Traitor – Jeffrey Nachmanoff (2008)

“Parası olan herkese patlayıcı satıyorum; aynen sizin Amerikan hükümetinizin yaptığı gibi?”

FBI’ın Amerika’da eylemlere girişen radikal islamcı bir örgütle ilişkisi olan müslüman bir Amerikan vatandaşının peşine düşmesinin hikâyesi.

Amerikalıların 11 Eylül’den sonra iyice depreşen İslamcı terör paranoyasının Hollywood’a yansımalarından bir örnek. Güçlü oyuncu kadrosu ve işbilir Amerikan sinemasının alamet-i farikası tıkır tıkır işleyen anlatımı ile dikkat çeken film politik içeriği açısından da tipik Amerikan olmaktan kendisini alamayan bir çalışma; göz kırpılan bir politik doğruculuk eşliğinde Amerikan değerlerine ve bu değerleri koruyan kurumlara aralıksız dizilen övgü.

Jeffrey Nachmanoff’un yönettiği filmin senaryosunu yönetmen, Steve Martin ile birlikte yazdığı orijinal bir hikâyeye dayanarak yazmış. Ortaya çıkan ise benzer konulara dayanan hikâyelerden çok da farklı değil açıkçası. Ne kahramanımızın “gerçek” kişiliği amaçlananın aksine şaşırtıyor seyredeni (çünkü fazlası ile belli ediyor kendini bu açıdan film) ne de olan bitenin iki tarafına eşit yaklaşmayı becerebiliyor bu eser. Hikâye akışının aksine nerede ise tamamen Amerikalıların gözünden anlatılıyor bu filmde ve “teröristlerin” gözünden ne olup bittiğini ve neden böyle olduğunu anlatmak gibi bir telaşı da yok filmin. Arada sarfedilen birkaç cümle ise sadece politik doğrucu görünmek için sarfedilmiş gibi duruyor. Klişelerden geçilmiyor (takiye yapan terörist liderin gençleri ölüme yollamaktan hiç rahatsız olmaması, bütün teröristlerin karakter olmaktan çok bir tiplemenin örneği olması vs.) filmde hikâye boyunca.

Guy Pearce ve Don Cheadle gibi iki güçlü oyuncuyu kadrosunda barındıran film ne yazık ki hikâyesi ile onların bu güçlerini sergilemelerine yeterince izin vermiyor. Finaldeki yüzleşme ve “büyük” havalara sahip karşılıklı konuşmalar ise kesinlikle bir gerilim katamıyor filme. Oysa filmin yaratıcıları bir kedi-fare veya av-avcı hikâyesinin iki güçlü tarafını daha akıllıca yüzleştirmeyi başarabilseydi, ortaya etkileyici bir sonuç çıkardı ama karşımızdaki kesinlikle bu sonuçlardan değil. Herkesten gizli olan operasyonun düzenleyicilerinin “iyiliği de” filmin sırıtan ve Amerikan kurumlarına açıkça dizdiği övgünün bir örneği. Gerek 11 Eylül’de, gerekse son Boston saldırısında faillerle FBI’ın kuşkulu ilişkileri düşünülünce, bu övgünün propaganda dışında bir amacının olmadığı da iyice netleşiyor. Özetle, evet sorunlar var ama bu kurumlar “bizim” değerlerimizin en büyük savunucusudur diyor hikâye. FBI elemanlarının Fransız polisini azarlamasının da filmin iyice sırıtan Amerikan yanının bir örneği olduğunu ekleyelim buna. Senaryo teröristlerin en büyük hedefi olarak Amerikan halkına terörün “gerçek” olduğunu ve bundan kaçamayacaklarını kanıtlamak olduğunu söylüyor ama filmin yaratıcıları da tam da bunu yapıyor zaten; terör ve teröristlerin gerçek olduğunu ve CIA, FBI gibi kurumların ne denli önemli ve gerekli olduğunu vurgulayıp duruyor hikâye boyunca senaryo.

Dolu bir hikâye gibi başlayıp özellikle ikinci yarısında aksiyon sevenlere kucak açan bir biçim ve içeriğe kavuşan filmin teknik yanına, başarılı müziğine veya hayli akıcı anlatımına diyecek bir söz yok elbette. Yine de keşke hikâye kahramana kendisini sorgulattığı kadar sıradan bir Amerikalı için farklı bir dünya demek olan Yemen’de FBI’ın ne aradığını veya bu “teröristlerin” yaptıklarını neden yaptıklarını sorgulasa ya da kahramanımızın gerçek yüzü bize finalde sunulan olmayıp, kendisi gerçekten başta gösterildiği gibi teröristlerin tarafında olsa diye düşündürtüyor. İşte o zaman gerçek bir film ile karşı karşıya olurduk ve senaryonun istediği gibi “hain” kelimesinin basit anlamları ile oyalanmayıp, insanlığa, adalete ve eşitliğe gerçekten “hainlik” edenlerin kimler olduğu üzerine düşünme şansımız olurdu.

(“Hain”)

Witness to Murder – Roy Rowland (1954)

“Bir şey hissediyorsan, bu hislerin mutlaka tatmin edilmeli, değil mi? Bu hislerin gerçek olup olmadığının da bir önemi yok, değil mi?”

Penceresinden karşı apartmanın dairesinde bir cinayet işlendiğini gören bir kadının polisi buna inandırmaya çabalamasının hikâyesi.

Sinemaya 30’lu yıllarda çektiği kısa komediler ile başlayan ve asıl eserlerini 40’lı ve 50’li yıllarda veren ama sinema tarihinde pek de iz bırakmayan yönetmenlerden Roy Rowland’ın 1954 tarihli bu çalışması kara film türünde bir polisiye. Alçak gönüllü yapısı, hızlı ama biraz fazla hızlı akan hikâyesi ve Stanwyck ve Sanders ikilisinin oyunları ile dikkat çeken film bir klasik olmaktan uzak olsa da kendisini rahatça seyrettiren bir eser. İkinci Dünya Savaşı’nın izlerinin henüz taze olduğu yıllarda çekildiğini, içerdiği Nazi teması ile gösteren film siyah beyaz görüntülerinin başarısı ile de dikkat çekiyor.

Bu film ile aynı tarihte çekilen Alfred Hitchcock klasiği “Rear Window – Arka Pencere” filminde olduğu gibi burada da penceresinden karşı dairedeki cinayeti gören bir kişinin hikâyesi var ama Chester Erskine’in orijinal senaryosu Hitchcock filminin derinliklerinden pek de nasibini almış görünmüyor açıkçası. Diğerinde kahramanının fiziksel bir engeli (hikâye boyunca bacağındaki alçı ile neredeyse hiç kıpırdamayan James Stewart) hikâyeye bir çekicilik katarken, buradaki kadın kahramanımız aksine fiziksel olarak epey hareketli ve her anlamda bağımsız bir profil çiziyor. Kendi başına yaşayan, başarılı bir işi olan kadının karakteri o dönem Amerikan sinemasının ortalamasına göre, evet hayli bağımsız aslında. Ne var ki kahramanımız inancında yalnız kalıp, polisin hayal gördüğünü düşünmesi ve katilin kendisini tacizi sonucunda psikiyatri kliniğine yatmaya zorlanıyor ve ancak erkek dedektifin desteği ile kendisini kurtarabiliyor. Finalde onu “uçurumun” kenarından son anda kurtaran da dedektifin kendisi oluyor. Yine de şu hakkını teslim etmek gerek ki kadın Hollywood’un alışılagelen ve erkeğine dayanarak ayakta duran veya bir erkekle ilişkisi ile var olabilen kadın karakterlerinden değil kesinlikle.

“Rear Window” hikâyesinde Hitcock’a özgü bir röntgencilik de vardı hatırlanacağı gibi ama burada böyle bir yan tema da yok. Hikâye düz ve oldukça hızlı bir şekilde akıyor. Kadının dedektif ile yakınlaşması, kadın ile katili arasındaki yüzleşme vs. çok hızlı bir şekilde gelişiyor ve senaryodaki kimi zorlamalar da (katilin kadının evden çıkacağını tahmin etmesi, cinayetin işlendiği dairenin yanındaki dairenin boş ve kapısının da açık olması gibi) inandırıcılığı zorluyor açıkçası. Buna rağmen filmi çekici kılan yanları başka alanlarda. Öncelikle hikâyenin yalınlığı dikkat çekici olan; finale de yansıyan bu sadelik seyircinin zorlanmadan filme ilgisini toplamasını sağlıyor. Stanwyck’in oyununun en parlak anlarını verdiği ve katille onun evinde yüzleştiği sahne ve tüm final de iyi çekilmiş ve gerilimin diri kalmasını sağlamış. Cinayeti gördüğü ana kadar yalnızlığının sadece fiziksel boyutu ile tanışmış olan kadının, gördüklerine kimseyi inandıramaması sonucunda inancında da yalnız kalması ile yaşadıklarının etkileyici olması da filme çekicilik katmış gibi görünüyor. 1952’de “An American in Paris – Paris’te Bir Amerikalı” filmindeki çalışması nedeni ile Alfred Gilks ile birlikte Oscar kazanan John Alton’ın o renkli filmdeki başarısını bu siyah beyaz filmde de gösterdiğini belirtelim. Kara film türüne yakışır ve kesinlikle dozunda tutulmuş ışık ve gölge kullanımı ve özellikle finaldeki kamera açıları ile görüntüler, filme yakışan havanın yaratılmasına yardımcı olmuş. Bu arada George Sanders’ın katil karakterine kattığı etkileyici havanın filmin belki de asıl gitmesi gerektiği yeri (Amerikalıların “campy” dedikleri türden bir eğlenceyi”) işaret ettiğini de belirtelim.

Eski bir Nazi olan ve “kaderimiz bu dünyaya hükmetmek” diye konuşan katilin ağzından duyduğumuz veya zayıfların yok olmasını ve toplumun yüksek idealleri için şiddetin kullanımını savunan kitabından okunan cümleler filme bir felsefi boyut kazandırmanın sonucu ve bu arada ileride savcı olmak için akşam okuluna giden dedektifimizin konuşurken Nietzsche referanslarına başvurması da bu felsefe çabasının devamı gibi. Ne var ki zayıf olan hikâyeye pek de bir entelektüellik katmıyor bu çaba. En doğrusu bu çabaya ve hikâyenin sıradan görünen yapısına boş verip, filmin görüntülerinin ve yalınlığının tadını çıkarmak sanki. Bir de şu notu düşmek gerekiyor: Kapanış jeneriğinde, psikiyatri kliniğindeki hastalardan birini oynayan Juanita Moore’un karakteri “Negress” olarak adlandırılmış. Tıpkı “Negro” gibi bugün kullanılması mümkün olmayan bu nitelendirme, Hollywood’un o dönemde Afrika asıllı Amerikalıları nasıl sınıflandırdığının da tipik ve kötü bir örneği.

(“Cinayet Tanığı”)

Bottle Rocket – Wes Anderson (1996)

“Kağıt çöp gibisin, hani etrafta uçuşan kağıt parçaları gibi. Kızma, İspanyolca’da kulağa o kadar da kötü gelmiyor bu söz”

Bir soygun yapmanın peşine düşen üç arkadaşın hikâyesi.

ABD’li yönetmen Wes Anderson’ın ilk uzun metrajlı filmi. 1994’te çektiği aynı adlı kısa filmin bu uzun versiyonunda Anderson’ın sonradan tipik özellikleri olarak bilnecek olan tercihleri kendisini gösteriyor. Yönetmenin favori oyuncularından Luke Wilson ve Owen Wilson’ın başrollerde olduğu filmde onlara Robert Musgrave eşlik ediyor ve yönetmenin mizahi üslubu, iyi niyetli, tuhaf ve komik karakterleri ve bir yol hikâyesi yapısında ve Owen Wilson ile birlikte yazdığı hem komedi hem hüzün içeren senaryosu filmi tipik bir Anderson filmi yapmaya yetiyor. Onun tarzına alışkın veya yatkın olmayanlar için komedisi yetersiz ve hikâyesi derinliksiz görünebilir ama eğer tersi bir eğilimde iseniz, film keyif verecektir kesinlikle.

“Garip, melankolik ve aptal” karakterleri ile hikâye yırtmaya çalışan ama beceriksizlikleri ile bunu pek de başarabilecek gibi görünmeyen üç arkadaşın yaşadıklarını anlatıyor. Film ismini bir çeşit küçük “skyrocket” olan ve eğlencelerde kullanılan havai fişek benzeri bir roketten alıyor ama bu ismin argodaki anlamları herhalde filmin asıl referans aldıkları ve zaten hikâyedeki karakterleri de çok iyi özetliyor bu argo anlamlar. Çabucak parlayıp hızla sönen öfkeyi anlatmak için veya kısa süreliğine çok popüler olup bu ününü birdenbire yitiriveren nesne veya insanlar için kullanılıyor bu ifade argoda. Karakterlerimizin birbirleri ile ilişkileri öfkeden derin bir dostluğa kolayca gidip gelebiliyor ve yaptıkları tüm denemeler de her şey yolunda gidiyor gibi görünürken birden tıpkı bu eğlencelik roketin parlayıp sönmesi gibi bir anda başarısızlıkla sona erebiliyor. Ergenlik çağında takılıp kalmış gibi görünen garip ve komik kahramanlarının yaşadıklarını anlatan film erkekler arası dostluğu anlatan filmlerin arasına da koyulabilir rahatça. Luke Wilson’ın canlandırdığı karakterin aşık olduğu Paraguay’lı göçmen kadın karakteri de var filmin ama “dil engeli” nedeni ile bu karakter hem silik kalıyor hikâyede hem de onun varlığı ve hikâyedeki yeri asıl olarak ona aşık olan erkeği daha iyi anlatabilmek için kullanılmış gibi görünüyor. Dolayısı ile Wes Anderson’ın bu bol konuşmalı, garip davranışlı ve melankolik karakterli filmi kesinlikle bir erkek filmi olarak nitelendirilebilir.

Anderson’ın ve senaryonun belki en temel başarısı yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi tüm tuhaflıklarına rağmen hikâyenin ve karakterlerinin “gerçek” görünmesini başarması. Tüm Anderson filmlerinde olduğu gibi parlak bir soundtrack, her şeyin yolundan çıktığı hayli eğlenceli soygun sahnesi ve karakterlerinin basit sersemlikleri ile izleyiciyi yanlarına çekebilecek bir sevimliliğe sahip olmaları bu başarıya ek unsurlar ve filmi de ilgiye değer kalıyor açıkçası. Filmin adına uygun şekilde karakterlerinin beceriksizliği veya tıpkı o roketler gibi bir anlığına parlayıp sönmeleri onları çekici kılmış senaryonun tarzı ve elbette Anderson’ın uçarı bir anlatımı tercih etmesi nedeni ile. Luke Wilson, Owen Wilson, Robert Musgrave ve senaryonun kendisine pek fırsat tanımamasına rağmen Paraguaylı göçmen rolündeki Lumi Cavazos rollerinin hakkını vermişler ve filmi sevimli kılmaya da katkıda bulunmuşlar. Filmin temel zayıflığı ise enerjisini yeterince ortaya koyamaması ve bir parça dinamizme kavuşur gibi olduğunda da bunu süratle terk etmesi. Ek olarak filmin ciddi olmak gibi bir kaygısı olmasa da hikâyenin nerede ise önemsiz denecek bir içeriğe sahip olmasını da eklemek gerek kusurlarının arasına. Yine de bu kusurlar Anderson’ın filminin ilgiyi hak ettiği gerçeğini değiştirmiyor.