Funny Lady – Herbert Ross (1975)

“Arka cebine tırmanıp hep orada kalmak stiyorum”

Amerikalı şarkıcı Fanny Brice’ın hâlâ sevdiği eşinden ayrılmasının ve fırtınalı yeni ilişkisinin hikâyesi.

Barbra Streisand’ı üne kavuşturan ve sahne müzikallerinin yıldızı Fanny Brice’ın şöhrete giden yoldaki hikâyesini anlatan 1968 tarihli “Funny Girl” filminin devamı olan bu eser pek çok devam filminin kaçınamadığı akıbete sahip ve ilkinin gerisinde kalan bir çalışma olmuş ortaya çıkan. Dramatik bir hikâyesi olmasına rağmen Streisand’ınperformansı ile de etkisini artıran ama çok da çarpıcı olamayan komedi havası ve müzikleri filmi “Funny Girl” seviyesine taşıyamamış görünüyor.

Filmin tam bir başarı olamamasının temel nedenleri olarak senaryosu ve şarkıların hikâyeye yedirilme şekli görünüyor. Senaryodan Streisand ile James Caan’ın karakterleri arasındaki aşkın ortaya çıkışını ve gelişimini anlamak pek mümkün olmadığı gibi ikilinin evlilik sonrasındaki ilişkilerinin seyrini keşfetmek de pek mümkün değil. Streisand’ın ilk eşi rolündeki ve “Funny Girl” filminde de oynayan Ömer Şerif’in karakteri de hikâyede bir görünüp sonra kayboluyor ve senaryonun bir parça kopuk olan yapısının örneklerinden birini oluşturuyor. Senaryo adeta birbiri ile yeterince ilişkilendirilmemiş bağımsız sahnelerden oluşuyor gibi ve bu durum da hikâye boyunca süreklilik alanında hissedilen eksiklik duygusunun açıklaması oluyor. Bu eksikliğe paralel olarak veya aslında onun uzantısı olarak müzikal sahnelerde de bir problem var. Kostümler ve dekorların başarısı ile dikkat çeken ve Fanny Brice’ın rol aldığı müzikallerdeki şarkılarının yanında hikâyenin parçası olan şarkılar garip duruyor çünkü ilk gruptaki şarkılar bir sahne müzikali seyrettiğiniz hissini yaratırken, diğer şarkılar hikayenin parçası olduğu için konsantrasyon sorunu yaratıyor seyredende.

Streisand belki çok çarpıcı değil bu filmde ama gerek şarkıları gerek komedisi ile çizginin üzerine çıkmayı başarıyor. Zayıf bir Ömer Şerif’e karşılık, James Caan filmin asıl yıldızı olarak görünüyor. Karakterinin kaba, doğal ve ukala yanını herhangi bir abartıya ve üstelik senaryo bunu mümkün kılacak bir yapıda olmasına rağmen başvurmadan tam bir doğallık içinde canlandırıyor. Yönetmen Herbert Ross’un ilk filmin yönetmeni olan William Wyler ayarında olmadığını gösteren bir mizansen anlayışı var filmin. Örneğin bir müzikalin ilk gecesinde peş peşe yaşanan aksiliklerin sergilendiği sahne Streisand’ın ve Caan’ın tüm çabalarına rağmen bir türlü seyredeni kahkahalara boğacak bir çarpıcılığa ulaşamıyor. Benzer şekilde havuzda sergilenen müzikal sahnesi de tıpkı bir önceki örnek gibi kaçırılmış bir fırsat olarak görünüyor. Müzikal sahnelerden söz etmişken “Isn’t It Better” ve “Great Day” şarkılarının hem Streisand’ın güçlü yorumu hem de sahnelenişleri ile öne çıktığını ve kaliteli müzikal yapıları ile dikkat çektiğini belirtmek gerek.

Tüm bu eksikliklerine rağmen film yine de seyre değer kesinlikle. Senaryodaki bütünlük eksikliğini, kimi zayıf diyalogları, Herbert Ross’un zayıf yönetimini ve elbette “Funny Girl” ile kıyaslamayı bir kenara bırakırsanız, kimi güçlü şarkıları, en formunda halinde olmasa da Streisand’ın yorumculuğu, Caan’ın oyunculuğu ve o eski günlerin renklerini ve görkemlerini hatırlatan sahneleri ile müzikal sevenlerin keyif alabileceği bir film karşımızdaki. Bu keyif zaman zaman acı bir tat alsa ve hep bir eksiklik duygusu hissettirse de.

(“Komik Kadın”)

Caos Calmo – Antonello Grimaldi (2008)

“Burası kızımın okulu ve ben ona hep yakın olmak istiyorum”

Karısının ölümünden sonra küçük kızına iyice bağlanan ve yanından hiç ayrılmayan bir adamın hikâyesi.

İtalyan yazar ve gazeteci Sandro Veronesi’nin ödüllü romanından uyarlanan film bir adamın karısını kaybetmesinden sonra hayatını ve özellikle insanlarla ilişkilerini gözden geçirmesini ve bu sırada kızına karşı gösterdiği ölçüsüz düşkünlüğünü anlatmaya soyunuyor. Yönetmen Antonello Grimaldi kariyerinde parlak başarıları olmayan ve son yıllarda da sadece televizyon için çalışmalar yapan bir isim ve Veronesi’nin İtalyan edebiyatının en prestijli ödüllerinden birini kazanan romanından ortaya çıkan çalışma da orta karar bir film olmuş.

Bir ölüm ile başlayan bir değişimi anlatan bir hikâyenin bu ölümü adeta sadece anlatmak istediklerini başlatan bir araç olarak görmesi ve bu ölümün neden bu denli sakinlik ile karşılandığı (her ne kadar Valeria Golino’ya göğüslerini göstermesi için fırsat vermek amacı ile yaratılmış bir sahnede yetersiz bir şekilde açıklanmaya çalışılmış olsa da) üzerine hiçbir fikir üretmeye soyunmaması filmin en büyük handikaplarından biri olarak görünüyor. Bir başka filmde bu önemli bir eksiklik olmayabilirdi ama burada oldukça düz bir anlatımla ve klasik kalıplar içinde ele alınan bir hikâye söz konusu ve filmin havası da bunun neden eksik bırakıldığını sorgulamamızı gerektirecek kadar geleneksel. Böyle olunca da karşınızdaki hikâye bir yandan özdeşlemeye çağıran diğer yandan bunu imkânsız kılan bir içerik ile çekici olmakta zorlanıyor açıkçası. Öyle ki adamın ağladığı sahnede kendinizi onun yanında hissetmeniz mümkün değil ve soğuk ve rahatsız bir tavırla seyrediyorsunuz bu anları.

Aralarında Rufus Wainwright’in “Cigarettes & Chocolate Milk” şarkısının da bulunduğu sıkı bir soundtrack’in eşlik ettiği hikâye adamın neden okulun kapısının önünden ayrılmaz hale geldiğini değil bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor çoğunlukla ve bu süreçte iş arkadaşlarından akrabalarına ilişki içinde bulunduğu insanlarla yaşadıkları karşımıza getiriliyor. Burada özellikle de bohem bir hayat süren kardeşinin hayatı ile adamın hayatını karşılaştırmamızı bekliyor film ama bu beklentinin arkasında ne olduğunu anlamak pek mümkün olmuyor. Özetle senaryo önemli bir şeyler anlatıyor havası yaratıyor ama hissettiğiniz daha çok bir boşluk ve bunun sonucunda da aldatılmışlık duygusu oluyor. Kahramanımızın hayalinde yaşandığı anlaşılan seks sahnesi ise yüzeysel ve kabalığı ile sadece rahatsız ediyor seyredeni. Film bir erkeğe odaklandığına göre erkeklik etrafında dönen bir hikâye seyretmemiz doğal ama bu seks sahnesi herhangi bir erkeğin gözünden olmaktan çok ergenliğe yeni girmiş bir erkeğin gözünden canlandırılınca gördüklerimizin rahatsız etmemesi de mümkün değil.

Romandan mı kaynaklanıyor yoksa filmin baş rolünü üstlenen Nanni Moretti’nin de yazılmasına katkıda bulunduğu senaryodan mı bilmiyorum ama film kahramanımızın “önceki” hayatı ile yeni keşfettiği hayatını karşılaştırırken önceki hayatından verdiği ipuçları nerede ise sadece komik ve keyifli karakterler olunca bu karşılaştırma da yetersiz kalıyor. Zaman zaman görüntüye gelen ve kimi Türk mahalle dizilerindeki sıcak, dürüst ve gönlü zengin karakterleri çağrıştıran tiplemeler de filme yeterince zenginlik katmıyor gibi görünüyor. Filmdeki rolü ile çeşitli ödüller kazanan Alessandro Gassman’ın Nanni Moretti’yi gölgede bıraktığı film tüm bu eksikliklerine karşın yine de kendisini seyrettirecek kimi özelliklere sahip. Zaman zaman takınmayı başardığı şiirsel tavrı, Gassman’ın oyunculuğu, “home office” kavramının yerine geçen “park office” kavramının çekiciliği ve bir kaybın sonrasındaki boşluğu yeterince olmasa da anlatabilmesi ile ilgi çekebilir.

(“Quiet Chaos” – “Sessiz Kaos”)

Yengeç Sepeti – Yavuz Özkan (1995)

“Meğerse ben ailemi hiç tanımıyormuşum”

Yaşlı anne ve babalarının daveti üzerine hafta sonu bir araya gelen dört kardeşin hikâyesi.

1980 darbesinden önce çektiği ve politik sinemamızın öne çıkan filmlerinden olan “Maden” ve “Demir Yol” ile ün kazanan Yavuz Özkan’ın darbeden sonra yerleştiği Fransa’dan 1987’de Türkiye’ye dönüşünün ardından 90’lı yıllarda peş peşe çektiği filmlerden biri. Doğrudan politik olmayan ama değişmekte olan Türkiye’nin yaşadığı bu değişimin en küçük toplumsal birim olan aile üzerindeki etkilerini anlatmaya soyunan film kimi eksikliklerine rağmen Türk sinemasının ihmal ettiği bir alana, aile ilişkilerinin analizine, gösterdiği özen ile dikkat çekiyor.

Yavuz Özkan kendi senaryosundan çektiği filmde görünürde mutlu bir ailenin üyelerinin bir araya geldiği iki günde ortaya çıkan sorunları ve sevgi ve saygı görüntülerinin arkasındaki gerçek duyguları filmin adının da vurguladığı üzere bir sepete koyulan yengeçlerin birbirini yemesine benzettiği bir ortamda anlatıyor. Sinemadaki son rolündeki Sadri Alışık’ın canlandırdığı yaşlı babanın ve anı kitabında kendisini tanımladığı adı ile tiyatronun cadısı Macide Tanır’ın canlandırdığı yaşlı annenin iki gün içinde yaşanan tüm tartışmaları, kavgaları ve didişmeleri çaresiz gözlerle izlemesini Yavuz Özkan sinemamızda pek sık görmediğimiz bir olgunluk ile aktarıyor ama burada ölçüyü Türk sineması üzerinden düşündüğümü belirtmek gerek. Bu vurgunun da nedeni senaryodan kaynaklanan kimi aksaklıklar nedeni ile hikâyenin ve bunun karşılığı olan mizansenin zaman zaman tökezlemesi. Evin büyük oğlunun eşinin filmde oldukça absürt duran bir sahnede samanlıktaki yaralı adamla sevişmesi örneğin senaryonun anlatmaya çalıştığının aksine kendini ispat etme arzusu üzerinden üretilen bir intikam duygusunu anlatmaktan çok bir Fransız filmden ilham alınmış bir aksiyon gibi duruyor. Kimi diyaloglar da sinemamızın diyalog yazma becerisi konusundaki sıkıntılarının açık örneklerini oluşturuyor. Örneğin “evimizde yangın çıktı” cümlesinin bir yanlış anlamaya neden olması hikâyeye bir katkıda bulunmadığı gibi öncesi ve sonrasındaki tüm diyaloglar ile birlikte düşünüldüğünde oldukça sakil duruyor. Son bir örnek olarak mutlu aile görüntüsünün arkasındaki gerçeği anlatmaya soyunan bir senaryonun filmin hemen başında ima etmenin çok ötesine gidip ciddi bir sorunu açıkça sergilemesi de hikâyenin sonraki etkisini azaltması gösterilebilir.

Özellikle Derya Alabora ve Mehmet Aslantuğ’un oyunları ile öne çıktığı oyunculuklarda Tanır ve Alışık iki yaşlı insanın son günlerinde tanık oldukları karabasanı sade ve zarif oyunculukları ile canlandırıyorlar. Oktay Kaynarca rolü ile Antalya’da ödül kazanmış olsa da fazlası ile klişe ve abartılı oynuyor pek çok sahnede. Genel olarak bakıldığında ise Yavuz Özkan’ın kalabalık kadroyu ve özellikle kalabalık sahnelerdeki koreografiyi başarılı bir şekilde yönettiği söylenebilir. Özkan özetle bu filminde Türk sinemasının ihmal ettiği bir alanda oldukça iyi niyetli ve kimi önemli aksamalarına karşın seyre değer bir film çıkarmış. Daha iyi bir senaryo ve daha iyi diyaloglar filmi farklı yerlere taşıyabilirmiş ama yine de filme göz atmakta yarar var.