Recreator‎ – Gregory Orr (2011)

“Doğumda ayrılmış tek yumurta ikizleri gibiyiz; o iyi genleri aldı, bana kötüleri kaldı”

Bir adaya kampa gelen üç gencin kendi klonları ile karşılaşmalarının hikâyesi.

Ucuz ama bu ucuzluğu ne kendisini kült kılacak özellikler ne de hikâyesini sağlam kılacak unsurlar ile örülü olunca vasatı aşamayan bir film. İlk sinema filminde Gregory Orr kendi senaryosundan yola çıkmış ve tanınmamış genç oyuncuları ile bir korku ve bilim kurgu karışımı denemesine girişmiş ama hikâyenin temel noktasının ilginçliğine rağmen ortaya pek de çekici olmayan bir film çıkmış.

Oldukça vasat oyunculukların kol gezdiği filmin başarısızlığında bu oyunculukların yanısıra kaçırılan iki büyük fırsatın da rolü var. Öncelikle “gerçek” insanların klonları ile karşılaşması ve giriştikleri mücadele akıllı ve derinlikli bir senaryoya kaynaklık edebilecek çekici bir konu. Filmimiz ise bu değerli fırsatı nerede ise komedi olmanın hemen kenarından dönen bir anlatım tarzı ile açıkça harcamış. Yoksa kişinin “diğer kendisi” ile zekâ yarışına girmesi ve bu diğer kendisinin onunla aynı geçmişe ve onun tüm hafızasına sahip olması kuşkusuz ilginç bir konu ve iyi bir senaryo bu temayı birey olmak, bireyselliğin tanımı veye kişinin kendisine bir başkası gözü ile bakabilmesi gibi alanlara taşıyabilirmiş ama maalesef filmin hikâyesi tüm bunlara değinir gibi yapıp üzerine gitmeyi denemiyor bile. İkinci fırsat ise bir yanlış tercihin veya tercihsizliğin kurbanı olmuş. Tüm kampa giden ve başlarına elbette bir şeyler gelecek gençler gibi klişelerine rağmen film amaçladığı gerilime ulaşabilirmiş ama “tava, raket ve yangın söndürücü” sahnesinde olduğu gibi gülmenin talep edildiğini düşündüğünüz ama gülmenizin de yakışık almayacağını hissedip rahatsız olduğunuz sahneler filmin yaratıcısı (yapımcı, yönetmen ve senaristi olduğunu düşünürseniz tek yaratıcısı nerede ise) Orr’un filmini nasıl konumlandıracağına karar veremediğini gösteriyor.

Çok ciddiye alınmadan, hikâyesinin ilginç çıkış noktasının hatırına seyredilebilecek ve ne olursa olsun bir korku filmi olsun diyenler için. Üstelik elini gereksiz bir şekilde açık etse de sürpriz bir finali var.

(“Klonlar”)

2012 Festival Notları 3

L’Exercice de L’état – Pierre Schoeller : İki Fransız oyuncunun (Olivier Gourmet ve Michel Blanc) sürüklediği ve Fransız siyasetinin, hükümetlerin işleyiş yöntemlerinin ve bu arada bireylerin, dürüstlüğün ve doğruların arada kaynayıp gitmesinin sıkı bir senaryo ile anlatılmış hikâyesi. İnanılmaz bir başarı ile çekilmiş ve sinemada seyretmekte olan herkesi kendi başına gelmiş gibi ürküten kaza sahnesinden açılıştaki bir adamın fantezileri sahnesine görsel yanı da güçlü olan film belki diyaloglarının fazlalığı ile ve özelleştirme başta olmak üzere kimi liberal politikalara karşı duruşunu yeterince güçlü belirtmemesi ile eleştirilebilir ama adına politikacı denen kişilerin kendi günlük kavgaları içinde milyonlarca insanın hayatını şu yanda bu yönde değiştirirken oynadıkları oyunları sergilemesi ile güçlü bir film.
(“The Minister” – “Bakan”)

Jooltak Dongshi – Kim Kyung-mook : Güney Kore’nin veya daha genel bir deyiş ile günümüz büyük şehirlerinin “yurtsuzları” üzerine farklı bir film. Biri Kuzey Kore’den kaçak gelen, diğeri ise zengin ve evli bir adamın sevgilisi olan iki adamın bu bir parça sert hikâyesi herkese göre değil. Mülteci olmak veya LBGT toplumunun bir üyesi olmak gibi iki farklı dünyadan gelen iki adamın çıkışsızlığı yönetmen tarafından seyirciyi zorlayacak kimi sahneler eşliğinde anlatılırken, eşcinsel seks sahnelerinden porno film sahnelerine, tek çekimle gerçekleştirilmiş uzun ve diyalogsuz bölümlerden el kamerası ile çekilmiş sahnelere film tonunu tam anlamı ile oturtamamış görünüyor ve mültecinin iş arkadaşı bir kız ile olan yakınlaşma hikâyesinde olduğu gibi senaryo kimi eksiklikler de taşıyor ama şehire tepeden bakan bir evde tek başına dans eden adamın yalnızlığından muhteşem finaline benzersiz sahneler de içeriyor.
(“Stateless Things” – “Yurtsuzlar”)

Albert Nobbs – Rodrigo Garcia : 19. Yüzyıl İrlanda’sında erkek kılığında bir otelde uşak olarak çalışan bir kadının hikâyesini anlatan film potansiyelini hak ettiği ölçüde sergileyemeyen ve çoğu anında vasatın üzerine çıkamayan bir çalışma olmuş. Anaakım sinema bu tür netameli konuları ele alınca genellikle kendini dizginlemekten kaynaklanan bir kısırlık içinde kalıyor ve film tam da bunun örneği olmuş. Janet McTeer’ın yardımcı bir roldeki çok başarılı performansı, dekor ve kostümlerin başarısı ve sözlerini baş rolünü üstlenen Glenn Close’un yazdığı ve kapanış jeneriğine eşlik eden Sinead O’connor şarkısı “Lay Hour Head Down” filmde ayakta kalan öğeler. Yönetmen Garcia “Mother and Child” filmindeki kadar olmasa da fazlası ile güvenli sularda kalmayı tercih ediyor ve filmini güçlü bir sanatsal başarıdan mahrum tutuyor. Kadınların birey olarak öne çıkmasının nerede ise imkânsız olduğu bir dönemde iki kadının trajedisi hak ettiği sanatsal muameleyi görmüyor ve sonlarda doktorun ifade ettiğinin aksine insanların kendisi gibi olabilmek için neden acı çekmek zorunda kaldığını anlatma fırsatını kaçırıyor film.

2012 Festival Notları 2

Despair – Rainer Werner Fassbinder : Yıllar sonra bir Fassbinder filmini büyük perdede görmek güzel oldu. Filmin baş kadın oyuncusu Andréa Ferréol’nun gösterimden önce filmin çekimi ve Fassbinder ile ilgili anılarını kapsaması ile zenginleşen konuşması çok keyifli idi. Nabokov’un romanından Tom Stoppard tarafından uyarlanan filmin bütçesi Fassbinder filmlerinde alışık olunmadık kadar yüksek ve hikâye boyunca başta mekânlar ve dekorlar olmak üzere pek çok öğe bunu hissettiriyor sık sık. Bir adamın Weimar dönemi Almanya’sında “kendi bedeninden” dışarı çıkmasını ve kendisine yabancılaşmasını anlatan bu gerçeküstücü film Dirk Bogarde’ın muhteşem oyunu, mizahı, çok başarılı final sahnesi, Michael Ballhaus’un aynalar ve yansımalar ile örülü başarılı görüntüleri ile çekici bir film. Belki bugün bir parça eskimiş görünebilir ama ne olursa olsun bir Fassbinder filmi.
(“Cinnet”)

Las Acacias – Pablo Giorgelli : Arjantin sinemasından Pablo Giorgelli’nin ilk konulu filmi. Nerede ise konuşmasız ama sesi yine de hayli yüksek çıkan bir çalışma. Bir adam ve kadının kamyonla yaptıkları bir yolculuk boyunca birbirlerini tanımalarını, anlamalarını ve yakınlaşmalarını konu alan film iki baş oyuncusunun doğal oyunculuklarının yanında kadının 5 aylık bebeğinin performansından da oldukça yararlanmış görünüyor! Yönetmenin doğru zamanlama ve kurgu becerisi örneğin esneme sahnesinde en duyarsız kalbi bile yumuşatacak derecede başarılı. Kameranın yavaş ve yumuşak hareketleri, gerçek hayatta ne varsa sadece onun peşine düşen hikâyesi ve “sıradan” karakterleri ile etkileyici bir film.
(“Akasyalar”)

Fon Tok Kuen Fah – Pen-Ek Ratanaruang : Tayland sinemasından bir gerilim ve aksiyon filmi. Politik ve sosyal yozlaşma üzerine kurulu hikâyesi görsel yanı hayli güçlü kimi sahneleri ve çarpıcı kamera hareketleri ile dikkat çekiyor ama ikinci yarısından itibaren yönetmen ipin ucunu kaçırmış (veya bilinçli olarak bırakmış) gibi görünüyor. Geriye dönüşlerle şimdiki zamanın birbirine karışmaya başlaması, hikâyenin zaman zaman inandırıcılıktan uzaklaşması ve başından vurulan kahramanımızın dünyayı ters (baş aşağı) görmeye başlaması probleminin hikâyeye yeterince yedirelememiş olması ve bu kadar güçlü bir öğenin hikâye boyunca sık sık “unutulması” filmi zayıflatıyor. Yine de görselliği ve baş oyuncusu Nopachai Chaiyanam’ın güçlü oyunculuğu ile ilginç bir film.
(“Headshot” – “Beyninden Vurulmuş”)