Hævnen – Susanne Bier (2010)

“O ölmek istemiyordu ama sen pes ettin. Pes eden insanlara tahammül edemiyorum”

İki Danimarkalı aile üzerinden anlatılan bir şiddet, intikam ve dostluk hikâyesi.

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’den 2011’de aralarında En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ın da olduğu pek çok ödül kazanmış bir film. Temel olarak şiddetin kendisi ve şiddet karşısında insanların tepkileri üzerine bir hikayesi olan film, kazandığı Oscar’ı açıklayacak şekilde duygusal ve büyük konuları geniş seyirci kitlesi için basitleştiren yapısı ile belki sinemasal açıdan çok önemli değil ama kimi anlarındaki etkileyiciliğine kolay kolay kayıtsız kalınamayacak bir çalışma.

Boşanmak üzere olan bir ailede baba sık sık yoksul halka sağlık hizmeti vermek için Afrika’ya giden bir doktor. Yine doktor olan anne ise iki çocuğunu da büyütmeye çalışıyor bir yandan. İki çocuktan büyük olanı okulunda sürekli olarak arkadaşları tarafından taciz ediliyor ve aşağılanıyor. Diğer ailede ise anne kısa bir süre önce kanserden ölmüş ve baba kendisini annesinin hastalığı döneminde pes etmekle suçlayan oğlu ile arasını düzeltmeye çalışıyor. İki çocuğun arkadaşlığı ile birlikte gelişen olaylar ise ana akım bir Amerikan filminde anlatılandan çok da farklı değil aslında ve sık sık kolaya kaçması ile eleştirilebilecek bir senaryosu var filmin. Anders Thomas Jensen’e ait olan ve temelini yönetmen ile birlikte attıkları senaryonun ciddi bir farkı var yine de ki filmi yönetmenin zarif ve dokunaklı anlatımı ile birlikte asıl ayakta tutan da bu. Hikâyede şiddet hem karakterlerin kişisel hayatındaki yeri ile hem de doktorun Afrika’da gözledikleri üzerinden daha üst ve toplumsal bir düzeydeki yeri ile ele alınıyor. Filmin hikayesini Danimarka gibi genel olarak toplumsal uyumun üst düzeyde seyrettiği ve şiddetin karşılıklı hoşgörü nedeni ile düşük bir orana sahip olduğu ülkede geçirmesinin, toplumun daha doğrusu onu oluşturan insanların, genlerinde gizli olan şiddet duygusunu ortaya koymak açısından ilginç ve doğru bir tercih olduğunu söylemek gerek. Çocukların kendisine şiddet uygulayan adama pasifist ve hani nerede ise entelektüel bir çıkış ile karşı koyan babayı eleştirdiği sahne ve burada babanın yaşadığı ikilem aslında oldukça ilgi çekici. Şiddete aynı şekilde karşılık vermenin sadece yeni bir şiddeti doğuracağını savunan babanın tarafında duruyor film ama okulda geçen benzer bir olayda, gördüğü şiddete çok daha fazlası ile karşılık veren çocuğun elde ettiği konumu da göstererek toplumda güç kullanımının bireye sağladığı artıları da sergiliyor. Yine bu kapsamda, doktorun Afrika’da şiddetin baş uygulayıcısı olan bir çete reisini tedavi etmesi gerektiğinde yaşadığı ikilemi ve sonunda kendisinin de payının olduğu trajik sonu da karşımıza getiren film bu sorunun kolay bir cevabı olmadığını ortaya koyarak üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir alanı da açıyor seyircinin önünde. Ne var ki film tüm bunları yaparken sık sık oldukça ana akım tarzı bir anlatıma sapıyor ve oldukça derinleşebilecek bir temayı popülerliğe kayarak zayıflatıyor. Avrupalı bir sanatçı ile olarak çıkılan yolda ilk gördüğü sapakta Amerikan tarzı bir yaklaşıma kayan bir tavrı var filmin özet olarak.

Şiddete yine şiddet ile karşı koymayan bireyin hayatının epey güç olduğu günümüz toplumunda Gandhi türü pasifist yaklaşımların ne derece işe yaradığının sorgulanmasını gerektiren olaylar zincirinin finalde geldiği nokta, bu derece ciddi bir toplumsal sorun üzerinde düşünceler üreten bir entelektüelin yüzeysel bir iyimserlik ile sıyrılması olmuş bu işten ama yine de film kesinlikle kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor. Doktorun kendisine vuran adamın yanına çocuklarını da alarak gitmesi ve çocuklarına kendi yaklaşımının doğruluğunu göstermeye çalışması ve yine aynı adamın Afrika’da onun hümanist yaklaşımının bile anlamsız kaldığı bir trajedi karşısında halkın intikamına nerede ise aracılık etmesi gibi sahneler filmin seyirciyi kolayca eline geçirdiği anları olarak dikkat çekiyor. Başta doktor ve eşi rolündeki Mikael Persbrandt ve Trine Dyrholm olmak üzere başarılı oyuncular da filmin çekiciliğine destek sağlıyorlar. Johan Söderqvist imzalı müzikler ve Morten Søborg’ ait görüntüler de başarılı ama yönetmenin güzel Afrika görüntülerinden kaçınamamış olmasını da eleştirmek gerek. Yine de Bier’in hikâyesini anlatırken sahnelerin arasına yerleştirdiği bu ve benzeri doğa görüntülerinin seyirciye seyretmekte olduğu hikâyedeki şiddet teması üzerine düşünme fırsatı verdiği ve eşlik eden müzik ile birlikte konunun derinliğini hatırlatan bir yapıya sahip olduğu söylenebilir.

Orijinal adı “İntikam” anlamına gelen filmin İngilizce adını “Daha İyi Bir Dünyada” olarak belirleyenler herhalde ilk adın fazla sert olduğunu düşünmüşler ama tercih ettikleri isim de sadece filmin sondaki gereksiz ve anlamsız iyimserliğini desteklemekten öteye geçemiyor. Senaryosundaki kimi boşluklar (örneğin çocuklardan biri olan Christian’ın nerede ise kötücül bir karakter olarak algılanmasına yol açacak şekilde, şiddet eğiliminin arkasında ne olduğunun yetersiz bir şekilde izah edilmesi), rahatsız etmekten çok rahatlatıcı bir finali tercih etmesi ve Danimarka’daki şiddet ile Afrika’dakini derdini anlatabilmek için biraz zorlama bir biçimde paralel biçimde anlatması ile de eleştirilebilecek olan film tüm bunlara rağmen ilgiyi rahatlıkla hak ediyor.

(“In a Better World” – “Daha İyi Bir Dünyada”)

Hour of the Gun – John Sturges (1967)

“Çocukken hep tartışırdık. Ölürken tüm hayatının gözünün önünden geçeceğini iddia ederdi. “Öyle değilmiş Wyatt” dedi”

Amerikan tarihinin önemli figürlerinden Wyatt Earp ve aralarında bir başka önemli isim olan Doc Holliday’in de bulunduğu arkadaşlarının Clanton çetesi ile mücadelelerinin hikâyesi.

Amerikalı yönetmen John Sturges’ın yine kendisinin 1957 tarihli western klasiği “Gunfight at the O.K. Corral” filminin bir bakıma devamı olarak çektiği eser, bu ilk filmde anlatılan ve sadece 30 saniye süren çatışmamın sonrasında neler olduğuna ve Earp ve arkadaşlarının Clanton ile devam eden mücadelelerine odaklanıyor. Klasik western filmlerine nazaran tarihteki gerçeklere sıkı sıkıya bağlı kalması ile dikkat çeken film belki tam da bu nedenle westernin sıkı takipçileri için yeterince “heyecanlı” olmayabilir.

Sturges’ın filmi kimi klasik western’lerin görkeminden uzak ve hani nerede ise karakter çatışması üzerinden ilerleyen bir film. Temel olarak kişisel intikam ile adaletin tesisi arasında kalan Earp’ün hikâyesini biraz fazla soğukkanlı anlatan ve fazlası ile kronolojik ve düz görünen bir anlatıma sahip olan filmin en büyük problemi yeterince hikâye içermiyor olması sanki. Hikâyeye girip çıkan kimi karakterler, örneğin Holliday’in ekibe kattığı üç adam, senaryoda herhangi bir önem taşımıyor ve varlıkları veya yoklukları akışı hiçbir şekilde etkilemiyor. Bu üç karakteri filme olayları filmin başında ilan edildiği gibi nasıl olup bitti ise o şekilde anlatma amacı ile koymuş anlaşılan senaryoyu yazan Edward Anhalt ama sinemasal bir gözle bakıldığında bu derece etkisiz olmaları seyredende de bir şeyleri kaçırdığı veya bir şeylerin eksik bırakıldığı duygusu yaratıyor ister istemez. Hikâye de işte buna benzer şekilde fazlası ile “eksik” kalmış havası veriyor çünkü yeterince sinemasal malzeme içermiyor filmin senaryosu.

Karakterleri birbirinden epey farklı görünen ama sağlam bir dostlukları olan Earp ve Holliday’i filmde James Garner ve Jason Robards, düşmanları Clanton’ı ise Robert Ryan canlandırıyor. Klasik Hollywood sinemasının bu üç büyük ismi filmi sürükleyen asıl unsurlar olarak dikkat çekiyor; hikâyenin eksikliğini de sık sık kapatıyorlar performansları ile. Robards rolünü filmin en canlı performanslarından birini vererek canlandırıyor ama Garner westernin en soğukkanlı karakterlerinden biri gibi duran Wyatt Earp’ü minimalist bir yaklaşımla ama soğukluktan da uzak durmayı başararak oynuyor; Garner’ın performasında içinde fırtınalar koptuğunu hissetmemek mümkün değil. Lucien Ballard’ın başarılı görüntüleri ve Jerry Goldsmith’in atmosfere katkıda bulunan müziği de bu oyunculuklar ile birlikte filmi ayakta tutmayı başarıyor.

“Öldürmek için rozete ihtiyacım yok” diyen karakterlerin olduğu filmde, Earp’ün bir noktadan sonra adaletin çerçevesinden çıkarak intikam arzusunun daha da katı olan çerçevesi içine kendisini hapsetmesini John Sturges’ın aksamayan ama yeterince heyecan da yaratamayan bir biçimde anlatması ve hikâyenin dramatik açıdan eksikliğinin zayıflattığı bir film bu ama bir parça çaba ile içerisine girilirse özellikle Earp karakteri üzerinden hayli çekici yanları olduğu da görülecektir. Baştaki O.K. Corral çatışması oldukça iyi sahnelenmiş olsa da bu çatışmanın öncesini bilmeyen (gerçek hikâyeyi bilmeyen veya “Gunfight at the O.K. Corral” filmini seyretmemiş) bir seyirci için sahne hikâye akışı açısından biraz havada kalıyor. Ballard’ın kamerasından karşımıza gelen ve westernlerden alışık olduğumuz doğa görüntülerinin de dozunda ve etkileyici kullanımı ile dikkat çektiğini ekleyelim. Sturges’ın filmi klasik westernlerin aksiyonuna veya tam da o sıralarda başlamış olan spagetti westernlerin barok görkemine uzak durmayı tercih eden ve zaman zaman hareketten çok düşüncenin ağır bastığı bir çalışma ve görmekte yarar var.

(“Silahların Saati”)

Le Temps qui Reste – François Ozon (2005)

Sinema tarihinin en başarılı, en dokunaklı ve çekinmeden söylemeli, en güzel ölüm sahnelerinden biri. Ozon hiç diyalog kullanmadan karakterinin son anlarını elindeki dondurmaya attığı son bir bakıştan gençlerin birlikte denizi seyretmesindeki kendi durumu ile tamamen zıt yaşam sevincine, cevaplamadığı telefondan son bir sigaraya olağanüstü içe dokunan bir şekilde anlatıyor. Luchino Visconti’nin Thomas Mann’dan uyarladığı “Morte a Venezia – Venedik’te Ölüm” adlı filminin finaline sevgi ve saygı dolu bir selam da gönderiyor Ozon bu son sahne ile ve beyaz vücudu ve yalnızlığı ile ölümü feci halde çağrıştıran kahramanına Valentin Silvestrov’un Postludium III adlı eserinin eşliğinde veda ediyor. Yönetmenin yarattığı karaktere aşık olduğu filmlerden biri bu kesinlikle ve bu son sahne de sinemanın yaratıcılığı unutmadığında neler yapabildiğini gösteren ve yumuşak bir hüznün nasıl dokunaklı olabileceğini kanıtlayan anları getiriyor önümüze.

(“Time to Leave” – “Veda Vakti”)

The Ward – John Carpenter (2010)

“Burada bir şey vardı! Normal olmayan bir şey, insan olmayan bir şey”

Psikiyatri kliniğine kapatılan bir genç kızın oradan kaçma çabalarının hikâyesi.

Aralarında Stephen King uyarlamalarının da olduğu ve kimileri kült özelliği kazanmış korku ve bilim kurgu filmleri ile tanınan John Carpenter’dan vasat bir korku filmi. Hastane ve özellikle psikiyatri hastaneleri gibi korku filmlerine sık sık ev sahipliği yapmış bir ortamda geçen film ne karakterleri ne de hikâyesi ile seyirciyi yeterince kendine çekebildiği için yaratmaya çalıştığı korku atmosferi de sık sık aksıyor ama başka filmlerde de kullanılmış olsa da sürprizli finali ile birden bire ortaya çıkıp korkutan görüntülerden hoşlananların (daha doğrusu korkanların) ilgisini çekecektir yine de.

Michael ve Shawn Rasmussen’in birlikte yazdıkları senaryo korku türüne herhangi bir yenilik getirmeyen ve daha çok bu türün kimi standartlarını kolaj halinde bir araya getiren bir çalışma olarak görünüyor; gizemli bir hayaletin ortalıkta dolaştığı bir hastane ortamı, iradesi dışında muamelelere maruz kalan bir karakter, tek tek yok edilen genç kızlar ve sürpriz bir final gibi klişeler eğer bir yenilik içermiyorlarsa veya en azından bunların birliktelikleri yeni bir soluk taşımıyorsa karşımıza çıkan da bu örnekte olduğu gibi daha önce görmüşlük hissi yaratan bir filmden öteye geçemiyor. Oysa film hayli şık ve gerçekten sıkı bir korku atmosferi vaat eden bir açılış jeneriği ile başlıyor ve alıştığımızın aksine bu kez Carpenter’ın kendisine ait olmayan ve Mark Kilian imzalı müziği ile desteklenen bu açılış epey heves uyandırıyor ama gerisi gelmiyor maalesef. Carpenter’ın kimi ince dokunuşları ve genç kızların 60’lardan The New Beats grubunun “Run, Baby, Run” şarkısı eşliğinde dans ettiği sahnede olduğu gibi başarılı mizansenleri de var ama senaryonun bir farklılık içermemesinin yanısıra baş karakterin yeterince ilginç çizilememiş olması da filme ısınmayı zorlaştırıyor. Evet, sondaki sürprizli final bu konuda bir şeyleri açıklıyor ama hastaneden kaçma sahnelerinde olduğu gibi nerede ise James Bond becerileri taşıyan bir karakter pek de inandırıcı olamıyor; özellikle de sondaki açıklama ile bu becerilerin nasıl oluştuğu izah edilebilmenin epey uzağına düşüyor.

Amerikalıların “arc word” dedikleri türden bir ifade olan “Tom Stewart killed me” cümleri ile tanınan Bert I. Gordon’ın 1960 yapımı korku klasiği “Tormented” filmine referansları olan filmde yaratıcılarının hikâyeyi neden özellikle 1960’lı yılları seçerek anlattığının açıklaması muhtemelen o dönemdeki tedavi yöntemlerinin bugünün seyircisi için korku atmosferi yaratmaya daha uygun olması olsa gerek. Filmin oyunculuk açısından da sıkıntıları var. Genç kuşak oyuncularından Amber Heard, Danielle Panabaker veya Mamie Gummer gibi isimler vasatı ancak aşan oyunları ile filme pek de katkı sunamamışlar gibi görünüyor ve sanki daha çok sadece “slasher” türü filmlerin alamet-i farikası olan genç kızların birer birer ortadan kaldırılmasına görsel katkı sağlamaları hedeflenmiş gibi duruyorlar. Yine de Carpenter’ın filmi “Saw” serisi türü saçmalıkların ele geçirmiş göründüğü korku türüne yeni bir soluk getirmese bile en azından klasik dili ile ilgi çekebilir.

(“Koğuş”)