Panic in Year Zero! – Ray Milland (1962)

“Medeniyet tekrar medeni olunca geri döneceğiz”

Nükleer saldırıya uğrayan Birleşik Devletler’de yaşadıkları şehirden kaçıp dağlık bir bölgeye sığınan bir ailenin hikâyesi.

Ünlü Amerikalı oyuncu Ray Milland’ın yönetmenliğini üstlendiği birkaç sinema filminden en çok bilineni. Soğuk savaş yıllarının paranoyasının etkisini gösterdiği film adı verilmese de elbette komünist ülkelerden gelen bir nükleer saldırının huzurunu kaçırdığı bir ailenin hayatta kalma mücadelesini anlatırken hayli muhafazâkar ve sağ değerlerin savunuculuğunu da yapıyor. Milland baş rolünü üstlendiği bu “düşük bütçeli” filmde B-sınıfı filmlerin izinden gider gibi yapıyor ama seçtiği anlatım yöntemi tipik Hollywood tarzı olunca B-sınıfının o “ucuz çekiciliğinden” yoksun bırakıyor eserini.

Nükleer kâbusun gerçek olmasından sonrasına odaklanan film kısa ve o günün ölçülerine göre bile bir hayli zayıf bir sahne dışında efektlere hiç başvurmuyor ve nükleer saldırıya değil sonrasında oluşan “ahlâki” kaosa ve bu kaos ortamında kutsal aile başta olmak üzere tüm değerlerin korunmasına değinmeyi tercih ediyor. Aslında bu seçim filmi benzerlerinden oldukça farklı bir yere taşıma potansiyeline sahip ve film zaman zaman bunu başarıyor da ama Ray Milland’ın canlandırdığı karakterden başlayarak film ne kadar saf Amerikalı değeri varsa tümünü karakterleri üzerinden seyircinin üzerine boca ediyor adeta. Kadınların anlaşılan bir nükleer kâbustan sonra da ikinci sınıf rollerinde kalmaya devam edeceği ve filme göre de devam etmesi gereken bir dünya önümüze getirilen. Ailenin annesi saf hümanist tarzında birkaç konuşmaya yelteniyor zaman zaman ama şiddetin ve düzensizliğin öne çıktığı bu dünyada babanın tereddütsüz başvurduğu sert yönteminin doğruluğuna kolayca ikna oluyor. Ailenin kızı ise babaya yardımları ile öne çıkan erkek kardeşinin aksine “aptal sarışın” olmaktan pek sıyrılamıyor film boyunca. Erkeklerin diğer erkeklere karşı koruması gereken veya erkeğinin arkasında duracak kadın karakterleri öne sürüyor senaryo film boyunca.

Ray Milland’ın klasik bir düz yorum ile canlandırdığı babanın patlama anından itibaren ortaya çıkardığı akıl, zekâ ve beceri dolu kişiliği nerede ise karşımıza bir süper kahraman olarak öne sürülüyor ve yasanın ortadan kalktığı ve ahlâki yozlaşmanın süratle hükmünü sürmeye başladığı bu yeni dünyada babanın başkalarına (üstelik suçlu veya masum ayırt etmeden) zarar vermekten çekinmemesini nerede ise doğruluyor. Filmin tüm derdi sanki kutsal değerlerin en ufak bir zarar görmesinin bile yaratabileceği “ahlâksız” dünyayı göstererek seyircilerinde bir panik yaratmak. Yemek duası, tecavüze uğrayan kızın babasına “I’m sorry” demesi ve filme göre en büyük kâbus olan ailenin dağılması gibi örnekleri hatırlayınca bu filmin sinemanın en muhafazâkar örneklerinen biri olduğu rahatça söylenebilir.

Bu “sağ” içeriği bir kenara bırakılırsa filmin kolay yolu tercih edip seçebileceği büyük ve efektlerle dolu bir bilim kurgu yerine küçük ve toplumsal bir dramın peşine düşmesini ve hikâyesini seyirciyi yormayan ama ilgisini sürekli kılacak bir tempoda anlatmayı başarmasını takdir etmek gerek yine de. Anlattığı hikâye ile aslında çok temel ve kendi bakışını da zayıflatan bir savı var filmin. İster nükleer bir kâbus ister başka bir etken nedeni ile olsun, insanlar yoldan çıkmaya her an hazır bekliyorlar anlaşılan. Bu durumda eline silah alan bir kahramanın korumaya çalıştığı şeyin korunmaya ne kadar değer olduğu tartışmaya çok açık bir olgu oluyor sonuç olarak.

(“Sıfır Yılında Panik”)

Balibo – Robert Connolly (2009)

“Tepemizde bize ateş açan helikopterler Amerikan malıydı ve İngilizlerin parası ile alınmıştı. Onlara istihbaratı sağlayanlar da Avustralyalılardı”

1975’te Endonezya’nın ülkeyi işgali sırasında Doğu Timor’da kaybolan beş meslektaşının akıbetini araştıran bir gazetecinin hikâyesi.

Avustralya’lı yönetmen Robert Connoly’den yakın tarihte yaşanan trajedilerden biri üzerine başarılı bir film. Bir kitaptan uyarlanan senaryo Endonezyalıların Doğu Timor halkına karşı işlediği suçları da göstermekle birlikte gazetecilerin hikâyesini odağına alıyor asıl olarak ve bu hikâyeyi başta Avustralya hükümeti olmak üzere katliama göz yuman tüm devletleri sıkı bir eleştiriden geçirerek anlatıyor. Öncelikle ülkesinde olmak üzere pek çok ödül kazanan film derdini doğrudan anlatmayı seçmesi ve dürüst ve sorumlu yapısı ile de ilgiyi hak ediyor.

Film gazetecilerin yaşadıkları ile onların akıbetini araştıranların hikâyesini paralel bir kurgu ile anlatıyor ve bu seçimi ile de finalde hikâyeleri birleştirirken yaşananların seyirci üzerindeki etkisini artırıyor. Gazetecileri anlatan bölümler belgesele yakın bir tarzda çekilirken, onları arayış bölümü klasik sinema kalıplarına daha uygun sahneler ile geliyor karşımıza. Belgesele yakın duran ilk bölüm bu anlamda gerçekçiliği, gazetecileri canlandıran oyuncuların doğallığı ve el kamerası kullanımı ile etkisi artırılmış dinamizm ve heyecanı ile dikkat çekiyor. Diğer bölüm ise klasik sinema aracılığı ile bu “gerçekliğe” ulaştırıyor seyirciyi. Bir başka deyişle ilk bölüm bir yandan gazeteciliğe ve gerçek gazetecilere övgü dolu bir gerçeklik hikâyesi olurken, ikinci bölüm bu gerçekliği bize aktaran sanatın (bu örnekte kurgu sinemasının) örneği oluyor. Bu seçim de filmin seyircinin ilgisini birden fazla alanda ele geçirmesini sağlıyor.

Çatlamış topraklar üzerindeki katledilmiş insan görüntüleri gibi sahneleri olsa da film genelde bu tür açık şiddet sahnelerine pek yakın durmamış ama yine de başta gazetecilerin ve onlara ne olduğunu araştıran kahramanımızın akıbetlerini gösterdiği sahnelerde olduğu gibi hayli iç burkan ve kısa, yalın ama kesinlikle etkileyici anlara sahip. Filmin baş kahramanını canlandıran Anthony LaPaglia rolü için bir parça fazla yumuşak bir yüze sahip ama bu dezavantajını çoğunlukla geride bırakmayı başarıyor. Oscar Isaac’in ise aldığı ödüllere rağmen pek de öne çıkamadığı filmde asıl takdiri amatör Timor’lu oyunculara sunmak gerekiyor. Ülkelerinin yaşadığı acıları en iyi bilen insanlar olarak profesyonelliğin soğukluğundan da amatörlüğün yadırgatıcılığından da uzak doğal oyunları ile göz dolduruyorlar.

Sinema tarihinde benzer olayları konu edinen çok daha çarpıcı filmlerin var olduğu şüphesiz ama bu film alçak gönüllülüğü, doğallığı, sesini yükseltmeyen ama çarpıcılıktan da geri durmayan anlatımı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Gazeteciliğin kendisine sunulanları servis edenlerin değil bu filmde olduğu gibi tam bir tarafsızlıkla gerçeğin peşinde koşanların, köşe yazanların değil haberin kaynağına gidenlerin işi olduğunu bir kez daha hatırlamamıza yardımcı olan filmin en temel başarısı ise yukarıda da belirttiğim gibi gazetecilerin içinde bulunduğu ortamın tedirgin ediciliğini üstün bir başarı ile aktaran ve çoğunlukla el kamerası ve yakın planlarla çekilmiş bölümler ve bu sahneler bugün toplumun çoğunluğunun umursamaz göründüğü gerçeklerin peşinde bir zamanlar can veren insanlar olduğunu hatırlamak gibi rahatsız edici bir duygu yaratıyor seyredende ve bu duyguyu da elbette filmin başarı hanesine yazmak gerekiyor. Evet bir başyapıt değil belki ve kurguda çıkartılabilecek kimi gereksiz uzatmaları ve hikâyesinin yeterince iyi açıklanamayan noktaları var ama sonuçta iyi bir film karşımızdaki.

(“The Balibo Conspiracy”)

Sous le dôme épais – Léo Delibes


İlahi bir güzellik varsa eğer, bu şarkıda kendini gösteren o olmalı. Fransız besteci Léo Delibes’nin Lakmé adlı operasından “Sous le dôme épais – The Flower Duet” adlı eser opera tarihinin en güzel düetlerinden biri. Kendinizi bu ilahi ezginin ellerine bırakıp sonsuz bir boşlukta kaybolup gitmeye çağıran bir melodi. Bir son mutluluk bu şarkının ve onunla uyumlu bir görüntünün ardından gözlerini kapamak olmalı.

(“Lakmé” – “The Flower Duet”)

Scorpio – Michael Winner (1973)

“Kurallar belli değilse, oyunu oynama”

Artık ortadan kaldırılmak istenen bir CIA ajanının peşine CIA’nin ajanın birlikte çalıştığı bir suikastçiyi takması ile gelişen olayların hikâyesi.

Charles Bronson’un oynadığı türden macera ve aksiyon filmleri ile tanınan yönetmen Michael Winner’dan içine istihbarat örgütlerinin de karıştığı ve bugün hem olumlu hem olumsuz anlamda bir parça eski usul görünen bir çalışma. Alain Delon’un varlığının herhangi bir Fransız havası katmadığı çalışma 70’lerin soğuk savaş ve paranoya dönemi filmlerinden izler taşıyan ama soğuk savaş filmlerinin klasik zıt taraflarını benzerlerinden farklı kullanan bir filme dönüşmüş.

Kısmen senaryonun gereği olsa da altmış yaşındaki Burt Lancaster’ın otuz sekiz yaşındaki Alain Delon’u enerjisi ile geride bıraktığı bir film bu. Sanki filmin aksiyon adamı Lancaster olurken, Delon daha “cool” havalı bir karaktere bürünmüş. Bu ayrımdan kârlı çıkan ise Lancaster oluyor ve Delon karakterinin alaycı havasını yansıtmakta başarılı olurken “cool” havasında aksıyor arada. 60 ve 70’li yılların yakışıklılığı hayli öne çıkan yıldız oyuncusunun “güzelliği” bu filmde de esirgenmiyor seyirciden ve hatta bir sahnede çekim açısı adeta onun bu parlak fiziğine bir saygı duruşu aracı oluyor nerede ise. Filmin ikinci yarısında çatışmaya dönüşen ilk yarıdaki iş birlikleri sırasında Lancaster ile Delon arasında filmin göstermeye çalıştığının aksine bir karizmatik birlikteliğin hissedilemediğini de belirtmek gerek. KGB ajanı rolündeki Paul Scofield ise karakterinin biraz fazla klişe çizilmiş olması nedeni ile her zamanki performansından uzak düşmüş bu filmde.

Paris’te başlayıp oradan Washington’a ve sonra da büyük kısmının geçtiği Viyana’ya uzanan filmde zaman zaman kısa tuttuğu planları ile yönetmen Winner filmine bir üslupçu hava da kazandırmaya çalışmış ama bu amacında ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Çünkü ortaya çıkan görüntü daha çok senaryoda eksik olan hızın bu anlatım ile filme kazandırılmaya çalışıldığı ama bunun da yeterli olmadığı şeklinde. Günümüzün benzer konulu filmlerinin tempo, aksiyon ve gürültüsünden hayli uzak görünen film bu anlamda bugün hayli eskimiş durabilir kimi seyircilere ama çağdaş ticari sinemanın patırtısından uzak bu eski usul filmlerin bir cazibesi olduğu da açık. Örneğin Viyana sokaklarında karanlıktaki düşman ajanı ile buluşmaya gitme sahnesi tam da bu eski tatları çağrıştıran havası ile oldukça başarılı. Delon’un Lancaster’ı öldürmek için uzun süre kovaladığı sahne Winner’ın diğer aksiyon filmlerinde olduğu gibi ustalıkla kotardığı anlara bir örnek olması ile dikkat çekiyor.

Lancaster’ın kaybolmakta olan eskiyi, Delon’un ise bir süre sonra eskiyeceğinin farkında olmayan yeniyi canlandırdığı film klasik soğuk savaş filmlerindeki Amerikan-Rus veya Batı-Doğu çekişmesinin yerine Batının kendi içindeki bir mücadeleyi aktarması ve tamamı ile farklı amaçlara hizmet ettikleri durumlarda bile eski tüfekler arasındaki mücadelenin daha onurlu ve saygın olduğunu vurgulaması ile de dikkat çekiyor. Sinema tarihinde iz bırakan filmlerden değil şüphesiz ama “eski” havası ve Lancaster’ın şaşırtan fiziksel performansı ile bu çalışma günümüz aksiyon örneklerinin gürültüsünden bunalanlar için rahatlatıcı bir seçim olabilir. Hikâyenin o sırada geçtiği coğrafyaya göre şekillenen müzik de belki biraz fazla öne çıkıyor bazen ama bu yerelleşme özelliği ile ilgiyi toplamayı başarıyor.

(“Akrep”)