile pek orijinal görünmüyor ve hatta o filmlerin daha da ucuz bir kopyası gibi görünüyor çoğunlukla. Price’ın filmleri içinde gişe geliri en düşük olanlardan biri olan eser temel olarak katıksız korku filmleri hayranları ve AIP filmlerinin meraklıları için önerilebilecek ve elbette asıl olarak Price için görülmeyi hak ettiği söylenebilecek bir çalışma ama çekici başka yanları da var neyse ki.

Hikâye yıllar önce bir partide yaşananlarla başlıyor ve bir cinayet işlediğinden şüphelenilen ama bu kanıtlanamadığı ve öldürülen nişanlısının cesedini görünce aklını yitirdiği için yıldız oyuncunun akıl hastanesine yatırılmasını anlatıyor. Sonra günümüze geçiyor film ve akıl hastanesinden çıkan oyuncunun şöhretinden yararlanmak amacı ile onun sinemada canlandırdığı “Doktor Ölüm” karakterini kullanarak çekilecek televizyon dizisi için ABD’den İngiltere’ye davet edilmesi ile gelişen olayları ve işlenen yeni cinayetleri anlatıyor. Hikâyenin gerilimi temel olarak cinayetleri oyuncunun kendisinin mi işlediği veya bir başka deyişle, cinayetleri işlerken Doktor Ölüm’ün filmlerdeki maskesini giyen kişinin kim olduğu üzerinden ilerliyor. Açıkçası film de tüm gerilimini bu bilinmezlikten alabiliyor ve o da hikâyeyi sürüklemek için her zaman yeterli olamıyor. En azından katilin kim olmadığını iyi bir korku filmi seyircisi çok çabuk tahmin edebilir ki bu da filmin zayıflıklarından biri. Bu “katil kim” geriliminin dışında ise film kendisine başka bir gerilim veya korku kaynağı yaratamıyor ne yazık ki. Hemen tüm gerilim sahneleri benzerlerini daha önce bu tür “ucuz” filmlerde gördüklerinizi hatırlatıyor ve örneğin koltuğunuzda rahatsız oturmanızı sağlayamıyor.

Tekin görünmeyen bir bahçe içindeki malikâne, karanlık, sis ve örümcek ağları gibi bu tür filmlerin olmazsa olmazlarının yerlerini aldığı filmin hikâyesindeki karakterler de yeterince çekici değiller. Örneğin çılgın kadın karakteri onca tuhaf sahnesi ve hikâyeye aslında pek de bir şey katmaması ile senaryonun gereksiz unsurlarından biri. Bunun yanında senaryonun kimi sahneleri gereksiz uzattığı da dikkat çekiyor; örneğin kahramanımızın gece adını söyleyen bir kadının sesi ile uyandığı sahne veya cinayetlerden birinin öncesinde olanlar gereksiz uzunlukta. Buna karşılık kimi olaylar anlatılabileceği en kısa sürede ve bir telaş içinde anlatılıyor ve sahneler arasındaki bu tempo dengesizliği filme zarar veriyor. Hikâyenin gelişimi içinde sık sık yıldız oyuncunun oynadığı eski filmlerden sahnelerin gösterilmesi de asıl seyrettiğimiz filmin temposunun düşmesine neden oluyor ve bu da bir korku filmi için iyi bir durum değil kuşkusuz. Kusurlarından devam edersek, filmin türünün çerçevesi içindeki gerçekçilik seviyesine bile zaman zaman aykırı düşmesini ve kimi gelişmeleri açıklayamamasını da ekleyelim son olarak.

Sonuçta AIP filmleri içinde veya genel olarak korku/gerilim türü içinde önde gelen veya bir kült ya da klasik olarak nitelendirilebilecek bir film değil bu. Buna rağmen filmi görmeye değer kılacak öğeleri de atlamamak gerek. Başta Price’ın ve Peter Cushing’in varlığı, bu tür filmlerin müdavimi kimi karakter oyuncuları, iki ayrı filmin klipleri ile de olsa Basil Rathbone ve Boris Karloff’u görebilme şansı, Douglas Gamsey imzalı ve hikâyeye çok iyi uyan görkemli müziği, kapanış jeneriklerine eşlik eden ve Price tarafından seslendirilen şarkısı ve finaldeki sürpriz gelişme filmi çekici kılabilir pek çok sinemasever için. Önce hikâyeye daha fazla yakışan bir şekilde “Doktor Ölüm’ün İntikamı” adı verilen filmin çekimlerindeki kimi sıkıntılar (yapımcı şirketler AIP ile Amicus arasındaki anlaşmazlıklar, senaryonun sık sık değiştirilip son anda oluşturulması, fazlası ile düşük bütçe ve yönetmen Jim Clark’ın kurgudaki ustalığı olmasa filmin olduğundan çok daha dağınık görünmesine yol açacak şekilde kaos içinde çekilen sahneler vs.) sonucu olumsuz yönde oldukça etkilemiş olsa da, zaman zaman “camp” havasına bürünen film o dönemde artık gözden düşmekte olan türden korku filmlerinin örneklerinden biri olarak da görülmeye değer olabilir.

(“Tımarhane”)

Ulusal Sinema Kavgası – Halit Refiğ

ulusal sinema kavgasiSinemamızın sadece üretmekle yetinmeyip, üretimini düşünceye dayalı bir sürecin sonucu kılan ve anlatacak bir derdi olan sanatçılarından Halit Refiğ’in “Ulusal Sinema” başlığı ile özetlediği sinema anlayışı ile ilgili yazılarının toplandığı kitap. Bazıları daha önce yayımlanmış (ne yazık ki hangi gazete veya dergiler olduğu belirtilmiyor kitapta) bazıları ise doğrudan bu kitap için yazılan yazılarda Refiğ sadece sinema üzerine değil, Ulusal Sinema yaklaşımını açıklayacak şekilde Türk toplumunun tarihi, ülkede o dönemdeki sanat ve düşünce anlayışları, halk ve aydın ikilemi, Batı ve Doğu kültürlerinin farklılıkları gibi alanlara da uzanıyor ve anlaşılan o döneme özgü bir biçimde hayli sert ve zaman zaman da ağır sözlerle fikir ayrılığı içinde bulunduğu kimi aydınlara çatıyor. Kitaptaki yazılar 1965 ile 1971 yılları arasında yazılmış ki bu yıllar hem Refiğ’in kendisi için hem de ele aldığı konular açısından Türkiye için önemli tarihler. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kabul edilen yeni anayasanın doğurduğu (ve çok da uzun sürmeyen) özgürlükçü hava sadece Refiğ için değil, Türk sinemasının kendisi için de bir çıkış dönemini başlatmış ve klasiklerin önemli bir kısmı o tarihlerde çekilmişti. 1965 yılında yapılan seçimleri sağı temsil eden Adalet Partisi’nin aydınların hiç öngörmediği bir şekilde tek başına iktidara gelecek şekilde kazanmasının yarattığı şaşkınlıkla da Refiğ de bir sorgulama içine girmiş adeta ve Ulusal Sinema diye adlandırdığı anlayışı oluşturmaya, açıklama ve savunmaya başlamış.

Ulusal Sinema’nın Türk toplumunun yüzyıllara uzanan köklerinden beslenmesi ve Tanzimat ile başlayan ve Cumhuriyet ile hızlanarak artan “Batılışma” baskısının sonucu olan kültürel anlayıştan uzak durması gerektiğini söylüyor Refiğ. Sinemada ne o dönemde gözde olan “halkçı” (bu tanımlamayı Ulusal Sinema’nın kapsamına girecek anlamda bir halk sineması için kullanmıyor Refiğ ve batı sinemasının aksine bizde filmlerin yapımcının parası ile değil, filmi seyredeceği öngörülen seyirciden elde edilecek gelir düşünülerek kesilen bonolarla çekildiğini söyleyerek filmin finansmanını bu anlamda seyirci üstlendiği için bu ifadeyi kullandığını söylüyor) filmlerin ne de oldukça sert sözlerle eleştirdiği Sinematek çevresinin dikte etmeye çalıştığı “batı kopyası” denemelerin sinemamızın kurtuluşu olmayacağını öne sürüyor. Refiğ’in fikirlerini savunurken o dönemde sinemacılar ile Sinematek çevresi arasındaki sertlik dozu hayli yüksek polemiklerin izlerini taşıyan ifadeleri okuyanı biraz şaşırtabilir açıkçası; hakarete varan ifadeler var yazılarda, ve karşı taraftan da örnek verdiği bir yazı (bir Onat Kutlar yazısı bu) bu ifadelerin çift taraflı olduğunu gösteriyor. Hayranı olduğu Kemal Tahir’in romanlarına ve görüşlerine sık sık göndermelerde bulunuyor yazılarda ve giriştikleri Ulusal Sinema denemelerinin ne sağcı yöneticilerden ve halktan ne de aydınlardan destek bulabilmiş olmasının neden olduğu rahatsızlığı (veya öfkeyi) yansıtıyor cümlelerine.

Sinemamızın üretirken düşünen nadir isimlerinden biri Refiğ ve bir sanatçı olarak doğrularını dilediği gibi eserlerine yansıtamamış olması bugün geriye baktığımızda hayli üzücü kuşkusuz. Ulusal Sinema tezi veya daha genel olarak Türk toplumu üzerine görüşleri -her ne kadar Refiğ bu görüşlerini dile getirirken oldukça katı duruyor olsa da- eleştirilebilir veya barındırdığı kimi çelişkilere karşı tezler öne sürülebilir ama bu durum onun gerçek bir aydın sanatçı kimliğini taşıdığını söylemeye engel olmamalı kesinlikle. Sanatçı 1960 – 1965 arasında kendisinin de içinde bulunduğu kimi yönetmenlerin (Metin Erksan, Lütfü Akad vs.) çektiği “toplumsal gerçekçi” filmlerin halk tarafından kabul görmediğini ve aydınların olduğu çevrenin de bu filmleri yeterince “batılı” bulmadığı için beğenmediğini söylüyor.Bu örnek aslında onun da bir ikilemini ortaya koyuyor ki bu ikilemin bir çözümü var mıdır, emin değilim. Örneğin kendisinin “Haremde Dört Kadın” filminin batı hayranı aydınlar tarafından aşağılandığını söylüyor ama aynı filmin Antalya Festivali’nde sağcıların verdiği tepki yüzünden gösteriminin yarıda kesildiğini ve seyircinin vizyona girdiği zaman filme gitmediğini de yazıyor. Sinemanın halkın geleneklerinden, inançlarından, değerlerinden beslenmesi gerektiğini söylüyor Refiğ ama işte bunları düşünerek çektiği filmler dayanılması gerektiğini düşündüğü halktan hemen hiç destek görmüyor ve beğenilmiyor.

Tüm batılılaşma hareketlerinin ters teptiğini ve halk tarafından hep reddedildiğini yazıyor Refiğ ve 27 Mayıs’ın da temelinde batılılaşma hareketinin bir uzantısı olduğunu ve işte tam da bu nedenle 1965 seçimlerinde halkın kendisinden gördüğü Demirel’i iktidara getirdiğini söylüyor. Batı’nın bireyi öne çıkaran anlayışının terine Doğu’nun toplumu ön planda tuttuğunu iddia ediyor ve bu nedenle oradan gelecek sanat eserlerinin bizimki gibi toplumlar için bir örnek teşkil edemeyeceğini yazıyor. Bu bağlamda tiyatronun örneğin, hiçbir zaman halkın benimseyeceği bir sanat dalı olamayacağını belirtiyor. Burada, Refiğ’in Batı bireyciliğini eleştirirken kullandığı “gemisini kurtaran kaptandır” veya “her koyun kendi bacağından asılır” atasözlerinin bizim kültürümüzün parçası olmasının elbette bir çelişki yarattığını ve onun bu kadar katı çerçeveler içinde yazmasının çok da doğru olmadığını gösterdiğini ama yine de tezlerinin önemini bu çelişkilerin azaltmadığını da söyleyelim. Kuşkusuz sanatçının tezlerine özellikle de soldan pek çok itiraz gelmiştir ve gelecektir; örneğin Nazım Hikmet’i yeteneğini takdir etmesine rağmen “ömrünün sonuna kadar batılı bir sanatçı olarak kaldı” ifadesi ile tanımlaması epey karşı görüşü teşvik etmiştir zamanında.

1968 tarihli ve çıkarılması düşünülen sinema kanunu ile ilgili yazısında “Türkiye’ye getirilen yabancı filmlerin nitelik ve nicelik bakımından kontrol altına alınması” gibi fazlası ile sansürcü bir anlayışı savunan Refiğ’in kitabında “Hudutların Kanunu”, “Kızılırmak Karakoyun”, “Sevmek Zamanı”, “Ölmeyen Aşk”, “Sevmek Zamanı” ve “Umut” gibi Türk sinemasının klasiklerini Ulusal Sinema anlayışına göre değerlendiren yazılar var ve bu yazılardan “Umut” üzerine olanında Yılmaz Güney’i “arrivist” (amacına varmak için her yolu doğru gören kişi) olarak suçluyor. Bu örneğin de gösterdiği gibi polemiklere yol açan yazılar bunlar ve sadece Türk sineması üzerine düşünenler tarafından değil, Türk toplumunu Batılı ve Doğulu ikilemi arasındaki sıkışmışlığı üzerinden değerlendirmek isteyenlerce de okunmayı hak ediyor. Bu yazılardaki tezlerin ve karşı tezlerinin bugün tüm canlılığı ile hâlâ çatıştığını bilmek de kitabı çekici kılıyor kuşkusuz.