Sherrybaby – Laurie Collyer (2006)

sherrybaby“İki buçuk yıldır temizim… Hapisteyken temizlendim… dört gün oldu çıkalı… ve tekrar kullanmayı o kadar çok istiyorum ki… on altı yaşımdan yirmi ikiye kadar eroin hayatımın aşkı oldu. İşte, bir kızım vardı ve onunla hiç ilgilenmedim. Şimdi ona bakmak istiyorum… ve bu yüzden temiz kalmak zorundayım. Bu yüzden buradayım… Hepsi bu kadar”

Uyuşturucu alabilmek için yaptığı hırsızlık nedeni ile girdiği cezaevinden şartlı tahliye ile serbest bırakılan ve küçük kızına tekrar kavuşarak hayatını yeniden kurmaya çalışan genç bir kadının hikâyesi.

ABD’li Laurie Collyer’in yazdığı ve yönettiği ve başrolünde “bağımsız filmlerin kraliçesi” Maggie Gyllenhaall’ın yer aldığı bir Amerikan yapımı. Gyllenhaal’ın gerçekçi performansının en büyük kozu olduğu film küçük hikâyesi ile bir bireyin yaşamda bir yer edinebilme çabasını anlatıyor bize ve bunu yaparken hemen tüm Amerikan bağımsız filmlerinde olduğu gibi gerçekçi çizilmiş karakterler, doğal oyunculuklar ve kamera oyunlarından uzak duran yalın bir mizansen getiriyor karşımıza. Bu alçak gönüllü filmin belki de tek kusuru anlattığının çok tanıdık gelmesi ve sinemasının da tüm o benzer bağımsız filmlerden pek de farklı olmaması. Bu orijinallik eksikliğine rağmen, Gyllenhaal’ın varlığı ve oyunculuğu ile perdeye “gerçek” hikâyelerden birini “gerçek” insanlarla getiren film ilgiyi hak ediyor.

Filmin başarılarından biri daha ilk karelerinden başlayarak doğallığı ve belgesele yakın bir gerçekçiliği yaratmayı ve hikâye boyunca da bu atmosferi korumayı başarması. Laurie Collyer kamerayı yaşayan bir karakterin hayatına sokmuş ve hiç müdahale etmeden görüntülediklerini bize aktarmış gibi bir anlatım tutturmuş ve bu tercihinin sonucu olarak da önümüze, verdiği gerçekçilik hissi nedeni ile kayıtsız kalınamayacak, bir kadının hikâyesini getirmiş. Hemen hiçbir sahnesinde fazlalık veya bir başka deyişle gereksizlik hissi vermiyor film ve hikâye şaşırtmadan ilerlemesine ve şaşırtmayan bir finale sahip olmasına rağmen, kendisini ilgi ile izlettiriyor. Evet, bu tür hikâyelerden bolca seyrettik ve yönetmenin sinema dili de benzer bağımsız filmlerin izlediği yoldan hemen hiç sapmadan, bu türün kendi içindeki güvenli yolundan ilerlemeyi tercih ediyor açıkçası. Bu da filmin sinema değerini azaltıyor sonuç olarak ama yine de hak ettiği bir ilgi düzeyi var filmin ve bunu esirgememek gerekiyor bu problemi nedeni ile. Filmin karakterlerini basit ama iyi düşünülmüş sahnelerle bize tanıtabilmesi ve kısa bir süre içinde hemen tüm karakterlerini uzun süredir tanıyormuş duygusunu seyircide yaratmayı başarabilmesi kesinlikle önemli bir başarı ve bu başarıyı zorlama duygusallıklara başvurmadan ve gözyaşı döktürmeye müsait sahneleri duygusal sömürüden özenle ve zarif bir biçimde uzak durarak elde etmesi ayrıca önemli.

Filmin hemen her karesinde görünen Maggie Gyllenhaal’ın sürüklediği bu “sosyal gerçekçi” hikâye, Amerikan sinemasının büyük, zengin, gösterişli karakterlerinin tam tersi bir noktada duruyor bağımsız filmlere özgü olarak ve bu tercihi ile de bize bizi anlatmayı başaran sinema eserlerinden biri oluyor ki ticari sinemanın tüm o yapaylıklarından ve “sadece eğlendirmek” amaçlı yaklaşımlarının yanında nefes aldıran bir tercih bu kuşkusuz. Fazlası ile güvenli sularda ilerlese de ve zaman zaman “politik doğrucu” bir tavrı olsa da ilgiyi hak eden bir film bu, özet olarak. Gyllenhaal’ın, küçük kızını oynayan Ryan Simpkins ile ikili sahnelerinin başarısı ve aile içindeki diyalogların, tartışmaların, imaların ve çekişmelerin herkese tanıdık gelecek olması ile de zaten belli bir ilgiyi baştan garantiliyor.

Ayrılık Müziği – Marguerite Duras

Ayrilik MuzigiFransız yazar ve sinemacı Marguerite Duras’ın orijinal adı “La Musica Deuxiéme” olan tiyatro oyunu. Duras 1965 yılında yazdığı “La Musica” adlı oyunun devamı olarak yazmış bu metni ve 1985 yılında, kendi yönetmenliğinde ve iki ünlü oyuncu, Miou Miou ve Sami Frey ile de sahneye koymuş ilk kez. Oyun bir erkek ile bir kadının, bir zamanlar çokça kaldıkları bir otelde üç yılı aşkın bir süre sonra ilk kez buluşmalarını anlatıyor; bir zamanlar evli olan çift boşanma işlemlerini tamamlamak için bir araya gelirler ve bir yandan geçmişi sorgularken diğer yandan etkisinden kaçınamadıkları bir geçmişe özlem duygusunun da içinde bulurlar kendilerini.

Bizde “Ayrılık Müziği” adı ile sahnelenen oyunda sadece iki karakter var sahnede. Oyunun metninin girişinde Duras kadını ve erkeği tanıtıyor kısaca ve bu tanıtımın sonunda “Artık onların ikisi de bir aşk öyküsünden vazgeçebilirler” diyerek tanık olacağımızın bir vazgeç(eme)me hikâyesi olacağını söylüyor bize. Her ikisinin de “ihanet” ettiği evlilik sorgulanırken, Duras’ın erkeğin kadının ihanetini sorgulamasını öne çıkarması ve yine erkeğin çocukca bir yaklaşımla vazgeçmekte zorlanmasının vurgulanması oyunun ilginç öğeleri olarak dikkat çekiyor. Sadece sesini duyduğumuz bir karakteri bir kenara koyarsak, iki oyunculu bu oyunun güçlü sanatçılarla hayli çekici bir “ilişkiyi bitirme” hikâyesi olarak sahnelenebileceği açık ve Fransa’daki -Miou ve Frey’li- ilk sahneleme de seyircilerine bu bakımdan hayli yüksek bir tiyatro keyfi vermiş olsa gerek. Aşk, İhanet, nostalji, kopamama, yeni bir hayat gibi temalar üzerinden ilerleyen bu alçak gönüllü oyunun metni tiyatroseverler için oldukça önemli bir eser kesinlikle.

(“La Musica Deuxiéme”)

Frida – Julie Taymor (2002)

Frida“Onun eserleri hem iğneleyici hem yumuşaktır, çelik kadar sert ve kelebek kanadı kadar da ince; bir gülümseme kadar sevimli ve hayatın hoşnutsuzluğu kadar da zalimdir. Daha önce hiçbir kadının böylesine acılı şiirleri tuvale dökebildiğini sanmıyorum”

Meksikalı sürrealist ressam Frida Kahlo’nun hayat hikâyesi.

Hayden Herrera’nın Frida Kahlo’yu sanatı ve duvar resimleri ve freskleri ile ünlü ve yine bir Meksikalı olan Diego Rivera ile ilişkisi üzerinden anlatan biyografi kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Herrera ile birlikte Clancy Sigal, Diane Lake, Gregory Nava ve Anna Thomas yazmış, yönetmen koltuğunda oturan isim ise Julie Taymor. Salma Hayek’in Frida karakterini kendisini epey vererek oynadığı filmde Rivera rolünde ise bir başka ünlü oyuncu, Alfred Molina var. Görsel yönden hayli güçlü olan film, Frida Kahlo’nun eserlerini canlandırırken, sanatçının kendisinin, eserlerinin ve yaşadığı dönemin renklerini ve esin kaynaklarını karşımıza getirirken oldukça başarılı; buna karşılık senaryosundaki kimi ciddi sıkıntılar sanatçının sanatını ve acılarını anlamakta hemen hiç yardımcı olmuyor ve film sık sık alışılmış biyografi filmlerinden öteye geçemeyen bir düzeyde kalıyor sık sık.

Yönetmen Julie Taymor hikâyesine sıkı bir giriş yapıyor ve daha sonra gerek tramvay kazası sahnesinde gerekse animasyonların yardımına başvurduğu bölümlerin tümünde güçlü bir etki yakalayarak seyir keyfi sunuyor seyredene. Kaza sahnesi (tüm o altın tozları ve kurgusu ile gerçekten çok etkileyici) ve sonrasındaki animasyon çok başarılı ve yönetmen adına ciddi bir başarıyı gösteriyor. Ne var ki film bu sahnelere ve dinamizmine rağmen zaman zaman ortalama bir biyografi filminden de öteye geçemiyor. Bu problemin temel kaynağı ise senaryosu olmuş gibi görünüyor. Resim sanatının bu ilginç ve eserleri ile sanat tarihine kalıcı bir iz bırakmış kişiliğini hayli olaylarla, acılarla ve ilişkilerle dolu hayatının tüm yönleri ile anlatmaya soyunmuş hikâye ve nerede ise hayatındaki tüm önemli olayları birer birer karşımıza getiren bir anekdotlar zincirine dönüşmüş. Bununla da yetinmeyen hikâye, Geoffrey Rush’ın şaşırtacak denli vasat bir oyunculuk ile canlandırdiği Troçki’yi ve suikastini, sanatçı ve eşinin ABD’de Rockefeller ile olan macerasını ve daha benzer -kendi içinde zaten hayli önemli ve büyük olan- pek çok olayı daha almış bünyesine ve ortaya hayli dolu ve bu yüzden de seyircinin sanatçıya ve sanatına konsanstre olmasını zorlaştıran bir sonuç çıkmış.

Filmin üslubu da bir çelişki barındırıyor: Filmin yarısında fazlası ile klasik bir sinema dili kullanılırken, animasyonlu bölümler başta olmak üzere diğer yarısında hayli dinamik ve üslupçu olarak nitelendirilebilecek bir hava var. Bu iki farklı yaklaşımın bir arada olması değil problem olan; problem iki üslubun her zaman yeterince uyum içinde kurgulanmamış olmasından kaynaklanıyor. Filmin bir diğer sıkıntısı da İngilizce olması. Meksika’ya bu denli ait olan bir sanatçının yerel motiflerle bu denli örülmüş hayatını anlatan bir filmin -kimileri İspanyolca aksanlı konuşan oyuncularla üstelik- İngilizce çekilmiş olması hikâyenin gerçekçiliğine zarar veriyor doğal olarak. Bir başka önemli problem de sanatçının geçirdiği kazadan sonra yaşadığı ve tüm bir ömür süren fiziksel acılarını bazen tamamı ile unutması filmin ve bunu hatırladığında da konuyu nerede ise unutturduğu seyirciyi olumsuz anlamda şaşırtması. Gördüğü her kadınla yatan bir adamla evli ve ona tutku ile aşık olan kadının evliliği birey olarak kadının hikâyesinin önüne geçmiş görünüyor ve bu tercihin doğruluğu da tartışmalı açıkçası. Filmin çizdiği resim dikkate alındığında pek de tutku ile bağlanılacak bir adam gibi görünmüyor Diego Rivera ve bu da bir sıkıntı yaratıyor filme ısınmakta.

Salma Hayek yapımcıları arasında olduğu filmde Frida karakterini güçlü bir biçimde oynuyor ve bu ilginç karakteri hikâyenin tüm aksaklıklarına rağmen gerçek ve elle tutulur kılmayı başarıyor. Bu role Madonna’nın da talip olduğunu düşünürsek, Hayek’in kıymeti daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum! Elliot Goldenthal’in ödül kazanan ve filmin anlattığı dünyaya çok yakışan müziği, Rodrigo Prieto’nun muhteşem görüntü çalışması, kapanış jeneriği sırasında dinlediğimiz “Burn It Blue” şarkısı gibi hayli çekici unsurları barındıran film bir yarım başarı diye özetlenebilir. Troçki ile Frida Kahlo arasındaki ikili sahnelerde olduğu gibi vasatın bile altına düşen sahnelerden, yukarıda sözünü edilen görsel oyunlarda olduğu gibi çok parlak bir düzeye ulaşan sahnelere gelip giden bir film bu. Sonuçta muhteşem bir sanatçının hayatı var karşımızda ve acılarının şiirini resme dönüştürebilen bir kadının hayatına ilgisiz kalmak mümkün değil. Tüm o görsel başarısının örneklerinden biri olan ve Hayek’in Ashley Judd ile hayli erotik bir tango yaptığı sahne bile filmi görmek için tek başına yeterli ki filmde bunlardan epeyce var.

Erkeklerin Hikâyeleri – C. Pavese / H. Miller / V. Nabokov / B. Malamud / J. Cheever / R. Carver / A. Moravia / H. Kureishi / T. Capote / C. Bukowski / P. Bowles / J. L. Borges / M. Kundera / B. Schlink / K. Ishiguro / E. Hemingway

Erkeklerin HikayeleriMurathan Mungan’ın seçtiği ve erkek yazarların erkekleri anlattığı hikâyelerden oluşan bir derleme. Mungan’ı bu derlemeyi yapma fikrine, kitabın da ilk hikâyesi olan, Cesare Pavese’nin “Kendini Öldürenler” adlı eseri götürmüş. Daha önce Türkçe olarak çeşitli dergi veya kitaplarda yer almış hikâyeleri bir araya getirilmiş ve büyük çoğunluğu yazarın ağzından anlatılan bu hikâyeler aracılığı ile “erkeklerin nasıl gördüğü, nasıl hissettiği, nasıl yaşadığı ve nasıl anlattığı üzerine” bir seçki çıkmış ortaya. On altı farklı yazarın birer hikâyesi var kitapta ve bu hikâyelerin de büyük bir kısmı erkeklerin “kadınlarla dertleri” üzerinden anlatıyor erkeklerin dünyasını. Cesare Pavese, Henry Miller, Vladimir Nabokov, Bernard Malamud, John Cheever, Raymond Carver, Alberto Moravia, Hanif Kureishi, Truman Capote, Charles Bukowski, Paul Bowles, J. L. Borges, Milan Kundera, Bernhard Schlink, Kazuo Ishiguro ve Ernest Hemingway’in birer hikâyesi var kitapta ve tüm hikâyeler farklı zamanlar, farklı yerler ve farklı karakterleri getirse de karşımıza, tümü aynı konunun etrafında dönüp duruyor aslında: Erkeklerin “dertler”i.

Yazarların her birinin kendine özgü tarzını yansıtan hikâyelerin içinde her okuyucuya şu ya da bu nedenle diğerlerine göre daha fazla dokunan bir hikâye olacaktır mutlaka. Nabokov’un “Sesler” adlı hikâyesi benim açımdan işte o hikâye oldu ve hem çok kişisel (kitaptaki kadın ve erkek karakterleri) hem de çok evrensel olmayı başaran, karakterlerini yerleştirdiği zaman ve mekanı çok iyi tanımlayan ve kullandığı yalın dil ile “doğrudan” bir etki yaratmayı başaran içeriği ile kesinlikle çok etkiledi. Moravia ve Capote’nin hikâyeleri içerdikleri mizah öğeleri ile, Bowles’un hikâyesi adeta bir masal havasında anlatılması ile farkılılaşırken, Ishuguro ve Hemingay’in hikâyeleri odağında bir kadın karaktere yer vermemesi ile diğerlerinden ayrılıyorlar ve erkek-kadın ilişkilerinin yerine erkeğin yalnızlığını anlatıyorlar bize. Bir şekilde bir hüzün duygusunun her birine sızdığı tüm bu hikâyeler, bağlanmak, aşk, terk etme, kıskançlık, yalnızlık ve yalnız kalma korkusu, umut, tereddütler, seks, kaygılar, kaçırılan fırsatlar veya son bir fırsatı kaçırmama telâşı vb. temalar üzerinden tüm bir erkek dünyasını açıyorlar okura ve keyifli bir okuma deneyimi armağan ediyorlar okuyucuya. Ishiguro’nun basit bir öykü içine sürpriz bir gerilim duygusunu yerleştirebilmesi veya Borges’in sevdiği erkeğin kadını yok etmesi gibi ilginç bir tema üzerinden erkekleri anlatmasının örnekleri olduğu çekicilikleri ile tüm bu hikâyeler okunmayı hak ediyor.