Unlawful Entry – Jonathan Kaplan (1992)

unlawful entry“Köpek alın, alarm taktırın, ama sakın silah almayın: Her zaman yanlış insanlar zarar görür”

Evlerine hırsız girdiğinde kendilerine yardımcı olan polisin aşırı yakın ilgisinden rahatsız olmaya başlayan bir çiftin hikâyesi.

Hollywood usulü bir sapık polis ve dış tehditle karşılaşınca sahip olduklarının değerini anlayan kutsal aile hikâyesi. Senaryosu Lewis Colick tarafından yazılan ve Jonathan Kaplan’ın yönettiği film hikâyesindeki kimi inandırıcılık problemleri ve başvurduğu klişelere rağmen, Kaplan’ın akıcı anlatımı, her zaman olmasa da yaratmayı başardığı gerilim duygusu ile seyredilebilir bir sinema eseri. Kurt Russell ve Madeleine Stowe ile birlikte filmde yer alan Ray Liotta’nın kariyerindeki bir başka psikopat karakteri daha yaratma fırsatı bulduğu çalışmanın barındırdığı klasik Hollywood mesajları ise görmezden gelinecek gibi değil.

Helikoperden çekilmiş şehir ve polis arabaları görüntüsü ile başlayan film, bu arabalardan birini takip edecekmiş gibi yapıp daha sonra şehrin zengin mahallerinden birinin üzerinde dolaşıyor: Tehdit altındaki refah duygusu ile giriş yapıyoruz hikâyeye böylece. Daha sonra filmin büyük kısmının geçtiği ev ve özellikle finalde sabit kamera ile karşımıza getirilen ev ve onlarca polis arabası görüntüsü evin, bir başka deyiş ile kutsal bir kurum olan ailenin kutsal mekanının dıştan gelecek tehditlere karşı korunmasının önemini söylüyor ısrarla bize hikâye. Hikâye boyunca aile içindeki ilişkilerin değişimi ve finalde de olması gerekenin olduğu göz önüne alınınca, filmi tehdit altındaki ailenin kutsandığı örnekler arasına yerleştirebiliriz rahatça. Filmin muhafazakâr ve klişe mesajlarından biri de kadının kendisi gibi öğretmen olan en yakın arkadaşının akıbeti üzerinden veriliyor bize. Çekici polis ile ilgili olarak görür görmez fantezi kuran kadının başına geleni de tıpkı korku filmlerinde seksî kızın mutlaka öldürülmesi (=cezalandırılması) gibi bir ilahi adalet örneği olarak sınıflamak mümkün. Elbette bunlara çiftin yaşamlarının tehdit altına girmesinde kadının “saf”lığının ve hatta bir parça da yabancı ile flört etmesinin payı olduğunu da unutmayalım. Neyse ki erkek devreye girer ve…

Filmin bir de inandırıcılık sorunu var ki hikâyeye zarar vermiş. Sapık polisin devriye arkadaşının farkında olduğu bize hissettirilen bir şeyi bunca zaman (7-8 yıl) görmezden gelmesi veya tam olarak anlayamaması veya tek bir korku/gerilim filmi seyretmiş olanın bile açmaması gerektiğini bileceği bir durumda o kapıyı açan karakterler… Bir de kredi karı limiti konusu var ki hiç girmeyelim ona! Filmimiz aslında bunları çok da dert ediyor gibi görünmüyor; onun asıl derdi seyircisini mümkün olduğunca germek ve çiftin bu tehlikeli durumu atlatıp atlatamayacağı (daha doğrusu nasıl atlatacağı) konusunda heyecan yaratabilmek ki bunu da başarıyor açıkçası. Kimi karakterlerin aptallıklarına takılsanız da, klişelerden rahatsız olsanız da ve inandırıcılık sıkıntıları içine düşseniz de film bir şekilde gerilim yaratıyor, siz de seyirci olarak polisten nefret ediyor ve çiftimizin mutlu sona kavuşması için dua ediyorsunuz. Sanırım bunun adına da Hollywood zanaatkârlığı deniyor ve yönetmen Kaplan da bu zanaatkârlığı epey ilerletmiş bir isim olarak seyirciyi avucuna almayı iyi biliyor. Dozunda tuttuğu küçük teknik oyunlarla da (üstten çekimler, balıkgözü objektik kullanımı vs.) zaman zaman şık bir mizansene de imza atıyor Kaplan. 1978’den bu yana Amerikan sinemasına besteci olarak hizmet veren ve on kez aday olduğu Oscar ödülünü iki kez kazanan James Horner’ın hikâyeye yakışan müziğinden de destek alan filmin oyuncuları da aksamıyorlar. Kurt Russell olabileceği kadar iyi, Madeleine Stowe karakterini yeterince sağlam çizmeyen senaryonun sıkıntısını yaşasa da idare ediyor, Ray Liotta ise senaryonun hem avantajlarını hem dezavantajlarını (inandırıcılık problemleri ve hikâyedeki tek ilginç karaktere sahip olması) yaşıyor ama etkileyici olmayı başarıyor sonuç olarak.

Kadının, ailenin, evin ve tüm bunların sonucu olarak erkeğin namusu korunabilecek mi teması üzerinden ilerleyen bir hikâyesi olan film gerilim ve aksiyon arayanlara çok da bir iz bırakmadan bu duyguları verebilecek bir çalışma. Daha fazlasını beklememek koşulu ile, görülebilir bir film özet olarak.

(“Kanunsuz Giriş”)

Billy Two Hats – Ted Kotcheff (1974)

billy two hats“Buraya ilk geldiğimde, binlerce yerli vardı ve milyonlarca da bizon. Şimdi hiçbiri yok. Başta güzeldi her şey”

Birisinin ölümü ile sonuçlanan banka soygunundan sonra kaçan bir kovboy, bir yarı yerli yarı beyaz arkadaşı ve peşlerine düşen bir şerifin hikâyesi.

Western türünün modasının artık geçtiği, baş oyuncusu Gregory Peck’in de eski parlak günlerini geride bırakmış göründüğü bir dönemde çekilen alçak gönüllü bir western. Bir ABD yapımı olarak İsrail’de çekilen ilk western olmak gibi bir özelliği olan film zamanında pek dikkat çekmemiş, hatta İsrail’de çekilmiş olması espri malzemesi dahi olmuştu. Üzerinden geçen kırk bir yıldan sonra, film bugün daha olumlu bir değerlendirmeyi hak ediyor kesinlikle. Temel olarak bir takip hikâyesi olarak gelişen filmin olay örgüsü basit ama olumsuz anlamda bir basitlik değil bu, oyuncular üzerlerine düşeni yapıyorlar, dozunda ve hikâyeye iyi yedirilmiş bir romantizmi var ve heyecanı da çoğunlukla ayakta tutmayı başarıyor. Üstelik yerlilere eski Hollywood’dan hayli uzak bir bakışa sahip olmak gibi takdiri hak eden bir yanı da var.

Gregory Peck’in pek olmamış bir İskoç aksanı ile oynadığı filmi Alan Sharp’ın orijinal senaryosundan Bulgar asıllı Kanadalı yönetmen Ted Kotcheff çekmiş, yapımcı koltuğunda ise ünlü bir isim, Norman Jewison var. Zamanında neden hiç tutulmadığını anlamak zor belki ama bunda en büyük iki etken sanırım western’in artık moda olmadığı günlerde çekilmesi ve gösterişten uzak duran yapısı olsa gerek. Hikayesini anlatırken sadece filmin yıldızı Peck’in canlandırdığı karaktere odaklanmayıp, Desi Arnaz Jr.’ın melez karakterine, şerife ve ona yardım eden adama ve iki kahramanımızın kaçışları sırasında karşılaştığı kadına da aynı incelikle ve özenle eğilen senaryo filmin en büyük avantajlarından biri. Öyle ki ikilinin çatışmak zorunda kaldıkları yerliler bile senaryonun bu özeninden payını almış görünüyorlar ve bir şekilde tüm bu karakterleri kendi hikâyeleri ile ilginç kılabilmiş filmimiz. Meleze halkın genel bakışının (pek kötü yürekli çizilmeyen şerif bile “o sıradan bir adam bile değil, o bir melez” cümlesini sarf ediyor onun için) karşısına hayli cesur, yürekli ve ince bir insan resmi koyuyor film ve Peck’in beyaz kahramanı kadar onun da filmin yıldızı olmasını sağlıyor. Kahramanlarımıza saldıran yerlilerin kullanım şekli ise klasik Amerikan sinemasındaki “vahşi kızılderili” imajından uzak görünüyor. Şerife yardım eden adamın ağzından duyduğumuz sözler (bir zamanlar o bölgenin yerliler ile dolu olduğu) ve bu yerlilerin eksantrik halleri (kadın kıyafeti giyen, boynunda büyükçe bir fotoğraf asılı olarak gezen, viski peşine düşen veya bir kadın şemsiyesini elinden hiç bırakmayan karakterler bunlar) ve sağlıksız yüzleri onları korkunç/komik olarak göstermekten çok yaşadıkları (daha doğrusu içine atıldıkları) hayatların acınası hallerini işaret ediyor sanki seyirciye. Evet, saldırıyorlar ve öldürüyorlar ama sanki başka bir hayat şansları da yok gibi görünüyor. Kaldı ki iki baş karakterimizin de banka soyguncusu olduklarını ve istemeden de olsa birisinin ölümüne neden olduklarını unutmayalım.

John Scott’ın klasik western temalarından genellikle uzak duran ve hatta zaman zaman modern bir havaya bürünen müziği ve Brian West’in özellikle geniş ve boş alanlardan etkileyici kareler (güneş batarken yaşanan bir kovalamaca sahnesi oldukça etkileyici örneğin) yakalayan görüntülerinin de dikkat çektiği filmin belki iki temel kusuru fazlası ile alçak gönüllü olması ve bizon avı için kullanılan tüfekle kaçanlara ateş edilmesi sahnesindeki teknik becerinin tüm filme yayılmamış olması. Oysa girişteki sessiz ve tedirgin havayı yalın havasına rağmen (veya tam da o nedenle) yakalayabilen filmin yaratıcıları bu örneklerden çok daha fazla yaratabilirmiş ve filmi de kesinlikle daha etkileyici ve kalıcı kılabilirlermiş. Buna rağmen, “beyazlar”a fazlası ile dokunduran film (şerifin öldürdüğü çete üyesinin cesedi ile poz verdiği sahne örneğin), Peck’in sade (belki bir parça fazla sade olsa da ve olmamış İskoç aksanı rahatsız etse de) oyunu, ona eşlik eden ve özellikle ilk yarıda senaryodan kaynaklanan nedenlerle bir parça silik kalan ama sonradan açılan melezi canlandıran Desi Arnaz Jr., para karşılığı kaba bir adama satılmış ve melez ile filme çok yakışan bir romantizmin nesnesi olan kadını hayli başarılı şekilde oynayan Sian Barbara Allen, şerif rolünde canlı bir performans veren Jack Warden ve ona yardım eden salon sahibini oynayan David Huddleston’ın varlıkları ile ilgiyi hak eden bir çalışma. En azından, bugün unutulmuş olmayı hak etmeyen bir film bu ve görmekte yarar var.

(“The Lady and the Outlaw” – “Beraber Dövüşelim” – “Çılgın Dövüş”)

Balzac ve Çinli Terzi Kız – Dai Sijie

balzac ve cinli terzi kizFransa’da yaşayan Çinli yazar ve sinemacı Dai Sijie’nin yine kendisi tarafından filmi de çekilen ilk romanı. “Kültür Devrimi” sırasında bir dağ köyünde “yeniden eğitim” gören iki gencin ve orada tanıştıkları bir terzi kızın hikâyesini anlatan roman, kısmen yazarın kendi hayatından esinlenirken (1971 – 1974 yılları arasında yazar da “yeniden eğitim” programının kapsamındaymış) ve Çin’de o tarihte yaşananları ele alırken, asıl olarak edebiyatın evrenselliği ve insanları dönüştürme gücü üzerine sözler söyleyen bir kitap olarak dikkat çekiyor.

“Kültür Devrimi” 1966 ile 1976 yılları arasında Çin’de gerçekleşen ve Mao’nun gerçek komünizmi topluma yaymak, toplumdaki kapitalizm ve burjuva unsurlarını yok etmek hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilen bir hareketti ve bu hareket kapsamında milyonlarca kişi hapsetme, toplum önünde aşağılama, işkence gibi cezalara uğrarken, entelektüeller ve özellikle gençler “yeniden eğitim” adı altında Çin’in kırsal bölgelerinde yılarca çalışmaya zorlanmıştı. Ülkeyi sosyal ve ekonomik açıdan uzun süre boyunca olumsuz etkileyen bu dönemde kimi tarihi ve dini eserler de yok edilmiş ve Batı kültürünün örnekleri, örneğin kitaplar da ortadan kaldırılmıştı. Dai Sijie’nin işte bu dönemde geçen hikâyesi iki genci ve köylü bir terzi kızı odağına alarak bir yandan iktidarın politikalarının bireylerin hayatları üzerindeki acımasız etkilerini anlatıyor ve diğer yandan da ilk aşk ve edebiyatın (daha doğrusu genel olarak sanatın) anlamı, güzelliği ve gücü üzerine hayli akıcı bir hikâye anlatıyor okuyucuya. Kitap bunun yanısıra, genel olarak “hikâye anlatma” üzerine de epey dokunaklı şeyler söylüyor. İki gencin seyrettikleri bir filmi veya okudukları bir romanı terzi kıza ve köy halkına anlatmaları, “devrimci olmayan” sanatın yasaklı olduğu bir dönemin fon olarak alındığını da düşününce, hayli etkileyici. Kitapta adı geçen eserlere (Ursule Mirouët, Goriot Baba, Madame Bovary, Jean-Christophe, Monte Kristo Kontu vs.) aşina olmak kuşkusuz ek bir tat almaya yardımcı olacaktır ama edebiyat sevgisini satırlarında güçlü bir biçimde duyuran kitabı sevmeye engel değil aksi bir durum.

Kitabın ilginç özelliklerinden biri trajik bir dönemde geçmesine rağmen (ve belki tam da bu nedenle) ve olayların gelişimi her an bizi bir kötü sonuca götürecekmiş gibi olsa da bunun hiç gerçekleşmiyor olması. Öyle ki okuduğunuz bir satır hemen sonrasında bir trajik olay “beklentisi” yaratıyor ama gerçekleşmiyor bu durum. Yazarın umudu bir şekilde ayakta tutma arzusunun da bu tercihte rolü olduğunu düşünüyorum. Biri kitabın anlatıcısı olan iki gencin tanıştıkları ve basit bir dağlı olarak gördükleri terzi kızı kitaplar aracılığı ile değiştirme/geliştirme çabası romanın ana dertlerinden biri ama bunun finale rağmen yeterince güçlü anlatıldığını söylemek bir parça zor sanki. “Dedi ki, Balzac onun bir şeyi anlamasını sağlamış: bir kadının güzelliği, değer biçilemez bir hazinedir” sözleri ile bitse de kitap, burası bir parça eksik kalmış gibi.

Hastanede geçen bölümler ve edebiyat sevgisi ile taşan satırları başta olmak üzere pek çok çekici yanı olan roman akıcı kurgusu ve dili sayesinde rahatça okunan bir kitap. İdeolojisi ne olursa olsun, insanı bireyselliğinden ve insanlık tarihinin birikimlerinden mutlak bir şekilde uzak tutan tüm rejimlerin acımasızlığını hatırlatması ile de önemli.

(“Balzac et La Petite Tailleuse Chinoise”)

Body of Lies – Ridley Scott (2008)

body of lies“İnternette kafamın kesilmesinin görüntülerinin yayınlanmasını istemiyorum. Bir şey olursa, vur beni!”

Orta Doğulu İslâmcı bir terör örgütünün peşine düşen bir CIA ajanının hikâyesi.

David Ignatius’un aynı isimli romanından William Monahan tarafından uyarlanan ve Ridley Scott’ın yönettiği bir Amerikan – İngiliz ortak yapımı. Başrollerdeki Leonardo DiCaprio ve Russel Crowe’a Mark Strong’un zaman zaman onların önüne geçen bir performansla eşilk ettiği film, Hollywood’un Orta Doğu cangılına göz attığı ve aksiyon ile düşünceleri birlikte götürmeye çalıştığı türden bir çalışma. Bu iki hedeften ilkinin nispeten tutturulduğu film, düşünsel alanda ise epey bir yalpalıyor. Sadece Fas ve ABD’de çekilmiş olsa da pekçok ülkeyi dolaşan hikâye eğreti duran romantizminin yanısıra büyük bir bölümünde kahramanını tam anlamı ile doyurucu bir heyecanın parçası yapamamak gibi bir soruna da sahip. Yine de Scott’ın profesyonel anlatımı, güçlü oyuncuların varlığı ve Orta Doğu sorununun ne denli karmaşık ve bir o kadar da çözülemez olduğunu göstermesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Film W. H. Auden’ın İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde, savaşın çıkışı üzerine yazdığı “September 1, 1939” adlı şiirinden bir bölümle açılıyor: “Ben ve herkes bilir / Okulda çocukların öğrendiğini / Kendisine kötülük yapılanların / Kötülükle karşılık verdiğini”. Orta Doğulu “İslâmcı teröristler”le 11 Eylül 2001’de kendileri hedef alınana kadar pek ilgili görünmeyen Amerikan halkının bu örgütlere olan korkulu merakını gidermeye yönelik çalışmalardan biri olarak görebileceğimiz bu Ridley Scott filmi açılıştaki sözler ve hemen girişteki kısa bir işkence sahnesi dışında şimdinin kötülerine zamanında yapılmış kötülüklere pek değinmemeyi tercih ediyor açıkçası. Öyle ki intihar bombacılarının, kafa kesenlerin, masum insanları hiç gözünü kırpmadan yok edenlerin nereden çıkıp geldiğini keşfetmeyi tamamı ile seyirciye bırakıyor hikâye ve aksiyonu da içine alan çok başka kanallarda akmayı tercih ediyor.

Senaryoya kaynak olan romanın yazarı ABD’li gazeteci ve yazar David Ignatius Washington Post’un editörlerinden biri ve bizim için ayrı bir “önem”i var. 2009 yılında Davos’taki meşhur “one minute” olayının gerçekleştiği oturumun moderatörlüğünü yapan kişiydi Ignatius. İşte bu gazetecinin romanından uyarlanan film açılıştaki iddialı girişin aksine farklı bir yönde ilerliyor daha sonra. Orta Doğu’nun bir cangıl olduğunu, Batı uygarlığını yok etmeye kararlı teröristlerle dolu olduğunu ve karşılıklı anlayışın ve sevginin olayları çözeceğini söylüyor bize kaba bir özetle. Kahramanımızın film boyunca takındığı “hümanist” tavır ve sondaki kararı da filmin bu naif yaklaşımının örnekleri oluyor sadece. Öyle ki film sahada çalışan CIA ajanları ile merkezdekiler arasındaki gerilime (böylelikle DiCaprio ve Crowe arasındaki ikili sahnelere, daha doğrusu diyaloglara daha çok yer verme fırsatı da elde ediyor film kurnaz bir şekilde) asıl hikâyesinden daha çok yer veriyor. Batı’nın sistemini, siyasi politikalarını ve emperyalizmin kendisini hedefine koymayan bir filmden daha fazlasını beklemek de naiflik olur zaten. Elbette hikâyemiz Batı’ya küçük eleştirilerini yapıyor ama övgüden de geri kalmıyor. Örneğin Ürdün istihbarat şefinin “Siz Amerikalılar, gizililiği beceremezsiniz çünkü demokrasi ile yönetiliyorsunuz” iddiası filmin hikâyesi tarafından doğrulanır gibi olsa da, filmdeki bir unsur demokrasi ile gizlilik arasındaki “ters ilişki”yi pek de doğrulamıyor açıkçası. Hikâyede birkaç kez adı geçen NSA film boyunca istihbarat bilgilerinin kaynağı olan kurum olarak yer alıyor filmde ama bugün Amerikan hükümetince vatan haini ilan edilen ve Rusya’da sığınmacı olarak yaşayan Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler NSA’nın küresel çapta nasıl bir bilgi toplama, gözetleme vs. kurumu olarak çalıştığını, ABD’nin diğer ülke hükümetlerini nasıl gizlice dinlediğini, internet üzerindeki bilgi akışlarının tümünü nasıl kontrolü altında tuttuğunu, kısacası NSA aracılığı ile Amerikan hükümetinin her birimizi bir “Big Brother” olarak nasıl gözetim altında tuttuğunu ortaya koymuştu. Snowden bu belgeleri 2013’te sızdırdı, yani filmden beş yıl sonra. Dolayısı ile filmi NSA örgütünü, bu bilgiye rağmen masum gösterdiği için eleştirmek mümkün değil elbette, ama sonuçta filmin “doğrucu” bir konuma yerleştirdiğinin doğası gereği masum olması mümkün olmayan bir kurum olduğunu belirtmek gerek.

CIA’nin merkezinden Orta Doğu’daki her bir sokağın, bu sokaktaki bireylerin vs. adeta televizyondan seyeder gibi gözlendiği filmde Leonardo DiCaprio’nun bağlı olduğu CIA ile çatışmasında işini sorgulayan ajan filmlerinde daha önce defalarca gördüklerimize yeni bir şey eklenmiyor ve bu sahneleri kurtaran daha çok DiCaprio’nun varlığı oluyor. Ne var ki Ürdün’deki bir İranlı hemşire ile arasındaki romantizm başta olmak üzere film onu bir türlü seyircinin tam anlamı ile özdeşleşebileceği bir karaktere büründüremiyor ve akıbeti hakkında doyurucu bir ilgi yaratamıyor hikâye. Onun hikâye sonundaki tercihi de dahil olmak üzere Orta Doğu’ya bakışı bir parça naif bir hümanizm içerse de ve bu sempatisinin kaynağının ne olduğu anlaşılamasa da, yine de hikâyenin tutumunu olumlu karşılamak gerek. Buna karşılık film Hollywood’dan bekleneni de yapıyor elbette. Örneğin Ürdünlü istihbaratçı Batılı kadınlarla beraber olmayı tercih ederken, Ürdünlü mimar da Rus kadınlara düşkünlüğü ile anılıyor. Halbuki kahramanımız “beyaz bir Amerikalı” olmasına rağmen Doğulu bir kadının aşkına kapılıyor ve muhatabının elini bile tutamadığı bu masum aşk dışında hiçbir ilişki peşinde koşmayan birisi olarak gösteriliyor seyirciye. Tuzağa düşürdüğü Ürdünlü mimarı canı pahasına kurtarmaya çalışan kahramanımıza karşılık, Ürdün istihbaratının mimarı kolayca temizleyivermesi de Batı’nın profesyonel hümanizmine karşılık, Doğu’nun acımasız profesyonelliğinin örneği oluyor sanırım. Ajanımızın amiri rolündeki ve Russel Crowe’un canlandırdığı karakter ise oyuncuya 22 kilo almak zorunda kalmak dışında pek bir yük getirmemiş görünüyor onca sahnesine rağmen. Günün yirmi dört saatinde kulağında kulaklıkla CIA’nın operasyonlarını yöneten karakterin bu denli yüzeysel çizilmiş olması hayli ilginç film adına.

İncirlik üssünde geçen sahnede bina üzerinde Arapça yazı olması ve sahte bir patlama için kullanılan cesetlerin Türk’ten çok Araplar’a benzemesi gibi garipliklerin olduğu filmin politika alanındaki yüzeyselliğini gösteren ve hayli sıradan bir “şeyh ile yüzleşen Amerikalı ajan” gibi sahnelerinin Scott’ın ustalığına yakışmadığını da belirtmek gerekiyor ama başta Hollanda’daki patlama anı olmak üzere aksiyon sahnelerinin ustaca çekildiğini ve hikâyesinin Orta Doğu’ya anlayışlı bakan görüntüsü ile çelişen kimi çatışma sahnelerindeki fışkıran kan görüntülerinin ustalıklı olduğunu da eklemek gerekiyor. Özet olarak, arzu ettiği kadar heyacan yaratamıyor olsa da eli yüzü düzgün anlatımı ile ilgi gösterilebilir statüsünde bir Hollywood örneği var karşımızda ve üstelik Mark Strong’un usta performansı gibi tek başına ilgi çekecek bir cazibe kaynağına da sahip. Filmin Amerikalılar’ın karıştığı işkenceyi karanlık ve flu bir sahne ile gösterirken, Ürdünlüler’in ve teröristlerin yaptığı işkenceleri epey net göstermesi ise kötü bir kurnazlık oyunu olarak yerini alıyor sinema tarihinde.

(“Yalanlar Üstüne”)