Upstream Color – Shane Carruth (2013)

upstream color“Her bir yudum bir öncekinden daha iyi gelecek ve bir tane daha içme arzusu uyandıracak. Hadi, bir yudum iç şimdi”

Tuhaf bir parazitin etkisi altında olan bir kadın ve bir erkeğin aşklarının ve kendileri ile ilgili gerçeği keşfetmelerinin hikâyesi.

2004 tarihli ve hayli düşük bütçeli olan ilk filmi “Primer – Kapsül” ile büyük beğeni toplayan ABD’li yönetmen Shane Carruth’un dört yıl sonra çektiği ve şimdilik son çalışması olan bu film tuhaf hikâyesi ve karakterleri ile kesinlikle farklı bir çalışma. İlki gibi yine düşük bütçeli bir film çekmiş Carruth ve ortaya metaforlar, semboller, bilinmeyenlerle dolu bir hikâye koymuş. Ne ne anlama geliyor, aslında ne oluyor, bu düşünce/söz/obje neyin sembolü ve bu metafor ile ne anlatılıyor gibi hususlarda vaat ettikleri ile, bilmeceleri çözme meraklısı olanlar için hayli çekici olacağı kesin olan film, bir yandan da bir aşk hikâyesi anlatmaya soyunmuş. Carruth’a ait olan görüntülerinin başarısına, yine ona ait olan müziğin “farklılığına” ve bu tuhaf hikâyenin karakterlerinden birini canlandırmak gibi zor bir işin altından başarı ile kalkan Amy Seimetz’in performansına diyecek bir şey yok ama, bu tür hikâyeleri benim gibi zaman zaman fazlası ile “bir Amerikan ergeninin sayıklamaları” olarak görme eğilimi olanlar için tüm bunlar filmi başarılı kılmaya yetmeyebilir.

Shane Carruth’un sadece yönetmekle, senaryosunu yazmakla, görüntü yönetmenliğini üstlenmekle ve müziklerini yapmakla yetinmeyip aynı zamanda kurgusuna ve yapımcılığına da katıldığı filmin günah ve sevaplarının büyük bir kısmı ona ait doğal olarak. Filmin bunca öğesine tek başına veya ortaklaşa imza atan bir sinemacının ortaya koyduğu ürünün onun kişisel tatmin aracı olmasının da (böyle olduğunu iddia etmiyorum, ama bende kesinlikle böyle bir duygu yarattığını itiraf etmem gerekiyor) bir sakıncası yoktur belki. Carruth imzalı görüntüler özellikle yumuşak olduğu anlarda hayli etkileyici, kısıtlı bütçeye rağmen set tasarımları kesinlikle çok başarılı ve karakterler zaman zaman bir rüyada gibi bu setler içinde gezinirken, filmin tuhaf bir etkileyicilik kazandığını da kabul etmek gerekiyor. Karakterleri bir andan diğerine atan ve hikâyeyi bildiğimiz anlamda “düz” bir şekilde anlatmayan kurgunun da bir çekicilik kattığını söyleyelim ama ortada çok temel bir soru var bence: Hikâye, tüm bu görsel ve kurgusal oyunlar ve “entelektüeller için bilmeceler” bir kenara bırakılırsa, ne anlatıyor bize veya filmin derdi ne tam olarak? Bu soruya tam da filmin, yani Shane Carruth’un arzu ettiği biçimde, ciddi ciddi akıl yürütmelerle, sembol çözümlemelerle veya maddi/manevi gerçeklikler üzerinden yorumlar üretmekle cevap(lar) bulunabilir kuşkusuz ama sanatın böyle bir ana derdi olmalı mı, ondan emin değilim açıkçası.

Hayli başarılı olan ses çalışmasının zaman zaman rahatsız edici bir tuhaflıkta kullanılan müzikten olumsuz yönde etkilendiği film kesinlikle etkileyici bazı sahnelere sahip. Örneğin, bir adamın intihar eden bir kadın (eşi?) ile son konuşmalarının farklı içeriklerle tekrarlanması veya bir çocukluk hatırasının hangisine ait olduğunu tartışan ikilinin konuşmaları seyircinin dikkatini çekecek sözsel/görsel oyunlar arasında yer alıyor. Henry David Thoreau’nun “Civil Disobedience – Sivil İtaatsizlik” ve özellikle, bir ormanda geçirdiği bir yılı anlattığı ve doğal bir ortamdaki basit yaşamı konu alan “Walden” kitabının sık sık görüntüye girdiği filmin buradaki derdinin ne olduğunun da (örneğin doğadan kopuk yaşayan insanın hal-i pür melâli mi acaba?) seyirci için (elbette meraklısı için) bir bilmeceye dönüştüğü film, sonuç olarak kesinlikle farklı, entelektüel ve tuhaflığı ile ilgi çekebilecek bir çalışma. Hikâyenin “belirsizlik” atmosferinin kimileri için sonradan da film üzerine düşünmeye sevk edecek bir cazibe kaynağı olabileceğini de ekleyelim son olarak, ama bu kesinlikle sadece bazıları için geçerli. Diğerleri için, örneğin benim için, filmden sonraki en kalıcı his yorgunluk oldu.

(“Gizli Kimya”)

The Kentuckian – Burt Lancaster (1955)

the-kentuckian“Küçük Eli ve benim bildiğimiz tek şey ormanda özgür yaşamak, yemeğimizi avlamak, tilki kovalamak. Bizim gibiler için terk edilmesi zor bir alışkanlık. Belki de hiç terk edilmemeli”

1820’li yıllarda, küçük oğlu ile birlikte Texas’a gitmeye çalışan dul bir adamın yolda yaşadıkları ile kararını sorgulamasının hikâyesi.

Ünlü oyuncu Burt Lancaster’ın nadir yönetmenlik çalışmalarından biri. 1954 yapımı ve Byron Haskin’in yönettiği “His Majesty O’Keefe – Adalar Kralı” filminin kimi sahnelerini yöneten (ama jenerikte adı yönetmen olarak geçmeyen) Lancaster ilk kez bu film ile yönetmen olarak adını yazdırmış jeneriklere. Son olarak 1974 yılında Roland Kibbee ile birlikte “The Midnight Man” adlı filmi yöneten Lancaster daha sonra kamera arkasına hiç geçmemiş. Senaryosu Felix Holt’un “The Gabriel Horn” adlı romanından A.B. Guthrie Jr. tarafından uyarlanan filmde Lancaster yönetmen olarak adının karıştığı diğer iki filmde olduğu gibi başrolde oynuyor yine. Basit bir hikâyeden ortaya çıkan sıradan bir film olarak nitelendirebileceğimiz çalışmada Lancaster’ın ilgisini çeken ne olmuş bilmiyorum ama seyirciler için pek çekici bir öğe yok doğrusu. Kahramanının ikilemi hikâyenin ilgi çekmeye aday tek yanı ve bu kadarı filmi seyretmeye değer kılıyor mu hayli tartışma götürür.

Walter Matthau’nun sinemadaki ilk filmi olan çalışmanın yapım kadrosunda iki ünlü isim daha var ona ve Burt Lancaster’a ek olarak. Hikâye için zaman zaman fazla dramatik bir havası olan müzikler ünlü bir isim olan Bernard Herrmann’a ait (her zaman hikâye için gerekli imiş gibi görünmeyen şarkıları besteleyen ise Roy Webb olmuş), özellikle dış çekimlerde hikâyenin basitliğini unutturan başarılı görüntülerde ise bir başka ünlü isim, Ernest Laszlo’nun imzası bulunuyor . Yönetmen Lancaster’ın da oyuncu Lancaster’ın da vasat bir iş çıkardığı film Texas’a gidip vahşi bir hayat sürmek ile abisinin yanında kalıp yerleşik bir tüccar hayatı yaşamak arasında kalan bir adamı anlatıyor bize. Her iki hayatın da temsilcisi birer kadın. İlki cesur ve fedakâr bir “indentured servant” (yeni dünyaya, Amerika’ya yerleşebilmek için belli bir süre boyunca bir işverene bağlı ve bir nevi köle olarak çalışan kişi), diğeri ise western filmlerinin vazgeçilmez tiplemelerinden biri olan kasabanın öğretmeni. Finalini düşündüğümüzde, filmin bu iki karakter ve hayat tercihleri arasında kolay ve Hollywood klişelerini tekrarlayacak yollara sapmayan bir seçimde bulunduğunu söylemek gerekiyor. Bu farklı hayatların, ABD’yi keşfeden/yaratan (?) öncüler ile kapitalizmin ilk temsilcileri olan yerleşimcilerin sembolleri olduğunu söylemek de mümkün açıkçası ve belki böyle bir derdi olmasa da, sonucun bir ideolojik tercihe işaret ettiği söylenebilir. Sonuçta bir yanda ormandaki hayatın güzellemesi, diğer tarafta rüşvetin, sadece kendini düşünmenin ve para hırsının eleştirisi okunabilir filmden, bir parça zorlama ile de olsa. Filmin bir başka artısı ise “rehin kız”a karşı toplumun taşıdığı önyargının tam tersi bir yönde durmayı tercih etmiş olması. Hollywood’un liberal isimlerinden olan Lancaster’ın ilgisini çeken hikâyenin bu özellikleri mi bilmiyorum ama daha fazlası da yok filmde ne yazık ki.

“Damarlarında avcı kanı taşıyan” baba ve oğlunun bir avcıya göre olmayan kasaba hayatına uyum gösterip göstermeyecekleri yeterince ilgi çekici bir gerilim noktası yaratamadığı için, filme kendi içinde kısmen ilginç olsa da hikâyede ne aradığı pek anlaşılmayan kimi unsurlar eklenmiş. Örneğin kan davası nedeni ile kahramanımızın peşine düşen iki adam hikâyenin başında ve sonunda görünüp diğer bölümlerde ortadan kayboluyorlar ve belki sonlarda bir heyecanın da kaynağı oluyorlar ama hikâyeye herhangi bir katkıları yok kesinlikle. Benzer şekilde, nehirdeki buharlı teknede geçen kumar sahnesi ve sonrası da hikâyeye eğlence katmak amacı taşıdığı anlaşılan (ve bunu bir ölçüde de başaran) ama hikâye ile ilgisi olmayan bir bölüm (tabii, adamın saflığını ve cesaretini gösteren bir başka bölüm olarak görmek de mümkün). Kimi gelişmelerin hayli ciddi bir izaha ihtiyaç duyduğu, 1820’li yıllarda, evli olmayan iki kişinin, hele biri püriten ahlâkın temsilcisi olan bir kasaba öğretmeni ise, topluluk içinde öpüşmesi gibi tuhaflıkları da olan film, dramatik açıdan kendisine bir odak noktası bulamamış ve senaryosunun da romantizm, macera, duygusallık vs. arasında kendisini toparlayamamış olması nedeni ile pek de çekici olamıyor, özet olarak.

(“Kentaki Kahramanı”)

Grand Central – Rebecca Zlotowski (2013)

Grand Central“Bu bir savaş, doza karşı: Renksiz, kokusuz, doz her an etrafında olacak. Onu yenemezsin, kazanananı yoktur bu savaşın. Ondan asla kurtulamazsın. Savaşırsın ama kimse sana teşekkür etmez”

Eğitimsiz ve işsiz bir gencin bir nükleer santralde çalışmaya başlaması ve bir kadınla ilişkiye girmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Fransız sinemacı Rebecca Zlotowski’nin yönettiği ve Gaëlle Macé ve Ulysse Korolitski ile birlikte senaryosunu yazdığı bir Fransa – Avusturya ortak yapımı. Zlotowski ilk sinema filminde olduğu gibi bu ikinci filminde de yine Fransız oyuncu Léa Seydoux ile çalışmış. Hem Seydoux hem de hikâyenin asıl kahramanı rolündeki Tahar Rahim Fransız sinemasının son döneminin en başarılı oyuncuları arasında yer alıyor ve burada da ikisi de hikâyenin sosyal gerçekçi dokusuna çok uygun oyunları ile hayli başarılılar. Onlara eşlik eden deneyimli oyuncu Olivier Gourmet de küçük rolünde sıkı bir oyunculuk veriyor. Filmin işçi sınıfından görüntüye taşıdığı sahneler ve tüm o karakterler hikâyenin en çekici yanını oluşturuyor. Buna karşılık, nükleer santraldeki radyasyon gerçeği ve tehlikesinin örtbas edilmesi ve ucuz işgücünün harcanabilirliği gibi önemli bir konu ile atbaşı giden bir ikinci ana konuya, tutkulu bir -yasak- aşka da el atması hikâyenin sık sık odağını kaybetmesine neden oluyor.

Zlotowski’nin filmi farklı biçimsellik ve görsellikle anlatılan iki hikâyesi ile iki farklı filmin bir araya getirilmiş hali gibi duruyor zaman zaman. Nükleer santraldaki çalışma hayatını anlatan ve işçi sınıfının hayatından sahneleri karşımıza getiren bölümlerde film sosyal gerçekçi bir tavır ile getiriyor hikâyesini karşımıza. Bu sahnelerde oyunculuklar, diyaloglar, kamera kullanımı vs. hep bir doğallık arayışı içinde görünüyor ve bu arayışında başarıya da ulaşıyor açıkçası film. Buna karşılık aşkın ve tutkunun sahneleri görüntülerin pastoral bir hal aldığı, romantizmin ve hatta stilize bir anlatımın egemen olduğu bir biçim ve içerikteler. Bu iki ayrı tercihin kaynaşabildiği bölümler var filmde (örneğin işçilerin bir şarkı eşliğinde eğlendiği bölüm), ama çoğunlukla birbirlerinden ayrı duruyor bu iki hikâye. Örneğin yönetmenin kimi sahnelerde yavaşlatılmış görüntülere başvurması ve özellikle bu bölümde filmin Robin Coudert imzalı müziğinin takındığı hava, nükleer santral içindeki bölümlerle tam zıt bir yönde ilerliyor.

Filmin dış sahneleri Fransa’da, nükleer santral içindeki sahneler ise Avusturya’da inşa edilen ama hiç faaliyete geçirilmeyen bir nükleer santralde çekilmiş. 1978’de yapılan bir referandumla faaliyete geçmesi halk tarafından ret edilen bu santralden sonra elektrik üretme amaçlı bir santral kurulmasını yasaklayan bir kanun da çıkarılmış ülkede. Darısı nükleer santrallerin ahlâksızca reklâmının yapıldığı Türkiye’nin başına diyelim! Filmimiz doğrudan nükleer karşıtı bir mesaj vermenin peşine düşmüyor ama santralde “radyosyondan arındırma” işinde çalışan karakterin yaşadıkları, çalışma koşulları üzerinden epey şey söylüyor veya daha doğrusu ima ediyor. Bu özel bir eğitim veya tecrübe gerektirmeyen işte çalışanların tümü yoksul ve işlerini kaybetmemek için maruz kaldıkları radyasyonu ölçüm değerleri ile oynayarak düşük gösterecek kadar da umutsuz durumdalar. İşverenlerin özel bir gizleme çabası yok ama gerek kimi problemlere göz yummaları gerekse iş görüşmesindeki tavırları bu umutsuz insanların pek de umurlarında olmadığını gösteriyor bize. Filmin nükleer konusunda asıl etkileyici olan tercihi ise işçilerin çalışma sahnelerinde gizli daha çok: Tedirginlik içinde ve rahatsız edici kıyafetlerle yapılan işler hep bir “doğaya aykırılığa” işaret ediyor; ne kadar tedbir alınırsa alınsın gerçekleşmesi kaçınılmaz görünen riskler kendisini sürekli hissettiriyor ve bir sahnede de tanık olduğumuz gibi bu işçilerin radyasyona maruz kalmaları basit bir hata sonucu her an gerçekleşebilecek olan bir olay.

Filmin dikkat çeken başarılarından biri herhangi bir oyuna, zorlamaya gerek duymadan dozunda bir duygusallık elde edebilmesi ve bunda iki baş oyuncusunun da (Rahim ve Seydoux) ciddi payı var. Gerçekçilik ile romantizmin yeterince kaynaşmış görünmediği anlarda bile her iki tarza da rahatça uyum gösteren oyunları ile karakterlerini sahici kılmayı başarıyorlar. Filmi ilgiye değer kılan bir yanı ise karakterlerinin halktan kişiler olması. Yoksul, hayat ile ilgili endişeleri olan ve içinde bulundukları sosyal ve ekonomik düzende sömürülmeye açık (bunu bilen ama bir çıkış noktası da bulamayan) karakterler bunlar ve sinemanın seyircisini “güzel” görüntülerle oyalayarak unutturmaya çalıştığı katı ve rahatsız edici gerçeklerin de sembolleri. Tükettiği elektriğin büyük bir kısmını nükleerden elde eden Fransa’nın sinemasından gelmesininin de sonucu olarak belki de, nükleer karşıtlığından uzak duruyor görünmesi bir yana, film karakterlerinin “sıradan” olması ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Nükleer Santral”)

Lady Anne Susuyor – Saki

lady-anne-susuyorBabil Kitaplığı serisinden, yine Borges’in seçtikleri ile, bir Saki (Hector Hugh Munro) hikâyeleri derlemesi. Borges’in yazar ve seçtiği hikâyeler hakkında kısa ama değerli bir önsözü ile başlayan kitapta toplam on iki hikâye yer alıyor. Usta bir kısa hikâyeci olan Saki gönüllü olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda, Fransa’da bir Alman keskin nişancısının kurşunu ile kırk beş yaşında kaybetmiş hayatını. İki yaşında annesini kaybeden, babasından uzakta ve kendisini ahlâkçı ve sert bir disiplinle yetiştiren büyükannesi ve halasının yanında zor bir çocukluk geçiren yazarın hayatındaki bir başka önemli zorluk da dönemin İngiltere’sinde erkekler arası cinsel ilişkinin suç olması nedeni ile eşcinselliğini gizlemek zorunda kalmasıydı. Politikada Muhafazakâr Parti taraftarı olan ve yaşı nedeni ile muaf olduğu halde savaşa gönüllü giden birisi için zor bir hayat!

Borges’in seçtiği hikâyeler tam anlamı ile fantastik edebiyat sınıfına sokulamayabilir aslında. Örneğin “Açık Pencere” fantastik bir hava ile başlasa da, okuyucuyu terse düşüren sonu ile bu “fantastik dışı” olmayı gayet iyi açıklayan bir hikâye. Doğaüstü olaylardan çok, bu tür olayları çağrıştıran veya onlara öykünen bir havası var bu kısa hikâyelerin ve Borges’in önsözde vurguladığı gibi yazarın çocukluğundaki olumsuz tecrübelerinden izler taşıyarak, yetişkinleri ve hatta hayvanlar karşısında insanları eleştirisinin merkezine alıyor. “Bıldırcın Yemi” insanların aptallıklarına, Borges’in en sevdiği iki öyküden biri olduğunu söylediği “Siredni Vaştar” (diğeri “Araya Girenler”) tıpkı yazarı yetiştiren akrabaları gibi büyüklerin sertliğine ve sevgisizliğine veya “Tavanarası” küçüklerin büyüklerden intikamına değiniyor örneğin. Hikâyelerin bir başka ortak özelliği de taşra veya köy hayatının “sadeliği, kolaylığı veya huzuru” ile ilgili düşüncelerin tersinin kanıtı olmaları.

İyi yazılmış kısa hikâyelerin tadına doyum olmuyor kuşkusuz ve Saki’den seçilmiş bu eserler de bunun bir başka kanıtı. Fatih Özgüven’in çok başarılı çevirisi (“Mowsle Barton’da Huzur” isimli öyküsüdeki köylü ağzının Türk köylüsüne uyarlanmasının doğruluğu konusunda emin olamasam da) ile zenginleşen kitapta benim en sevdiğim öykü, inşa ettiği umudu acımasızca paramparça eden sonu ile “Araya Girenler” oldu ama diğerleri de kesinlikle çok başarılı. Okunmalı.