“Bloklar gecede canavar gibi yükselmişti”
Dev bir apartmanda yaşayan ve mutsuz bir evliliği olan kadının yaşamının, hizmetçisi ile kapıcının oğlunu kendi yatağında yakalamasından sonra değişmesinin hikâyesi.
Zeki Demirkubuz’un yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Ülke sinemasının önemli bir krizin içinde olduğu 90’lı yılların ilk yarısında çekilen film Demirkubuz’ın ilk uzun metrajlı çalışması. İstanbul ve Ankara festivallerinde Jüri Ödülü’nü kazanan yapıt, Sinema Yazarları Derneği tarafından yılın en iyisi seçilirken, ayrıca Yönetmen, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu ve Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerinin de sahibi olmuştu. Yönetmenin bir sonraki çalışması “Masumiyet” ile başlayan parlak döneminin gölgesinde kalsa da ve 90’ların “bunalım” filmlerinden esintiler taşısa da, sinema tarihimizin en dikkat çekici çıkış filmlerinden biri bu. Farklı konusu, Fikret Kuşkan’ın parlak performansı ve 1980 darbesinin yerleştirdiği serbest piyasa ekonomisi ile birlikte insanların artan yalnızlığı ve izolasyonunu gündeme getirmesi ile önemli bir yapıt.
“Şimdiki aklım olsa asla çekmezdim” ve “Oyuncu yönetimi konusunda en başarısız filmimdi” gibi ifadeler kullanmış bu yapıtı hakkında Demirkubuz sonradan. Açıkçası örneğin üç yıl sonra çekeceği bir sonraki filmi “Masumiyet” ile karşılaştırıldığında bile, bu yapıtında, yönetmenin sonraki filmlerinde uzak duracağı entelektüel hava ve diyalogların varlığı bu çalışmayı neredeyse anti-Demirkubuz bir konuma yerleştiriyor ve bu bağlamda bakıldığında Demirkubuz’un ifadeleri daha iyi anlaşılabiliyor. Filmin senaristlik ve yönetmenliğinin yanında yapımcılığını da üstlenmiş Zeki Demirkubuz; elbette finansman bulmanın zorluğu yüzünden üstlenilen bu rolünü jenerikteki bir tercihi ile “önemsizleştirmiş” anlaşılan ve “yapımcı” rolünü geleneğin aksine; kurgu, görüntü yönetimi ve müzik bilgilerinden önce paylaşmış.
Zeki Demirkubuz, filmi sinemamızın nadir okullu sinemacılarından olan Alp Zeki Heper’e ithaf etmiş. Fransa’da çektiği iki kısa filmden sonra, 1966 tarihli ve “Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri” adlı hayli farklı bir uzun metrajlı filmle sinemamıza giriş yapmıştı Heper. “Müstehcen” bulunarak sansüre takılan ve özel gösterimler dışında seyirci karşısına çıkamayan bir filmdi bu ve Heper birkaç filmden sonra sinemayı bırakmıştı. Soyut bir aşk hikâyesiydi o filmin anlattığı ve karakterlerin cinsellik odaklı bunalımlarını konu edinmişti. Burada Heper’in sinemamız konusunda 1960’larda hayli sert tartışmaların yaşandığı dönemdeki görüşlerini hatırlamakta yarar var Demirkubuz’un ithafını daha iyi anlamak ve hatta bu ithafı sorgulamak için. Fransa’nın ünlü IDHEC okulunda sinema eğitimi alan Heper, Türk sinemasını “Batıdan taklit, yalancı bir ilkellik taşıyan, ölü bir sinema” olarak tanımlamıştı. Başta yakın durduğu Halit Refiğ ile sonradan ayrışan ve onun “Ulusal Sinema” kavramının Batıyla Türk Toplumu arasındaki farklılıkları doğru tespit ettiğini ama bu farklılıkların Batı düşmanlığı gerektirmediğini tam aksine yakınlaşmayı gerektirdiğini belirtmişti. Heper’in aksine, Demirkubuz alaylı bir sinemacı ve ilkinin biçimsel olarak Batı’nın sinemasına yakın duran çıkış filmindeki üslubunun tam tersi bir noktada durdu bugüne kadarki filmografisi ile. “C Blok” işte bu filmografi içinde Heper’e en yakın duran çalışması; dolayısı ile hem ithaf hem de Demirkubuz’un -farklı nedenlerle öylenmiş olsa da- “Şimdiki aklım olsa asla çekmezdim” ifadesi anlaşılır oluyor.
Filme adını veren dev bina, sondaki teşekkür metninden anlaşıldığına göre, İstanbul Ataköy’deki 7. ve 8.kısımların mahallesinde yer alıyor ve buradaki yapılarda 1990’da oturulmaya başlanmış. Rıza Kıraç ile 1997’de Klaket adlı sinema dergisi için yaptığı söyleşide şöyle demiş Demirkubuz bu bölge ve dev apartman blokları için: “Ataköy’ün bizim için, oradaki insanlar için temsil ettiği şeyi biliyordum. Orasını o kayıp insanın mekanı olarak düşünmemin nedeni de buydu… C Blok’u çekmeden bir buçuk ay önce asistanlığını yaptığım bir filmde, otobandan, TEM yolundan bir mekâna gidiyorduk; bu bloklar otobandan daha iyi görünüyordu. Sadece bloklar dememek lazım; yeni örgütlenen hayatın otobanlı yolları, arabalar, o izole edilmiş insanların hikayesini anlatmak önemliydi”. 1990’ların ilk yarısında gerçekten de bir izolasyonun ve onun doğal sonucu olan -seçilmiş ya da zorunlu- yalnızlığın somut bir karşılığıydı bu bölge ama İstanbul o denli hızla büyüdü ki bugün şehrin göbeğinde sayabiliriz bu blokları. Ertunç Şenkay’ın kamerası aracılığı ile film, binaların bakanı adeta ezen büyüklüğünü ve kişiliksizliklerinden kaynaklanan çirkinliğini sık sık sergiliyor ve pek çok sahnede arka planda bu ve şehrin diğer yüksek binaları kendilerini tekinsiz bir şekilde hissettiriyorlar. Film için yazdığı basın bülteninde, “Bütün devrim düşleri, yeni hayat düşleri, dev blokları gördüğümde onların duvarlarına çarpıp, parçalanıp yok oluyorlar” diye yazan Demirkubuz bu blokların bireyleri yalnızlaştıran, onları hemen yan dairelerinde yaşayanlardan bile izole eden ve herhangi bir dayanışma ruhunun yeşermesini imkânsız kılan beton doğalarını hikâyesinin önemli bir parçası yapmış. Bu öyküdeki gözleme, takip etme teması ise bu düşünce ile çelişmiyor; aksine bireylerin kendilerinden izole yaşayan diğerlerinin yaşamlarını merak etme dürtüsü, farkında oldukları/olmadıkları yalnızlık duygusundan duydukları rahatsızlığın doğal sonucu olarak çıkıyor ortaya.
Filmin öyküsü temel olarak birkaç karakter etrafında dönüyor. Tülay (Serap Aksoy) mutsuz bir evliliği olan çocuksuz bir kadın ve C Blok’ta kocası Selim (Selçuk Yöntem) ile yaşıyor. Evi çekip çeviren hizmetçileri Aslı (Zuhal Gencer) yatmak için kendi evine gitmek dışında tüm günü onların evinde geçirmektedir ve apartman kapıcısının (Ajlan Aktuğ) oğlu Halit (Fikret Kuşkan) ile cinsellikle sınırlı görünen bir ilişkisi vardır. Halit’in hep uzaktan gözetlediği Tülay bir gün kendi yatağında onu ve Aslı’yı yakalar ama bir tepki göstermeden ve kendini göstermeden evden çıkar. Tanık olduğu manzara Tülay’ın kendi evliliğini ve yaşamını sorgulamasına yol açacak ve daha önce pek farkında olmadığı Halit’e ilgi göstermeye başlayacaktır.
Seyrettiğimiz her ne kadar asıl olarak Tülay karakterinin öyküsü gibi olsa da, hikâyenin asıl çekiciliği Halit’ten geliyor. Bunda Fikret Kuşkan’ın çok güçlü performansının da katkısı var elbette ama Demirkubuz’un Dostoyevski düşkünlüğünün bir uzantısı olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz ve adeta onun bir romanına aitmiş gibi görünen bu karakterin çekiciliği tartışılamayacak bir güce sahip. Çok az konuşuyor filmde Halit ve kendini eylemleri ya da eylemsizlikleri ile gösteriyor çoğunlukla. Tülay’ın yaşamı ne kadar yapay ve hesaplanmış görünüyorsa, onunki o kadar doğal ve ham; belki kadın için, o kendini arayışın kaçınılmaz sonucunun bu genç adam olması da kaçınılmaz bu yüzden.
C Blok ve diğer tüm binaların herhangi bir insansı sıcaklığın doğmasını imkânsız kılan görüntülerini cinsellik sahnelerine de yansıtmış Demirkubuz ve tüm bu sahneleri herhangi bir yumuşaklıktan, sevgiden iz barındırmayacak şekilde oluşturmuş. Kaba bir ihtirası ve açlığı doyurmmak için girişilen eylemler olarak sergileniyor cinsel birliktelikler öykü boyunca. Öyle ki seks filmlerinin aptalca fantezilerini gerçekleştiriyor gibi karakterler bu sahnelerde. Tülay’ın arabası ile şehrin ıssız mekânlarına yaptığı gezilere tanık olduğumuz bölümleri de Demirkubuz, bir seks filmindeki “seks arayan mutsuz kadın” temasını düşünerek çekmiş sanki. Sinema açısından bakıldığında pek doyurucu değil bu bölümler ve Tülay karakterinin 90’ların ilk yarısında sinemamızdaki bunalımlı birey tiplemelerini andırması ve onca sahnesine rağmen aslında kendisine pek de oyunculuk alanı tanımayan senaryo yüzünden Serap Aksoy’un yetersiz kalan oyunculuğu daha da zayıflatıyor bu sahneleri. Tülay’ın arkadaşı Fatoş (Ülkü Duru) ile olan tüm sahneleri de işte tam da bu 90’lar vasatlığının hâkim olması ile filmin en zayıf anlarını oluşturuyor; pek iyi yazılmamış replikler ve duyguları (ya da olan bitenleri) bir karaktere anlattırmak kolaylığına başvurulması açıkçası filmin en zayıf noktasını oluşturuyor.
Kapılar ve televizyon… Kapanmayan/kapatılamayan kapıların ve televizyon seyreden karakterlerin Demirkubuz filmlerinin kaçınılmaz öğeleri olduğunu meraklıları çok iyi bilir. Kapı öğesini Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanındaki “Kapanmayan kapılar ölümcül bir yara gibidir. Düşkünler de dahil, hayatta her insanın gidecek bir yeri, gireceği bir kapısı vardır. İnsanı yaşatan bu umuttur” ifadesi ile ilişkilendirmek mümkün ve doğru görünüyor her ne kadar yönetmen bunu reddetse de. Demirkubuz ise kapının herhangi bir sembolizmi işaret etmediğini ve “bir şey olacak” gerilimi yaratması nedeni ile kullandığını belirtiyor bu ögeyi. Açıklaması ne olursa olsun, işte bu ilk filminde de kapılar önemli objeler olarak çıkıyor karşımıza. Açıldıklarında veya açık bırakıldıklarında tanık olmamızı sağladıkları ya da bir türlü açtırılamamaları ile burada da öne çıkıyor kapılar. Önce bir kuru temizleyicide sonra da bir süpermarkette servis elemanı olarak çalışan adamın -belki ait olduğu sınıfın sonucu olarak- bir türlü C Blok’un kapısını açtıramamasına da, bir komik unsur olmanın yanında, dikkat etmek gerekiyor bu bağlamda. Aslı’nın evdeki tüm boş zamanlarını adeta hipnotize olmuş bir şekilde karşısında geçirdiği, hatta Tülay ve Selim’in de bir ara ilgi gösterdiği televizyon da bir Demirkubuz objesi olarak yerini almış görünüyor burada da.
Tanık olunan cinayet ve daha sonra katille tesadüf sonucu olan yüzleşme, Tülay’ın annesi ile olan ilişkisi veya Halit’in arabaları temizlerkenki abartılı titizliği gibi bazı öğelerini bir yere oturtmakta seyirciyi zorlayan senaryo zaman zaman aksıyor. Yukarıda anılan Klaket söyleşisinde, bu yapıtı için “Klasik anlamda bir hikayesi neredeyse yoktur… metafizik bir yanı vardır. Durumlarla, anlarla ilgili sahnelerin olduğu bir filmdir” ifadesini kullanmış yönetmen. Senaryonun seyirciye aksıyor havasını vermesinde belki işte bu “hikâyesizliğin” rolü olsa gerek; bu durumda asıl soru, filmdeki “durumların, anların” ne kadar doyurucu olduğu oluyor. Bu sualin cevabıysa, bir ilk filmin doğal kimi olmamışlıkları bir yana bırakılırsa, Demirkubuz’un belli bir çekiciliği yaratmayı kesinlikle başarmış olduğu ve tekrar vurgulamak gerekirse, bu başarıya Kuşkan’ın çok değerli bir katkı sağlaması. Çok zor bir rolü, gerçekçilik duygusunu hiç yitirmeden ve karakterinin ruhunu (ve bedenini!) üzerine çok iyi oturtarak canlandırıyor o dönemin genç oyuncusu. 1990’ların sinemamızın zor bir dönemi olmasının en olumsuz sonuçlarından biri de Kuşkan gibi oyuncuların sinema tarihimize geçecek performanslarının sayısını kısıtlamış olması herhalde.
Yurt dışındaki bir panelde Balzac’ı 1980 darbesinden sonraki cezaevi yaşamında keşfettiğini söylemiş Demirkubuz ve onun “Goriot Baba” (Père Goriot) romanından esinlenerek, C Blok’taki merdivenleri ve asansörü karakterleri sosyal konumları açısından birbirinden ayıran objeler olarak değerlendirdiğini söylemiş. Bu konum, ya da daha politik bir ifade ile sınıf farkı meselesinin uzantısı olarak, alt sınıflardan kopan ve izole hayatlarına kapanan orta/üst sınıfların öyküsü olarak da görebiliriz filmi. Tülay ile annesi arasındaki sahneler, ilkinin geldiği sınıfı reddi olarak anlam kazanabilir bu bakışla ve benzer bir şekilde, ilk bakışta anlamsız görünen Eminönü’ndeki insan manzaraları ya da Halit’in öyküdeki tek kendisi gibi olan karakter olması da anlam kazanıyor. Özetlemek gerekirse, Demirkubuz’un “en az Demirkubuz” olduğu, bu ilk yönetmenlik çalışması sinemamızın 1990’lardaki ilginç örneklerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.
121 – 180 arasında yaşayan, 161 – 180 arasında Roma imparatoru olan Marcus Aurelius Antoninus’un, ordusu ile seferlerde olduğu sıralarda yazdıklarından oluşan bir kitap. Stoacı bir filozof olan Aurelius, Roma İmparatorluğu’nun refah döneminin “Beş İyi İmparator”unun da sonuncusuydu. 170 – 180 yılları arasında oluşturulan kitap onun yaşam, ölüm, insanı insan yapan değerler ve Stoacılık’ın özüne uygun olarak, her şeyin sürekli devinim ve değişim içinde olması üzerine düşüncelerini içeriyor. Yunanca yazdığı eserde Aurelius “sen” sözcüğü ile notları okuyacak olana seslenir gibi görünse de, aslında burada hitap ettiği, sorguladığı ve öğüt verdiği kişi kendisi. Eser hem Aurelius ve Roma dönemi meraklılarının hem de Stoacılık’a ve felsefeye ilgi duyanların ilgi ile okuyacağı, -bir parça abartı ve ironi ile söylersek- bir “kişisel gelişim rehberi” kitabı.
“Ben ne kocayım ne baba ne de asker!”
“Ben çocuğumun elin adamı ile yaşamasını istemiyorum, tamam mı? Bunu bize yapma, Nesrin!”