Away from Her – Sarah Polley (2006)

“Bazen merak ediyorum. Sadece bana bir oyun mu oynuyor veya beni cezalandırıyor mu?”

Bir adamın alzheimer hastalığı nedeni ile bakım evine yatırmak zorunda kaldığı eşinin burada bir başka hastaya aşık olması ile yaşananların hikâyesi.

Bol ödüllü Kanadalı oyuncu Sarah Polley bu ikinci uzun metrajlı filminde dokunaklı bir yaşlılık, alzheimer, aşk ve fedakârlık hikâyesine el atmış. Filmin çekim tarihinde altmış beş yaşında olan Julie Christie’nin sürüklediği film dozunda tutulmuş duygusallığı, iki baş oyuncusunun başarılı oyunculukları ve günümüzde yaygın olan bir hastalığın hem hastanın hem sevenlerinin hayatını nasıl değiştirdiği üzerine başarılı gözlemleri ile özellikle duygusal filmlerden hoşlananlar için çekici bir çalışma.

Önce Julie Christie. 60’lı ve 70’li yıllarda aralarında “Billy Liar”, “Darling”, “The Go-Between” ve “Don’t Look Now” gibi pek çok klasiğin de olduğu filmlerde canlandırdığı karakterleri ile sinema tarihinde iz bırakan isimlerden biri olan sanatçı bu filmde koruduğu tüm zarifliği ile birlikte karakterinin hastalığını keşfini ve kabulünü, ve sonrasında büründüğü yeni kişiliği çarpıcı bir biçimde getiriyor karşımıza. Örneğin şarap kelimesini unuttuğu sahnede bu esprili, entelektüel, zeki ve zarif kadının hissettiklerini sizin de hissetmemeniz mümkün değil. Sinemanın favori karakterlerinden biridir “büyük” hastalıkları olan insanlar ve özellikle Holywood bu karakter üzerinden sonuna kadar giderek seyircinin duygusallık potansiyelini sonuna kadar açığa çıkarmayı hedefler. Burada Christie ve yönetmen Polley takdiri hak eden bir şekilde bu abartılmış duygusallığı dışarıda bırakmışlar ve bir süreçle birlikte ilerleyen hastalığı ve sonucunu sıcak ama hafif mesafeli bir dille getirmişler karşımıza. Christie’ye eşlik eden eşi rolündeki Gordon Pinsent filmde “küçük” bir oyunculuğu tercih etmiş. O da karakterinin yaşadıklarını doğal ve samimi bir performans ile sergiliyor bize ama onun bu oyunculuğu filmden en temel his olarak duygusallığı çıkaracak ortalama bir seyirci için biraz donuk görünebilir.

Jonathan Goldsmith’in alçak tondaki duygusal müziğinin de başarı ile eşlik ettiği film yaşlılık, hastalık vs gibi öne çıkan unsurların yanında aslında sakin bir aşk filmi olarak da görülebilir. Hastalık öncesinde adam ile kadın arasında güzelliği ve derinliği ile kendisini gösteren aşk, hastalık sonrası tek taraflı bir aşka ve başka bir biçime dönüşüyor. Kadının yeni aşkını da buna ilave ederseniz hikâyenin aşk üzerine epey sözü olduğu açık. Finali ile seyircisini tereddütte bırakan film aslında bu seçimi ile belki de en doğru olanı yapıyor, hastalığın karakterini düşündüğünüzde. Bir “geri dönüşün” o silik ve aldatıcı umudunu hissettiriyor böylece ve bir açıdan da “o tek ve belki de son bir sarılmanın” ödülünü veriyor adama.

Sakinliği veya bir başka deyiş ile zaman zaman durağanlığı hikâyede hızlı bir akış beklentisi olanları sıkabilir ama o anlarda Julie Christe’yi hayranlıkla seyretmeyi seçmek iyi bir çözüm olabilir diye düşünüyorum. Bir kısa hikâyeden uyarlanmasından kaynaklanan kimi tekrarları ve bakım evindeki punk genç kız karakteri gibi “hayal etmesi bir parça fazla kolay ve klişe” karakterleri de olan film genel olarak bakıldığında eli yüzü düzgün denen türden ve abartmadan duygulara hitap eden bir film. Yönetmeni, mekanları ve Gordon Pinsent, Neil Young, K.D. Lang gibi tercihleri ile filmin bir Kanadalı filmi olduğunu da söyleyelim. Kapanış jeneriği ile birlikte K.D. Lang yorumu ile Neil Young şarkısı “Helpless” çalarken, alzheimer hastası olan insanların o bildiğimiz dünyadan farklı bir dünyada yaşadıklarını ve hasta yakınlarının sevdiklerinin adeta başka bir insana dönüşebildiği bu hastalıkta hissettikleri çaresizliği de düşünüyorsunuz.

(“Ondan Uzakta”)

Desperate Hours – Michael Cimino (1990)

“Bu evde gereğinden fazla kural var”

Bir kanun kaçağı ve iki arkadaşının polisten kaçarken girdikleri ve içindekileri rehin aldıkları bir evde yaşananların hikâyesi.

Joseph Hayes’in önce roman olarak yazdığı ve daha sonra tiyatroya uyarladığı aynı adlı eseri sinemaya ilk kez 1955 yılında William Wyler tarafından ve Humphrey Bogart ve Fredric March’ın yer aldığı bir kadro ile uyarlanmış. Bu ikinci uyarlama ilkinden otuz beş yıl sonra Mickey Rourke ve Anthony Hopkins’in baş rollerde olduğu bir kadro ile çekilmiş ve ilkinin oldukça gerisinde kalmış bir çalışma. “Heaven’s Gate” filminin ciddi ticari zararından sonra kariyeri altüst olan yönetmen Cimino’nun bu çalışması da elle tutulur çok az yanı olan ve zaman zaman sıkıcılığa da kayan bir film olmuş.

“Heaven’s Gate” ve “Year of the Dragon” filmlerinde de Rourke ile çalışmış olan Cimino’nun bu filminin birkaç temel kusuru var ve Rourke’un oyunculuğu da onlardan biri. Oyuncu ilk yapımda Bogart’ın üstlendiği rolde “karakterinin alaycılığını ve saf kötülüğünü” inandırıcı bir biçimde getiremiyor karşımıza ve sık sık zorlama ve yapaylık içeren bir performans veriyor. Filmin kötü karakteri hem senaryoda iyi çizilememiş hem de iyi oynanamamış olunca da film en temel noktalarından birinde zayıf düşüyor. Aslında film, bir oyuncu hariç, genel olarak oyunculuk açısından kötü bir sınav veriyor. Başta evin genç kızı rolündeki Shawnee Smith olmak üzere herkes kendi havasında ve istisnasız hepsi abartılı oyunculukları ile şaşırtıyor. Bu başarısızlığa Hopkins de dahil ve sanatçı adeta üç yıl sonra “The Remains of the Day” filminde oynadığı role çok yakışan mimiklerini burada erkenden ve anlamsız bir şekilde gösteriyor. Filmin küçük oyuncusundan ise hiç söz etmeyelim. Ayakta kalan tek oyuncu Elias Koteas ama o da sağlam oyunu ile sanki filmdeki diğer karakterlerden farklı bir dünyada yaşıyor.

Baba-kız arasındaki ilişkideki gelgitlerin çok kötü çizildiği, kadın polisin yapaylığı ve genç kızın en anlayışlı seyirciyi bile çileden çıkartacak anlamsız tavırları ve diyalogları gibi hayli gariplikleri olan senaryodan daha iyi bir film çıkabilir miydi bilmiyorum ama sonlardaki “baba kutsal yuvasını kirleteni elleri ile kapı dışına atar ve huzurlu yuvasına çekilir” bölümü ile de film kendisine uygun ama sıkıcı bir kapanış yapıyor. Bu kapanıştaki “yüzüğü çıkarma ve yüzüğü takma” bölümünün komikliğini de düşününce bu başarısız senaryoyu yazanlardan birinin de filme kaynak olan romanı ve oyunu ile ödül alan Joseph Hayes olması da ilginç bir durum.

Tüm bu olumsuzlukların yanında özellikle tek bir sahne var ki filmi kurtarmaya elbette yetmiyor ama kameranın arkasındaki Cimino’nun aslında neler yapabileceğini de gösteriyor. Rehin aldığı kadına zorla yaptırdığı telefon konuşması sırasında Rourke’un telefonun kablosu ile oynadığı sahne çok başarılı ve hem bu kötü karakterin tüm film boyunca sinemasal anlamda bir daha izine rastlanamayacak kötülüğünü çarpıcı biçimde gösteriyor hem de bu olmamış filmin aslında nerelere gitme potansiyelini taşıdığını anlatıyor bize.

Kutsal yuvanın korunduğu, her aldatan erkeğin bu günahından temizlenmesi için bir Rourke karakterinin yettiğini iddia eden film sadece katıksız Mickey Rourke hayranları için tavsiye edilebilir. Belki bir de sözünü ettiğim o kısacık ve her kötü filmin bile seyretmeye değer bir karesi vardır sözünü doğrulayan sahne için.

(“Tehlikeli Saatler”)

Frequently Asked Questions About Time Travel – Gareth Carrivick (2009)

“Senin problemin de bu. Senin ideal kızın sensin”

Üç arkadaşın bir barda içerken içine düştükleri bir zamanda yolculuk hikâyesi.

Uzun süre televizyon için çalışan ve bu ilk ve son sinema filmini çektikten sonra hayatını kaybeden Gareth Carrivick’ten bir bilim kurgu komedisi. Yıldız savaşları, çizgi roman, sinema, ninjalar, arzularının aksine pek yanaşamadıkları kızlar ve bol geyikle sınırlı sohbetleri olan üç arkadaşı anlatan bu komedi düşük bütçeli, bağımsız havalı ve eğlenceli filmlerden.

80’lerin şarkıları ile süslenen film bu açıdan atmosferine gayet uygun bir seçim yapmış görünüyor. O garip on yılın o günlerde üretenler ve dinleyenleri için öyle olmasa bile bugün hayli “kitsch” görünen kimi müzikleri dönemin kendine önem veren ve gösterişli ama yüzeysellikten epey nasibini almış pek çok sembolünden biri bugün. Filmimiz de bu müzikleri seçerek kahramanlarımızın bu eğlenceli ama boş maceralarının tam da bu özelliklerini vurguluyor gibi. Epey çekici ve hatta göstermekte olduğundan daha fazlasının gelmekte olduğunu hissettiren bir başlangıcı olan ve örneğin erkekler tuvaletindeki “Total Eclipse of the Heart” gibi çok komik sahneler de içeren film bir süre sonra tekrara düşmeye başlıyor ve baştaki ritmini yitiriyor. Bu durumun temel nedeni de sanki filmin yaratıcılarının eğlenceli bir fikirle yola çıkmaları ama sonra bu fikirle ne yapacağını bilememeleri. Zaman zaman komik bir bilim kurgu sit-com’u havasına bürünmesi de başı sonu olan bir hikâyeden çok durumun komikliğine dayanmalarının sonucu olsa gerek.

Finali ile “paralel evrenler” üzerine bir devamının geleceği izlenimini de yaratan filmde üç baş oyuncu doğaçlama izlenimini bırakan oyunculukları ile filmin komedi havasına kendilerini kaptırmış ve görkemli oyunculuklar yerine çok doğru bir seçimle sıcak ve dinamik performansları tercih etmiş görünüyorlar. Chris O’Dowd, Marc Wootton ve Dean Lennox Kelly’nin bu oyunculuk tercihleri de filmin sit-com havasını destekliyor.

Gerçek bir kahkaha attırma potansiyeli taşıyan birkaç güçlü sahnesi, kimi çok komik diyalogları ve anlaşılan yaratıcılarının da çekerken eğlendiği film, zamanda yolculuk veya bilim kurgu ile kafasını bozmuş herkese şiddetle tavsiye edilebilecek bir film. Görünen o ki filmde hayli önemli bir yere olan “kağıt üzerine karalanan notlara” benzer bir fikir ile yola çıkılmış ve hikâyenin akışı çok da dert edilmeden eğlenceli bir eser ortaya çıkarılmaya çalışılmış. Hedef bu ise, filmin bunu çok iyi becerdiği rahatça söylenebilir. Unutmadan, bir mesajı da var filmin: Zamanda yolculuk biz fani insanlar için sindirmesi ve uyum göstermesi çok zor ve ancak absürt nitelemesi ile ele alınırsa başa çıkılabilecek bir konu.

(“Zamanda Yolculukla İlgili Sıkça Sorulan Sorular”)

Suture – Scott McGehee / David Siegel (1993)

“Varlığımızın diğer tüm unsurları hakkında kafamız ne kadar karışık olursa olsun, kim olduğumuzu her zaman biliriz”

Kardeşi tarafından tuzağa düşürülen bir adamın yaşadığı kimlik karmaşasının hikâyesi.

1993 yılı yapımı bu ilk filmlerinden başlayarak bugüne kadar tümünü birlikte çektikleri beş film yapan Scott McGehee ve David Siegel’den bir gerilim hikâyesi. Yapımcılığını ve senaristliğini de üstlendikleri film stilize özellikleri ve hikâyesi ile dikkat çeken ve kimliğin tanımı ve kabulüne odaklanan oldukça “değişik” bir çalışma.

Biri siyah ve iri yarı, diğeri beyaz ve zayıf olan iki oyuncunun (Dennis Haysbert ve Michael Harris) birbirine tıpatıp benzemesine (?) dayanan hikâye, bu fiziksel zıtlığı özellikle tercih ederek kimliğimizin oluşumunu ve kimliğimizin aslında başkalarının nasıl algıladığı üzerine kurulu bir kavram olmasını vurgulamaya çalışmış gibi görünüyor. Fiziksel benzerliği sıfır düzeyinde olan iki karakterden birinin diğerinin yerini almasını normal mantık kuralları ölçüsünde kabul etmek mümkün değil ve film stilize ama gerçeküstücü olmayan anlatımı ile başlangıcında seyirciyi “bu mantıksızlığı” nasıl kabul edeceği konusunda boşa düşürüyor. Uzun bir süre seyirciye hikâyeye farklı bakması gerektiği konusunda ipucu vermeyerek (girişteki kimlik üzerine olan monolog bu bağlamda çok da yardımcı olmuyor seyirciye) bir yandan rahatsız edici bir ilginçliğe sahip oluyor film ama bir yandan da seyircinin kopmasına neden olma riskini yaratıyor bu tercih.

Çok başarılı bir siyah-beyaz görüntü çalışması olan filmde hikâyenin bir bölümünün geçtiği ve estetik kullanımı ile dikkat çeken evin de filmin stilize tadına ciddi bir katkısı olmuş. Filmin başında ve sonunda tekrarlanan banyodaki cinayet sahnesi ise yönetmenlerin teknik becerisini gösteren ve oldukça çekici bir bölüm. Filmin genellikle televizyon filmlerine veya dizilerine dayalı bir kariyerleri olan oyuncularından özellikle Haysbert ve Harris oyunları ile filmin stilize anlatımına katkıda bulunmuşlar ama filmin tüm kadrosunda öne çıkan bir oyunculuk performansı yok ve bu durum bu küçük bütçeli filmin cazibesini bir parça azaltmış görünüyor.

Hikâyesi hayli ilginç olmakla birlikte yine senaryonun kendisinden kaynaklanan kimi aksaklıkları da var filmin. Örneğin rüyalar üzerine olan analiz seansları bir süre sonra monotonlaşmaya ve hikâye içindeki yerini kaybetmeye başlıyor. Bu durum da sanki bu sahnelerin sadece görsel gücü yüksek görüntülerin filmde yer almasını sağlamak için çekilmiş gibi algılanmasına neden oluyor. Yine de filmin genellikle sadece bu tür küçük bütçeli özgür filmlerde rastlanabilen türden bir yaratıcılığının ve yeni bir dil arayışının olduğunu söylemek gerek. Bütçeler ve beraberinde riskler ve beklentiler arttıkça sinemanın sıklıkla yaratıcılığı bir kenara bıraktığı düşünülürse filmin bu bağlamda standart bir Amerikan filminden oldukça uzağa düşmesini ve Avrupalı havasının baskın çıkmasını da normal karşılamak gerekiyor.

Genellikle festivallerde denk gelebildiğimiz ve genç yönetmenlerin ilk veya ikinci filmlerinde karşımıza çıkan türden bir biçimsel ve içerik denemesi özelliklerini de taşıyan film kimilerinin sıkılacağı ama kimilerinin de bayılacağı türden bir çalışma özetle. Bir geçmişin ve beraberinde bir kimliğin inşası ve kabulünü anlatan film bu içeriği yeterince iyi taşıyamayan bir anlatıma sahip olsa da kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Filmin müzik bandında çokça yer verilen ve çoğunluğu sözlü klasik müzik eserlerine ve hem Johhny Cash hem Tom Jones yorumu ile dinlenebilecek “Ring of Fire” şarkısına da dikkat.

(“Birleşme Çizgisi”)