The Dry Land – Ryan Piers Williams (2010)

“Benimle gurur duymamalısın anne; korkunç şeyler yaptım”

Savaştığı Bağdat’tan Teksas’a geri dönen bir askerin yaşadığı uyum problemlerinin hikâyesi.

Amerikalı yönetmen Ryan Piers Williams’ın ilk uzun metrajlı filmi savaştan sonra eski hayatlarına geri dönen askerler üzerine sinemanın pek çok örneğini verdiği türden bir çalışma. Kimi sorunlu yanları olsa da film kendisini seyrettirmeyi başarıyor ve türünün klasikleri arasında giremeyecek olsa da başta sinemadaki ilk baş rolünü oynayan Ryan O’Nan’ın ekonomik ve samimi oyunu olmak üzere farklı öğeleri ile ilgi çekmeyi başarıyor. Yeni bir şey söylemeyen ama eski de olsa söylemlerini doğal ve içten bir dille aktarmayı deneyen ve kimi anlarında da bunu başaran bir film özet olarak.

Yaşadığı travma nedeni ile içinde bulunduğu kritik bir çatışma anını hatırlamayan adamın özellikle kâbuslar gördüğü uykularında yaşadığı travmasını, film, Ryan O’Nean’ın başarılı oyunu sayesinde altını fazla kalın çizgiler ile çizmeden sergileyerek doğru bir seçim yapıyor. Yönetmen Williams kendi yazdığı senaryoda savaştan sonra evine dönen bir askerin başına gelebilecek en kötü şeyleri (savaştan dönen ve travmaları olan bir askerin çalışması gereken en son yerde, bir mezbahada işe başlaması, aile içi problemler, bir ölüm ve neden olduğu trajik olayı hatırlama vb.) peş peşe sıralamasına rağmen korkulanın aksine hikâyesinde inandırıcılığı korumayı başarıyor ki bu da az bir başarı değil. Williams’ın sık sık başvurduğu el kamerası kullanımı ve yakın plan çekimleri de hikâyenin gerçekçiliğinin algılanmasına katkıda bulunuyor, her ne kadar özellikle kamera kullanımında fazla bir yaratıcılık bulunmasa da. Bu tercihlerin bağımsız Amerikan filmlerinin havasını kattığı çalışmanın senaryosunun temel problemlerinden biri, gelişmeleri daha çok televizyon filmlerinin havasına uygun bir şekilde fazlası ile düz ve bazen de yüzeysel anlatıyor olması. Buna Çehov’un “tabanca görünüyorsa patlamalıdır” kuralına uygun yaklaşımları da eklersek bu yüzeysellik daha iyi anlaşılabilir.

Senaryonun kimi anlarındaki sıradanlığı dışında daha “tehlikeli” bir tavrı var, üzerine bir şeyler söylenmesi gereken. Evet film savaştan dönen bir askeri anlatıyor ve sadece bu tanıma uygun davranıp o bireye odaklanması anlaşılır bir tercih ama Irak savaşı gibi çok sıcak bir olay söz konusu burada ve hikâyenin herhangi bir anında o askerin ağzından savaşın karşı tarafı üzerine veya orada ne aradıkları üzerine tek bir söz veya düşüncenin dile getirilmemesi kabul edilir bir durum değil. Karşı tarafın bahsinin geçtiği tek sahnede de “düşmanın” Amerikalı askerleri tuzağa düşürmek için bir kadını yaralayıp yola bırakan canavarlar olduğunu söylüyor film ve bu ifadeler de sadece bir askerin sözleri olmaktan çıkıp aslında filmin duruşunun da örneği oluyor. Filmin kendisine ad olarak aldığı çorak toprakların Irak çölleri değil, Teksas olması da bu durumu hafifletmiyor açıkçası. Hikâyedeki bir başka problem de baş karakterin hatırlamadığı gerçeği keşfetme çabasını odağına alır gibi davranması ama bu temaya filmin diğer temalarından daha fazla önem veren bir yaklaşımı da gösterememesi. Böyle olunca da film sahip olabileceği bir başarıyı kendi eli ile itmiş oluyor. Son olarak filmin hikâyenin bir noktasından sonra aldığı “yol filmi” havasının da çok fazla işler görünmediğini söylemek gerek.

“Hair” filmindeki Claude Hopper Bukowski karakterinin savaşa gidip travma ile geri dönmüş hali denebilir baş karakterimiz için. Film bu karakterin “çorak” olduğunu söylediği Teksas topraklarındaki işçi sınıfı köklerini ele alıp onun üzerine hikâyesini kurmuş olsa başka yerlere gidebilirmiş gibi görünüyor ama yine de Ryan O’Nan’ın oyunculuğunun da katkısı nedeni ile kendisini seyrettiriyor. Buna karşılık filmin yukarıda sıraladığım kimi eksikliklerinin sonucu olarak kalıcı olamayacağı da çok açık. Kapanış jeneriğinde adları verilen Internet sayfalarının da açıkça vurguladığı gibi fazlası ile “devlet” odaklı olan bakışını ve ordunun doktor albay karakteri üzerinden sergilenen “iyi” karakterini ise görmemezlikten gelmek en iyisi. Aksi takdirde Teksas’ın işçi sınıfından bir gencin Bağdat’ta ne aradığını hiç sorgulamayan ve travmanın asıl bu kaynağını hiç gündeme getirmeyen filme, gerekçe ne olursa olsun olumlu yaklaşmak imkânsız olur.

(“Çorak Topraklar”)

Paris Sıkıntısı – Charles Baudelaire

Şiir: Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebî anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk.

Türk Dil Kurumu üstteki şekilde tanımlıyor şiiri. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı” (Le Spleen de Paris) adlı eseri ise kitabın sonundaki “Sonuç” başlıklı kısa şiir dışında elli adet düzyazı şiirden oluşuyor ve TDK’nın ve dolayısı ile şiirin bilinen tanımının da hayli dışına düşüyor bu anlamda. Daha doğrusu dışına düşüyor gibi görünüyor ama kitaptaki elli şiir de uyaktan uzak olsa da zengin sembolleri ile kesinlikle türünün en çarpıcı örnekleri. Yazarın daha çok bilinen “Kötülük Çiçekleri” (Les Fleurs du Mal) kitabının gölgesinde kalmış olsa da, çok değerli bir kitap karşımızdaki. Değeri de şuradan geliyor: Kitaptaki her bir kelimenin ve bu kelimelerin oluşturduğu her bir cümlenin dikkatle ve yüksek bir konsantrasyon ile okunması gereken bir mükemmeliği var. Tahsin Yücel’in çevirisi eserin hakkını veriyor ama hayli zengin bir Türkçenin kullanımının söz konusu olduğunu ve “ergi”, “tansık” ve “ığralamak” gibi kelimelerin yer aldığı çevirinin zaman zaman sözlük kullanımını zorunlu kıldığını da söylemek gerek.

Kitaptaki elli şiiri zaman zaman bir küçük hikâye, bir filmin kısa bir sahnesi veya kimi zaman da bir sinopsis olarak görmek mümkün. Kendinden sonraki pek çok Fransız şairi (örneğin Rimbaud) bu kitapta örneği yer alan tarzı ile etkilemiş bir isim Baudelaire ve kitapta Paris görüntülerinden (“Yoksulların Gözleri” şiirinde olduğu gibi çoğunlukla yoksulluğun derin izlerini taşıyan insanlar üzerinden anlatılan görüntüler bunlar) kadınlara, Tanrı ve Şeytan üzerinden yorumlanan dinden yoksulluğa çeşitli kavramlar üzerine benzersiz şiirler (veya şiirimsi düzyazılar) var. Bir sonraki okumayı teşvik eden okumalar en değerli olanları sanırım ve işte bu kitap da bir ara Rimbaud’ya geri dönmek gerektiğini hatırlattı bana.

(“Le Spleen de Paris”)

Esir Şehrin İnsanları – Kemal Tahir

Kemal Tahir’in mütareke dönemi İstanbul’unu konu alan “Esir Şehir Üçlemesinin” ilk kitabı. Roman İstanbul’un işgalinden hemen önce başlıyor ve sivil Osmanlı aydınlarının Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Anadolu’yu işgal eden Batılı askerlerin karşısında takındıkları tavırları ele alıyor. Romanın kahramanı Kâmil Bey Batılı değerler ile yetişmiş ve yıllarca yurtdışında yaşamış bir paşa oğlu ve kendi yurdunda İstanbul dışında hiçbir yer görmemiş bu karakterin roman boyunca geçirdiği dönüşüm Tahir’in kaleminden yeni bir aydın tipinin ve yeni bir ülkenin de sembolü oluyor.

Savaşı kaybeden bir ülkenin halkının takındığı farklı tavırlar (direnişten ihanete, umursamazlıktan kendi derdine düşenlere) roman boyunca Yakup Kadri’nin benzer romanlarına kıyasla çok daha gerçekçi bir biçimde ele alınıyor. Romandaki direnişçi karakterlerden birinin ağzından “Mustafa Kemal’in halkla yakınlaşması ve onunla birlikte hareket etmesi” övülürken, ileriye yönelik olarak “eğer değişirse ona da direniriz” sözleri de Tahir’in cumhuriyetten sonraki devlete olan itirazlarının da izini taşıyor.

Güçlü bir dili ve akıcı bir kurgusu olan roman Tahir’in topluma görüşlerini aktarma telaşının örneklerinden biri ve bu bakımdan kimi zaman hafif didaktik bir hava da taşımıyor değil. Bir de kitabın biraz fazlası ile “erkek” bir hava taşıdığını da söylemek gerek. Kitaptaki tek olumlu kadın karakterin “erkeklik değerleri” üzerinden övülüyor olması da bu havanın örneklerinden.

Monkey Business – Howard Hawks (1952)

“Genç olduğunu unuttuğunda, yaşlısındır”

Gençlik iksiri üzerinde çalışan bir bilim adamının, ilacı kendi üzerinde denemeye karar vermesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Yönetmen başta “Bringing Up Baby” gibi filmlerin de arasında olduğu kimi parlak komedilerin ismi Howard Hawks, oyuncular Cary Grant, Ginger Rogers ve Marilyn Monroe, ve senaristlerin içinde de I.A.L. Diamond olunca ortaya çıkacak filmin belli bir çizginin üzerinde olacağı kesin. Bu film de tüm bu isimlerin yarattığı beklentiye uygun şekilde eğlendiriyor ve günümüzün değme sit-com’larına taş çıkartacak esprileri ve özellikle bu esprilerin zamanlamaları ile zaman zaman hayli başarılı bir çizgi çiziyor. Ne var ki film tüm esprisinin üzerine kurulduğu “ilacı içenlerin neden olduğu komedi” temasını fazlası ile tekrarlamaya ve bu nedenle sürprizini de kaybetmeye başladığında ilgiyi de yitiriyor bir parça.

Komedinin “slapstick” türünün kayda değer örneklerinden biri olan çalışmanın temel ve aslında tek sıkıntısı iksiri içenlerin yarattığı komik durumun çekiciliğine fazlası ile kapılması ve başlarda kesinlikle çok eğlendirici olan bu durumu tekrarlayarak monotonlaşmaya başlaması. Üstelik bu monotonlaşmaya rollerini canlandırırken halden hale giren Cary Grant ve Ginger Rogers’a, ve komedisi yeterince değerlendirilmemiş görünen ama kesinlikle eğlenceli bir Marilyn Monroe’ya rağmen engel olamamış filmimiz. Senaryodaki kimi espriler özellikle İngilizce’ye hâkim olanlar için içerdiği kelime oyunları ile hayli komik ve televizyonları işgal eden sit-com’ların yüzünü kızartacak kalitede. Açılıştaki “şimdi değil Cary” sahnesi ile de herhalde komedinin sinemadaki en çarpıcı giriş anlarından birini yaratıyor Howard Hawks. Ben Hecht, Charles Lederer ve I.A.L. Diamond gibi üç güçlü senaristin nefesinin de konunun basitliğini temposu hiç düşmeyen bir uzun metrajlı filme çevirmeye yetmediği söylenebilir özet olarak senaryo için.

Gençliğe dönüş ile birlikte otelde geçen ikinci balayı sahnesi veya başta Monroe’nun göründüğü hemen tüm sahneler olmak üzere kimi eğlenceli anları ile film çok daha çarpıcı bir çalışma olabilecekken senaryosunun nefesinin tıkanması ile yarım kalmış bir başarı olmuş. Günümüz sit-com’larının Amerikan sinemasının bu ve benzeri klasik örneklerine neler borçlu olduğunu hatırlamak için de iyi bir fırsat oluşturuyor film. Oyunculuklardan esprilerdeki zamanlamaya, kamera kullanımından burada uzun metraja yayılmaya zorlandığı için etkisi azalmış olsa da basit bir temadan neler çıkartılabileceğine kadar sit-comların bugün üzerine dayandığı hemen her unsurun çarpıcı örnekleri karşımıza geliyor hikâye boyunca. Kahramanımızın çalıştığı firmanın sahibini canlandıran Charles Coburn’u da ekleyerek söylersek tüm başarılı oyunculukları, keyifli esprileri ve ne olursa olsun Hollywood’un Altın Çağ’ından getirdikleri ile görülmesi gerekli bir film.

(“Tehlikeli Oyun”)