Broadway Danny Rose – Woody Allen (1984)

Broadway Danny Rose“Bu fotoğrafta da Judy Garland ile beraberim. Resmin biraz dışında kalmışım; açıyı biraz daha geniş tutsalardı ben de girecektim resime”

Bir sanatçı menajerinin, yeniden meşhur etmeye çalıştığı bir şarkıcı ve onun metresi ile uğraşırken yaşadıklarının hikâyesi.

Woody Allen’ın komedisi, hüznü, dinamizmi ve çarpıcı senaryosu ile, filmografisinin en parlak örneklerinden biri. Allen senaryosunu da yazdığı filmde başrolü Mia Farrow ve Nick Apollo Forte ile paylaşıyor ve ortaya seyri kesinlikle çok keyifli bir sonuç çıkarıyor. New York’a, tiyatroya, sanata, komedyenlere ve tüm sanatçı menajerlerine adanmış bir aşk hikâyesi diye özetlenebilecek film, hiç aksamayan hikâyesi, hemen tümü hikâyenin gelişimi ile uyumlu esprileri ve aralıksız konuşan karakterinin çekici komedisi ile kesinlikle görülmesi gereken bir sinema eseri.

Siyah beyaz olarak çekilen film sohbet eden bir grup komedi sanatçısını getiriyor karşımıza ve yine onların görüntüsü ile biterken arada da bu komedyenlerin birinin ağzından sanatçı menajeri Danny Rose’un başından geçen komik bir hikâyeyi anlatıyor bize. Zaman zaman anlatıcı olarak arada sesini duyduğumuz bu kişi ve gruptaki diğer tüm sanatçılar, Woody Allen’ın onlara nasıl bir sevgi ile yaklaştığını net bir biçimde anlayacağımız şekilde getiriliyorlar karşımıza. Birlikte gülen, eğlenen ve eski günleri anan bu komedyenler üzerinden sanatlarına duyduğu aşkın hikâyesini anlatıyor adeta Allen. Kendisinin canlandırdığı ve gerçek hayattaki menajeri ve yapımcısı olan Jack Rollins’ten yola çıkarak yarattığı Danny Rose karakteri de bu aşkın bir sembolü tüm o sanat ve sanatçı dünyası için. Küçük bir menajer Danny Rose ve bir parça ünlenen tüm sanatçılarının kendisini terk etmesinden yakınıyor hep. Uzun zaman önce listelere giren bir albüm yapmış ama şimdi “zamanı geçmiş, egosu büyük, sinirli ve ayyaş” olan bir şarkıcıyı önemli bir programa çıkarmaya çalışırken, bir yandan da onun metresi ve devreye giren mafya ile de uğraşmak durumunda kalan bu hüzün veren ama hayli sevimli karakterde Allen yine bir parça kendisini oyunuyor elbette ve aralıksız konuşur ve en zor durumlarda bile esprilerini art arda sıralarken çok ama çok eğlendiriyor. Allen, anlatıcı karakterini de dozunda ve doğru anlarda kullanarak hem hikâyenin daha rahat akmasını hem de bu karakterin de komedinin parçası olmasını sağlıyor.

Yaptıkları sohbet ile Danny Rose’u bize anlatan komedyenleri kendilerini oynayan sanatçıların canlandırması filme sıkı bir gerçekçilik havası katmış kuşkusuz. Bu sanatçılar dışında, Milton Berle, Joe Franklin gibi isimler yine kendilerini oynarken, Sammy Davis Jr. da bir tören geçidinde kısa bir süreliğine karşımıza geliyor. Allen karakterini tam da olması gerektiği gibi oynamış: Komik, manik ve hüzünlü. Nerede ise hiç susmadan konuşurken bir an bile yormuyor dinamikliği ile ve bunda da senaryonun karakterine bağışladığı sevimlilik ve mizah duygusunun yanısıra, elbette Allen’ın performansının da ciddi bir payı var. Tekrar ünlü yapmaya çalıştığı şarkıcı rolünde karşımıza çıkan Nick Apollo Forte de bir bakıma kendisini oynuyor ve filmin komedisine önemli bir katkı sağlıyor. Hikâyenin büyük bir kısmında güneş gözlüklerini hiç çıkarmadan oynayan Mia Farrow da tam bir “Allen kadını” olan karakterinde çok başarılı. Tüm bu oyuncular, senaryodaki hem anlık esprileri ve komik sahneleri (örneğin Allen ve Farrow’un mafya tarafından birbirlerine bağlandıkları sahne veya helyum gazının neden olduğu komik anlar) hem de tüm bir hikâyede uyum içinde hareket eden birbirinden farklı öğeleri ustalıkla aktarıyorlar seyirciye. Hikâyeye hayli uygun seçilmiş müziklerin sevimliliği ve enerjisi, Allen’ın kariyerinde yazdığı en komik ve etkileyici karakterleri ve özellikle meşhur olmaya çalışan ve tuhaf yeteneklerini pazarlamaya çalışan karakterler üzerinden daha da belirgin kılınan hüznü ile “hoş” ve önemli bir film bu. Final tam da olması gerektiği gibi; bir sahnede Allen’ın karakterinin söylediği gibi (“Hayat felsefem nedir biliyor musun? Eğlenmek önemlidir ama biraz acı da çekmelisin. Aksi takdirde hayatın anlamını kaçırırsın”) bir film bu ve kesinlikle görülmeli. Gordon Willis’in parlak görüntü çalışması, oyuncularının karakterlerini tüm tuhaflıklarına rağmen olağanüstü bir doğallıkla canlandırması ve Susan E. Morse’un temposunu hiç yitirmeyen kurgusunun da zenginleştirdiği bu filmi, alçak gönüllü bir başyapıt olarak nitelendirmekte hiçbir sakınca yok.

Wyatt Earp – Lawrence Kasdan (1994)

Wyatt Earp“Şimdi hem bir kanun adamı hem bir kanun kaçağı olacak; her iki dünyanın da en iyisi.”

“Vahşi Batı”nın ünlü kanun adamı Wyatt Earp’ün hayat hikâyesi.

Amerikan sinemasından bir epik film denemesi. Wyatt Earp’ün hayatını anlatan bu üç saatlik film gösterişli kadrosuna ve Amerikan sinemasının ve televizyonun defalarca gündemine girmiş çok ünlü bir ismi konu almasına karşın hayli vasat sularda gezen bir çalışma ve amaçladığı epik öğelere de pek ulaşamamış. Ne kadrodaki ünlü isimler ne de Earp’ün epik hayatı filmi sağlam bir düzeye çıkarmaya yetmiş ve hayli uzun gelen üç saatten sonra geriye hemen sadece Owen Roizman’ın görüntülerinin kalmasının da işaret ettiği gibi bir yarım başarı olmanın da gerisine düşmüş film.

1993 ve 1994 yıllarında, Wyat Earp’ün hayatını anlatan iki film birden gösterime girdi Amerikan sinemalarında. Biri Lawrence Kasdan’ın yönettiği bu çalışma, diğeri ise George P. Cosmatos’un “Tombstone” adlı filmiydi. İşin daha da ilginç tarafı, burada Wyatt Earp rolünü oynayan Kevin Costner’ın aslında önce diğer filmle ilgilenmesi ama senaryonun karakterine yeterince ağırlık vermediğini düşünerek, yapımcıları arasında olduğu bu film için çalışmaya başlaması olmuş. Sonuç hem ticari hem sanatsal açıdan pek de başarılı olmamış ne var ki. Gişede bütçesinin yarısını bile toplayamayan film en iyileri ödüllendirdiğini iddia eden Oscar’ın alternatifi olarak en kötülere verilen Razzie ödüllerine de En Kötü Film ve Yönetmen dallarında aday olurken, Costner’ın kendisi de En Kötü Oyuncu olarak bu ödülü kazanmış! Üstelik Costner, o dönemde sinema endüstrisindeki gücünü kullanarak kendi filmine rakip gördüğü “Tombstone” filminin ana dağıtım firmaları tarafından dağıtılmamasını da sağlamış. Amerikan sinemasının Earp’ü ve onun da dahil olduğu ve “Gunfight at the O.K. Corral” olarak bilinen çatışmayı konu alan ve aralarında John Ford’un “My Darling Clementine” ve John Sturges’ın “Gunfight at the O.K. Corral” gibi parlak örnekleri ile kıyaslanabilecek bir çalışma değil bu ve ilgili tarihi kişiliğin sinemadaki hikâyesine tanıklık etmek için de sinema düzeyi nedeni ile doğru bir tercih değil.

Ünlü isimlerle dolu bir kadronun (Kevin Costner, Dennis Quaid, Gene Hackman, Isabella Rossellini vs.) varlığı, hiç kazanamasa da sekiz kez Oscar’a aday olmuş James Newton Howard’ın filmin erişmeye çalıştığı epik havayı destekleyen müziği ve yönetmen Lawrence Kasdan’ın ilk iki sahnedeki görkemli bir hikâyeyi müjdeleyen mizanseni ile aslında umut veren bir giriş yapıyor film. Ne var ki gerisi gelmiyor ve başlangıçta altı saatlik bir mini-dizi olarak düşünülen film her şeyi anlatmaya soyunan ama bir türlü sinemasal bir çekicilik yaratamadığı için nadir anlarda ilgiyi üzerine çekebilen bir eser olmaktan kurtulamıyor. Filmi seyrederken zaman zaman şunu düşünüyorsunuz: Altı saatlik dizi çekilmiş ve bundan üç saatlik bir film çıkarılmış sonra. Bunu düşünmenizin temel nedeni ise hikâyedeki boşluklar değil, ortalama bir film süresinin kaldırabileceğinden çok faha fazla şey anlatmaya soyunulması. Kasdan’ın, Dan Gordon ile birlikte yazdığı senaryonun bir kusuru da Earp ailesi üzerinden “ailenin, erkek olmanın ve silahşör olmanın” -belki kendisi de pek farkında olmadan- bir kutsamasını da yapması. Aya veya havai fişeklerle dolu bir gökyüzüne doğru tutulan silah görüntüleri ya da Earp kardeşlerin eşlerinin haklı itirazlarına rağmen Wyatt Earp’ün aile üzerindeki otoritesini kullanarak neden oldukları bir eleştiri hatta nötr bir yaklaşımla değil, aksine destekleyen bir yaklaşımla getiriliyor karşımıza örneğin.

Filmin anlamsız kartpostal görüntülerine başvursa da (örneğin gün batımında ilerleyen kafile görüntüsü çok gereksiz ve yapay, bir yatak sahnesinde pencereye doğru hareket eden kameranın gösterdiği yağmakta olan kar çok klişe vs.) başarılı olan ve Oscar’a da aday olan görüntülerinin örtemediği bir başka husus da Kevin Costner. Filmin bir kısmında karakteri için fazla genç, bir kısmında ise fazla yaşlı görünen oyuncu oldukça vasat bir performans veriyor ve filmin hedeflediği epik havanın yaratılmasına hemen hiç katkıda bulunamıyor. Gerek ona gerekse özellikle kadın oyunculara pek de yardımı olmayan diyaloglar da pek parlak değil ve filmi hayli zayıflatıyorlar. Senaryo ve Kasdan’ın bir parça ağır görünen standart mizanseni de oyunculara oyun alanı açmıyor pek. Yönetmenin, Wyatt Earp ile Batı’nın bir başka “kahraman”ı Doc Holliday arasındaki ilk karşılaşmadan da etkileyici bir ikili sahne çıkaramaması, onun buradaki yetersiz çalışmasının en bariz örneklerinden biri olarak gösterilebilir. Bu kaçırılan fırsat, filmin tüm probleminin de özeti adeta. Gidilmek istenen yere gitmek için filmin senaryosundan yönetmenliğine ve oyunculuklarına, tüm öğeleri yetersiz kalmış görünüyor. Elle tutulur bir başarısı olan görüntüleri, bazıları (örneğin gece karanlığında bir tren istasyonunda gerçekleşen silahlı çatışma) hayli vasat çekilmiş olsa da çoğu aksiyon sahneleri ve ne olursa olsun yeter ki “Vahşi Batı”yı anlatsın diyenleri kesinlikle memnun edecek içeriği ile görülmesinde bir sakınca yok diye özetleyebiliriz.

Still Alice – Richard Glatzer / Wash Westmoreland (2014)

Still-Alice“Kendimi hep zihnimle tanımladım; kullandığım dille; sözlerimle. Ama şimdi sanki kelimeler gözümün önünde sallanıyor ve ben onlara ulaşamıyorum… ve kim olduğumu bilmiyorum”

Alzheimer’a yakalanan bir dilbilim profesörünün yaşadıklarının hikâyesi.

Hastalığın nadir rastlanan ve süratle kötüye giden bir türüne yakalanan bir kadın profesörün hikâyesini anlatan film, aynı zamanda bir nörobilimci olan Lisa Genova’nın aynı adlı romanından Richard Glatzer ve Wash Westmoreland tarafından uyarlanmış sinemaya. Senaryoyu yazan ve yönetmenliği üstlenen ikiliden 2015 yılında ALS’den hayatını kaybeden Glatzer’in çekimler sırasında hastalığı nedeni ile konuşma yeteneğini yitirmiş durumda olması filmin anlattığı trajik hikâyenin gerçek hayattaki karşılığı olmuştu bir bakıma. Profesörü canlandıran Julianne Moore’un Oscar dahil pek çok ödül kazanan performansı filmin en önemli kozu ve adeta (ve doğal olarak) onun üzerine inşa edilen hikâyeyi baştan sona sürüklemeyi başarıyor. Ortalama bir Amerikan filmi ile karşılaştırıldığında -hikâyesinin hayli müsait olmasına rağmen- abartılı bir duygusallıktan çoğunlukla uzak durabilmek gibi bir meziyeti olan filmin yalın anlatımı da dikkat çekiyor. Buna karşılık sinemasal değerler açısından özel bir çekiciliği pek yok açıkçası ve zaman zaman iyi çekilmiş ve oynanmış bir televizyon filmi düzeyinde seyrediyor.

Sonu baştan belli olan bir hikâyesi var filmin. Bu hastalığa yakalanmış bir tanıdığı veya akrabası olan herkesin bildiği zorlu bir süreci anlatan ve finali belli olan bir filmi çekici kılmak o kadar da kolay değil aslında, özellikle de kolay yolu seçip duygusallığa yüklenmezseniz. Bu nedenle filmin hem gerçekçi bir havayı yaratabilmesi hem de seyircinin ilgisini ayakta tutabilmek için çekici olması gereken bir hikâye anlatması gerekiyor. Film bu iki koşulu da sağlıyor açıkçası ve bunun üzerine Julianne Moore’un performansını da eklediğinizde görülmeyi hak edecek bir düzeye de ulaşıyor rahatça. Dilbilim uzmanı olan bir profesörün kelimelere hâkimiyetini de kaybetmesine neden olan bir hastalığa yakalanması doğal olarak çekici bir çıkış noktası ve filmin uyarlandığı romanı yazan Lisa Genova’nın tıptaki uzmanlığına sahip olduğu bir konuda yazmış olması da sağladığı gerçekçilik duygusu ile filme ciddi bir katkı sağlıyor. Evet, bilmediğimiz yeni şeyler söylemiyor konusunda film ama yalın anlatımı ile, çağımızın sıklıkla artan bir trajik hastalığının gelişimini kendinizi hikâyenin parçası olarak hissetmenizi sağlayacak şekilde önünüze getirmeyi başarıyor. Arada gözyaşına engel olamayacağınız bir iki sahne çıkıyor karşınıza ama bu sahneler de kesinlikle sömürüden uzak duruşları ile rahatsız etmiyorlar.

Amerikan sinemasının bu tür hastalıkları hemen her zaman zengin (maddi açıdan zengin, daha açık bir deyişle) karakterlerle anlatmayı tercih etmesi türün özelliklerinden biridir. Burada da aynı hastalığın toplumun yoksul kesiminden bir aile bireyi veya işçi sınıfından birinin üzerinden anlatılmayıp, hali vakti yerinde karakterlerle karşımıza getirilmesi şaşırtıcı değil bu nedenle. Ticari sinemanın benzer bir tercihi toplumun “ötekileştirdikleri” için, örneğin eşcinseller için de yaptığı hep bilinen bir örnektir. İşte bu yüzden “Brokeback Mountain” baş karakterleri eşcinsel olan filmler içinde farklı bir konumda yerini almıştı ve başyapıt düzeyine ulaşmasında bu tercihin de ciddi bir rolü olmuştu. “Still Alice” filmindeki karakter zengin olmasa, zaten rahatsız edici bir hastalık daha da rahatsız edici olacak ve seyirciye “zengin” sahneler sunulamayacaktı elbette. Bu filme özgü olmayan bu tutumu bir kenara koyarak değerlendirmek gerekiyor yapıtı kuşkusuz ve filmin konusuna yaklaşımındaki dürüst tutumunu takdir etmek gerekiyor.

Richard Glatzer ve Wash Westmoreland’ın zarif anlatımları ile üstelik duygusallığı zorlamadan yaratmayı başardıkları etkileyici sahneler de filme keyif katıyor. Örneğin ailenin üç çocuğu ile hastalığın paylaşıldığı sahne kesinlikle çok dürüst bir yaklaşımla çekilmiş ve tam da bu nedenle çok etkileyici. Kadının verdiği bir konferansta söylediği gibi hastalık süreci boyunca hastanın “kaybetme sanatı”nı öğrenmesi ve ustalaşması gerekiyor bu konuda ve elbette belki de en önemli olumsuz sonuçlardan biri olan “kim olduğunu unutma”yı mümkün olduğunca göğüsleyebilmesi. Moore karakterini işte bu konuda çok çarpıcı olmayı da başaran bir ekonomik oyunculukla oynarken seyredeni de etkisi altına alıyor kolayca. Filmin adeta ona Oscar kazandırmak için hazırlanmış görünen sahnelerinin rahatsız edici olmamasında da onun performansının ciddi bir payı var. Senaryonun kendisine oyunculuk alanında bir alan açabildiği diğer tek karakteri oynayan Kristen Stewart’ın başarısını da atlamamak gerekiyor. Senaryosu yeteri kadar ilgi çekici olmasa da ve hatta kimi fırsatları kaçırmış gibi görünse de, yukarıda sıralanan unsurları nedeni ile görülmeyi hak eden bir film bu; televizyon estetiği havası bir sinemasal çarpıcılık vaat edemese de üstelik.

(“Unutma Beni”)

Das Schlangenei – Ingmar Bergman (1977)

das-schlangenei“Onun için bir yılan yumurtası saymalı onu: Cinsi gereği yarın zehirli olacak bir yumurta ve daha kabuğundayken öldürmeli”

Birinci Dünya Savaşı sonrasının yoksulluğu altında ezilen Berlin’de, işsiz bir sirk sanatçısı olan bir Amerikalının yavaş yavaş kendisini göstermeye başlayan faşizme tanık olma ve hayatta kalma çabasının hikâyesi.

İsveçli usta sinemacı Ingmar Bergman’ın vergi kaçırdığı suçlamasına tepki göstererek gönüllü olarak sürgüne gittiği dönemde Almanya’da çektiği bir film. Bergman’ın senaryosunu da yazdığı filmin başrollerinde bir “Bergman oyuncusu” olduğu söylenemeyecek David Carradine ve yönetmenin fetiş oyuncularından biri olan Liv Ullmann var. Kimileri için Bergman’ın filmografisindeki en -ya da tek- zayıf film bu ve gösterime girdiğinde eleştirmenlerden de seyirciden de çok olumlu bir tepki alamamıştı. Evet, bir Bergman başyapıtı değil ama faşizmin adım adım yükseldiği bir toplumda, zaten çaresiz durumda olan bir adamın hikâyesini etkileyici gözlemlerle aktarıyor film ve senaryo kendisine yeterince geniş bir alan sağlamasa da Ullmann’ın oyunculuğu, Bergman’ın vazgeçilmez görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in Berlin’in özellikle gecelerinden yakaladığı etkileyici kareleri ve Bergman’ın -diğer filmlerindeki boyutta olmasa da- insan ruhu analizleri filmi seyri gerekli kılıyor. Kaldı ki bu bir Bergman filmi ve ne olursa olsun zaten görülmeyi hak ediyor.

Bergman filme adını verirken, Shakespeare’in “Jül Sezar” adlı oyununda Brütüs’ün bir konuşmasından yola çıkmış. Bu yazının girişinde Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisi ile yer alan bu sözler filmin de çok iyi bir özeti aslında. Brütüs’ün diktatörlüğe doğru gittiğine inandığı Sezar için kullandığı bu ifadeler filmde Hitler ve onunla birilikte yükselen faşizme yakıştırılıyor çok doğru bir şekilde. Kaybedilen bir büyük savaşın sonunda onurunu ve refahını yitiren ve yoksulluğun, kıtlığın ve ekonomik krizin pençesine düşmüş bir ülkede geçiyor hikâye ve toplumun bu durumunu kullanarak hızla yükselen bir ideolojinin kimi pek yakından duyulan ayak seslerini getiriyor karşımıza. Bergman’ın hikâyesi 1923 yılında geçiyor, Hitler’in tüm iktidarı ele geçirmesinden on yıl önce bir başka ifade ile. Yahudi olmanın huzursuz edici bir şekilde konuşulmaya başlandığı, kabarelerin basıldığı ve insan bedeni ve beyni üzerinde bir takım gizli deneylerin yapılmaya başlandığı günler bunlar. Senaryo tüm bunları belki usta sinemacının başyapıtlarındaki bir düzeyde analizle getiremiyor karşımıza ama hikâyenin tüm öğelerinin başarı ile bir araya getirildiği ve filmin meramını ilgi çekecek bir düzeyde aktarmayı başardığı rahatça söylenebilir. İki ana karakter yeterince ilgi çekici kılınamıyor yapıt ve Carradine karakterini yine yeterince etkileyici kılamıyor ve bu da filme zarar veriyor elbette. Kimi çığlıklar, haykırışlar, göz yaşları vs. yeterince doğal görünmeyince bunun olumsuz etkisi filmin bütününe de yayılıyor kuşkusuz ve filmin özellikle zamanında neden pek beğenilmediğinin de açıklaması oluyor.

Baş karakterin bir sahnede ifade ettiği “Bir kâbustan uyanıyorum ve gerçek hayatın kâbusumdan daha da kötü olduğunu görüyorum” cümlesinin resmini çok iyi çizdiği bir hikâyesi var filmin. Pek çok sahnesi kapalı mekanda veya karanlık dış mekanlarda geçen filmde, Sven Nkyvist’in çok başarılı bir iş çıkardığını ve ışığı karakterleri kuşatan bir şekilde kullandığını ve hikâyelerinin bir parçası yapmayı başardığını söylemek gerekiyor. Özellikle Berlin gecelerinden yakalanan sokak görüntüleri, siyah beyaza yakın duran renk çalışması ile çok başarılı. Dönemin Berlin’inin gece hayatının sembolü olsa da kabare gösterilerinin bir parça fazla kullanılmış göründüğü filmde unutulmaz kimi Bergman anları da yer alıyor. Örneğin, kahramanımızın hikâyenin başında intihar eden kardeşinin eşinin kilisede rahiple günah çıkarmaya çabalaması ve birlikte dua etmeleri, Ullmann’ın oyunculuğu, kamera açıları ve mizanseni ile çok etkileyici. Edilen duanın, sarf edilen sözlerin anlamsızlığını çok iyi vurguluyor Bergman burada ve filmin karanlığını etkileyici bir şekilde zenginleştiriyor. Bu sahnenin benzerinden yeterince yok ne yazık ki filmde. İkinci yarısı, ilk yarısına göre daha üst düzeyde seyreden filmin karakterlerini yeterince “canlı” tutamamak gibi bir kusuru da var. Özetlemek gerekirse, her Bergman filminin seyre değer bir yanı vardır ve bu yarım başarı olarak nitelendirilebilecek filmde de yeterince var bundan.

(“The Serpent’s Egg” – “Yılan Yumurtası”)