The Courier – Dominic Cooke (2020)

“Pozisyonumda kalacağım ve Kremlin’de konuşulanları size ileteceğim; ama hükümetinize söyleyin, bilgileri dikkatlice kullansınlar. Beni bir silah olarak değil, barışın aracı olarak değerlendirsinler”

İngiliz ve Amerikan istihbaratının kendileri ile temasa geçen bir Sovyet görevlisi ile ilişki kurmasını ve onun sağlayacağı gizli bilgiler için kuryelik yapmasını istedikleri sıradan bir İngiliz iş adamının hikâyesi.

Senaryosunu Tom O’Connor’ın yazdığı, yönetmenliğini Dominic Cooke’un yaptığı bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. Gerçek bir hikâyeye dayanan senaryo Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın önemli olaylarından biri olan Küba Füze Krizi’ni de içine alan öyküsü ile ve özellikle de eski tarz casusluk filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek bir yapıt. Başrollerdeki Benedict Cumberbatch (iş adamı Wynne) ve Merab Ninidze’nin (Batı’ya gizli bilgileri ileten Sovyet devlet adamı Oleg Penkovsky) işlerini çok iyi yaptığı film gerçekleri sinema dünyasına aktarırken -elbette- değişiklikler yapmış olsa da, seyrettiğinizin gerçekten yaşanmış olmasının da katkısı ile gerilim ve heyecan duygusunu canlı tutuyor hemen her zaman. Gereksiz dramatik sahneler ve barış taraftarı tutumunun gizle(ye)mediği Sovyet karşıtlığı ile tüm anaakım filmlerinin klişe tercihlerini barındırsa da, ilgi ile izlenebilir.

Aslen tiyatro için çalışan ve sinema yönetmenliğine 2017’de “On Chesil Beach” ile giriş yapan Dominic Cooke’un beyazperde için çektiği ikinci film bu. Gerilimini aksiyondan değil, içinde bulunulan durumdan alan bir film çekmeyi tercih etmiş Cooke ve zaman zaman John le Carré romanlarını çağrıştıran bir hikâye anlatan senaryodan eski tarz bir sinema yapıtı oluşturmayı seçmiş. Bu tercihler aslında filmin hem en önemli kozları oluyor hem de hedeflenenin tam anlamı ile yakalanamamış olması, kaçırılan bir fırsatı düşündürüyor. Evet, bir fırsat kaçmış; çünkü hikâye çağrıştırdığı le Carré romanları (ve onlardan uyarlanan filmlerin hikâyeleri) kadar güçlü değil. Vatana ihanet, sıradan bir adamın çok tehlikeli bir işe bulaşması, güçlü ülkelerin istihbarat örgütlerinin savaşı ve dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine kadar götüren Küba Füze Krizi gibi pek çok silahı var filmin ama yine de ortaya bir le Carré düzeyi çıkmıyor. Bunun da iki temel nedeni var gibi: Birincisi tüm bu unsurlar ve olguların, hikâyenin gerçekliğine ve dramatik efektler için bu hikâyeye yapılan eklemelere rağmen, yeterince organik bir bütün oluşturamamaları; ikincisi ise aksi görünme çabasına rağmen hikâyenin bir tarafa (burada Batı’ya) hayli yakın durduğunu gizle(ye)memesi. Böyle olunca, le Carré’nin yakıcı acılığından uzak bir sonuç çıkıyor ortaya ki öne çıkan da casusların psikolojisi değil, casusluk macerasının kendisi oluyor. Ne var ki bu eksiklikler filmin ilgiyi hak etmediği anlamına gelmiyor kesinlikle. Evet, bir karşılaştırmadan yenik çıkıyor film, ama sonuçta o karşılaştırmadan bağımsız olarak değerlendirilmeyi de hak ediyor.

1960’dan itibaren ABD ve Sovyetler’in her ikisinin de “insanlığın sonunu getirebilecek” nükleer silahlara sahip olduğunu hatırtlatan bir bilgilendirme ile açılıyor film. Bir Sovyet devlet adamı Moskova’daki ABD elçiliğinden çıkan iki genç adama bir belge veriyor elçiliğe iletmeleri için. Buradan dört ay sonrasına geçiyoruz; kendisini Kruşçev’in bir nükleer savaş başlatmasından korkan, barış yanlısı birisi olarak tanıtan Sovyet devlet adamı ile düzenli temas kurmak ve gerektiğinde de onu Sovyetler’den kaçırabilmenin yollarını tartışan CIA ve MI6 görevlileri temas ve kuryelik görevini KGB’nin dikkatini çekmeyecek sıradan bir iş adamına vermeyi kararlaştırıyorlar. Filmde bu fikrin sahibi CIA görevlisi kadınmış gibi gösteriliyor ama gerçek hikâyedeki birkaç farklı karakterden oluşturulmuş bu kadın aslında (Anlaşılan günümüz sinemasının senaryolarında kadınları da öne çıkarma telaşından kaynaklanan bir değişiklik olmuş bu). Kendisine “Tehlikeli bir şey yok, yasa dışı bir şey yok. Her zaman yaptığın iş adamlığını yapacaksın sadece” dense de elbette olaylar öyle gelişmeyecektir.

Tom O’Connor’ın senaryosu bu tür hikâyeler anlatan eski Hollywood filmlerinin “İyi Batı, kötü Sovyetler” klişesinden uzak durmaya çalışmış ama yine de Batı’nın yaşananlara bakışı hâkim filmde. Örneğin Sovyetler’in Küba’ya yerleştirdiği füzelerin neden olduğu krizin sorumlusu temel olarak sadece SSCB gibiymiş gibi gösteriliyor. Bir sahnede ve kolayca kaçırılabilecek bir diyalogda Amerikalıların Türkiye’ye yerleştirdiği füzeleri hatırlatıyor Ruslar ama hem çok kısa/zayıf bir değinme olarak kalıyor bu hem de Amerikalıların Küba’daki rejimi devirmek için yaptıklarından hiç söz edilmemesi önemli bir dengesizlik yaratıyor. Ayrıca yine tipik bir Batı bakışı ile Kruşçev hep dengesiz bir lider olarak çizilirken, Kennedy’nin şahsında Batı sağduyunun hâkim olduğu bir blok olarak çıkıyor karşımıza. Bir başka örnek ile ifade edersek; KGB kötücül, CIA ve MI6 barış için çalışan istihbarat örgütü gibi resmediliyorlar hikâyede. O’Connor’ın hikâyesi başka karşılaştırmaları da önümüze koymaktan çekinmiyor. Örneğin Moskova’da eğlence için gidilen yer Bolşoy Balesi olurken, Londra’da eğlenmenin aracı, halkın gittiği bir barda çalan dönemin ünlü şarkısı Let’s Twist Again (Chubby Checker’ın 1961 tarihli klasiği) eşliğinde yapılan çılgınca danslar ve bol bol içilen içkiler oluyor. Anlaşılan Sovyetler’in “donuk soğukluğu”nun ve “elitizm”inin karşısına Batı’nın ”canlı sıcaklığı”nı ve “halkçı”lığını koyuyor film ve durmamız gereken tarafı da söylüyor bize böylece. Neyse ki “Kuğu Gölü” balesinin izlendiği ve hayli güçlü ve etkileyici bir sahne bu gereksiz/yanlış karşılaştırmaları dengeleyen bir güzelliğe sahip olması ile durumu kurtarıyor.

Finalde Amerikalı iş adamının 1990’da “huzur içinde öldüğü”nün belirtilmesine gerek duyulmuş nedense ama Nigel West’in (Muhafazakâr İngiliz politikacı Rupert Allason’ın kitaplarında kullandığı takma isim) 1991 tarihli “Seven Spies Who Changed the World” adlı kitabında, Moskova’da geçirdiği kötü zamanlardan sonra ülkesine geri döndüğünde bu adamın depresyon ve alkolizmle mücadele ettiği yazılıyor ve ölümü de gırtlak kanserinden olmuş aslında. Benedict Cumberbatch işte bu adamı her zamanki ustalığı ile canlandırırken, sıradan bir iş adamından bir casusluk oyunun karakteri olmaya geçirdiği dönüşümü de performansı ile gerçekçi kılıyor. Karısı ile cezaevinde uzun bir süre sonra ilk kez görüştüğü sahnede örneğin, senaryonun dramatizmi sonuna kadar zorlamasına rağmen, ne denli usta bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor bize Cumberbatch. Penkovsky rolündeki Merab Ninidze de karakterinin soğukkanlı tedirginliğini seyircinin hissetmesini sağlayan sade bir oyunculukla ona çekici bir biçimde eşlik ediyor.

Sonda gerçek Wynne’ın kısa bir röportajını da bizimle paylaşan filmin iki adam arasında gelişen dostluğu hissettirmesi doğru bir tercih olmuş ve böylece bu karakterler birer tipleme olmaktan çıkıp, sahici insanlara dönüşmüşler. Filmde “aksiyon” sahnesi olarak görülebilecek birkaç bölüm var ama bunlar klasik anlamda birer aksiyon olmaktan çok, iyi kurgulanmalarının da katkısı ile hikâyeye önemli bir gerilim ve dinamizm sağlayan anlar asıl olarak. İki baş karakter arasındaki ilişki ve ortaklığın bir süre sonra -ve ortak bir tehlikeyi paylaşmanın da katkısı ile- sıkı bir dostluğa dönüşmesi; dayanışma, bağlılık ve fedakârlık gibi duyguların ortaya çıkması hikâyenin bir diğer önemli yanı. Oyuncuların bu ilişkiyi seyirci açısından çekici kılan kimyayı oluşturması, Sean Bobbitt’in hikâyeye yakışan ve resmedilen anın ruhuna uygun resimler/çerçevelemeler yakalayan görüntüleri ve Abel Korzeniowski’nin dramatizmi destekleyen müzikleri gibi çekici başka yanları da olan film tam bir başarı değil ve daha çok klasik casusluk filmlerinin bir gölgesi düzeyinde kalıyor. Yine de en azından türünün meraklıları için çekici olabilecek bir sinema yapıtı bu.

(“Kurye”)

First Reformed – Paul Schrader (2017)

“Umutsuzluğun olmadığı bir hayat, umudun da olmadığı bir hayattır”

Küçük bir cemaati olan bir kilisenin papazının, dünya için umudunu yitiren bir çevre aktivistinin tetiklediği trajedisinin hikâyesi.

Paul Schrader’in yazdığı ve yönettiği; ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya yapımı bir film. Sinemaya senarist olarak giren ve özellikle Martin Scorsese için yazdıkları (“Taxi Driver”, “Raging Bull” vs.) ile ün kazanan Schrader’in yetmiş bir yaşında çektiği bu film kimi eleştirmenler tarafından onun yönetmen olarak en başarılı çalışması olarak tanımlanan ve yalın sinema dilinin hikâyenin varoluşu sorgulayan içeriği ile çok iyi örtüştüğü bir çalışma. Başroldeki Ethan Hawke’ın sade ve bir o kadar da gerçekçi performansının da katkısı ile umut, umutsuzluk ve inanç gibi kavramları çekici bir senaryo ile anlatan film belki bir parça fazla Hollywood kokan finalinden zarar görse de, Amerikan sineması içinde farklı bir yerde durması ile, ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

On kişiyi geçmeyen cemaati olan küçük bir kilisede görev yapıyor Peder Toller (Ethan Hawke); ABD’ye gelen ilk göçmenler tarafından 1767’de kurulmuş tarihi ve turistik bu kiliseye özel hayatındaki büyük bir trajediden sonra atanmış olan peder, cemaatinden bir kadının kendisinden kocasına yardımcı olmasını rica ettikten sonra sorgulamalara girişiyor. Senaryolarında dinsel temalara da yer vermesi ile bilinen Schrader, Toller’in hikâyesini, dünyanın geleceği için en yakın ve büyük tehlikelerden biri olan küresel ısınma ve çevre problemlerini yaşamın, umudun, inancın ve direnmenin aracı olarak kullanarak anlatıyor. Filmin başarılı ve çekici yanı, din olgusunu tarafsızlığını koruyarak hikâyenin ana parçalarından biri yapması ve toplum önderlerinin (din ya da başka açılardan) bu konumlarının soyut ve “yüce” kavramlar üzerinden değil, ancak toplumun gerçek sorunları üzerinden anlamlı bir işleve sahip olabileceğini göstermesi. Dinin, ezberlenen ve dikte edilen ifadeler ve kavramlar ile değil, Tanrı tarafından yaratılan her şeye (dünyanın kendisinden her bir canlı varlığa kadar her şey) saygı ve sevgi göstererek gerçekten bir anlam ve değere kavuşturulabileceğini söylüyor hikâye ve bunu da Schrader’in hayli olgun sinema dili ile yapıyor.

Paul Schrader senaryosunu yazarken kendisinin önceki çalışmaları da dahil, farklı kaynaklardan esinlenmiş. “Taxi Driver” (Taksi Şoförü) filminin ve kahramanı Travis Bickle karakterinin bu yapıtına ve Toller karakterine önemli bir ilham kaynağı olduğunu kurgu sırasında fark ettiğini söylemiş Schrader bir konuşmasında. Kendisinin de yakından ve endişe ile takip ettiği küresel ısınma gerçeği onun hikâyeyi yazması için ilk esin kaynağı olurken, Robert Bresson’un 1951 yapımı “Journal d’un Curé de Campagne” (Bir Taşra Papazının Güncesi) ve Ingmar Bergman’ın 1963 tarihli “Nattvardsgästerna” (Kış Işığı) filmleri ile de benzerlikleri var Schrader’in çalışmasının. Ayrıca Flannery O’Connor’ın “Wise Blood” romanı da, inanç krizi yaşayan ve Romalı askerlerin İsa’nın başının etrafına koyduğu dikenli taça gönderme olarak, vücudunu dikenli tellerle saran karakterine bir gönderme ile yer bulmuş hikâyede. Bu esinlenmelerin yanında gerçek karakterlere göndermeleri ve saygı duruşu ile de dikkat çekiyor film. Amazon ormanlarının korunması için mücadele eden ve suikast sonucu öldürülen çevre aktivistleri Dorothy Stang, José Cláudio Ribeiro da Silva ve Maria do Espírito Santo hikâyede kilit bir önemi olan bir obje üzerine iliştirilen fotoğrafları ile anılıyorlar örneğin. Senaryoyu besleyen kaynaklar bunlarla da sınırlı değil; Amerika’daki ilk kolonicilerden biri olan Thomas Morton’un eser ve fikirlerini de hikâyesinin önemli bir parçası yapmış film. Onun “Hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve artık bir umudun kalmadığını biliyorum” ifadesini günlüğüne yazıyor bir alıntı olarak Peder Toller ve bağlı olduğu büyük dinî kurumun yöneticisi ile tartışmasında konu bir ara Morton’un fikirleri etrafında dönüyor.

Schrader’in filmi tüm o yalınlığı içinde hayli sert bir eleştiri içeriyor; küresel ısınma, bu sorunu yaratan en önemli faktör olan kapitalist sermaye ve politikacılarla ilişkisini onları etki altına alacak kadar yakın tutan bu gücün adını çeşitli bağışlarla temize çıkarması net bir şekilde gösteriliyor hikâyede. Burada daha da çarpıcı olan ise, dünyanın çevre felaketine doğru ilerliyor olmasının baş aktörlerinden birinin bu kendini temiz gösterme oyununu bir dinî kuruma sağladığı destek üzerinden yapması. Toller’in üstleri ile çatışması ve her zaman doğru olanın yanında durması gereken kutsal inancının bu oyunlara teslim olması bu vicdanlı adamı doğal olarak bir sorgulamaya ve yardımcı olmaya çalıştığı ve umudunu yitirmiş aktivist ile özdeşleştirmeye götürüyor. Hikâyeyi orijinal ve ilginç kılan da temel olarak bu gelişme oluyor ve Ethan Hawke’ın güçlü bir sadeliği olan performansı seyrettiğimizi sürükleyici kılıyor. Pederin günlüğünde yazdıkları üzerinden zaman zaman anlatıcı rolüne de büründüğü hikâye Alexander Dynan’ın özenli görüntüleri ile de ek bir çekicilik kazanıyor.

Kendi çocuğunu katılmaya teşvik ettiği ordunun haksız savaşında (yalanlar üzerine inşa edilen Irak savaşı bu) yitirmiş bir kişinin, felakete doğru ilerleyen bir dünyaya çocuk getirmenin yanlışlığına inanan bir başka adamı bu düşüncesinin doğru olmadığına ikna etmeye çalışması hikâyenin düşündüren yanlarından biri. “Bu dünyaya bir çocuk getirmekle ilgili hissettiğin kederin, o dünyada bir çocuğu yitirmeninki ile eş olamayacağına seni temin ederim” diyor adam diğerine; ilerleyen sahnelerde kendisi benzer bir umutsuzluğa kapıldığında ise “umutsuzluğun gururun parçası olduğu ve umutsuzluğa kapılmanın Tanrı’nın yaratıcılığı yerine kesinliği koymak anlamına geldiği” iddiası ile kendisini de ikna etmeye çalışıyor. Tanrı’ya duyulan inanç ile umutsuzluğa kapılmanın çelişmesinin bir örneği olduğu gibi, farklı durumlar aracılığı ile umut(suzluk) hikâyenin tam göbeğinde yer alıyor. Paul Schrader belki yaşının da artırdığı sorgulama ve umut etme ihtiyacını senaryosuna yoğun bir şekilde yansıtmış. Hikâyenin tümü açısından bakıldığında hayli ayrıksı duran ve gerekliliği/doğruluğu tartışmalı trans sahnesi bir metafizik hava katsa da hikâyeye, Schrader genellikle gerçekçi bir bakış atıyor dünyaya ve hayal kırıklığının karakterinde doğurduğu öfkeyi somutlaştırıyor başarılı bir sinema ile.

Dış ve iç mekânları genellikle ıssız olarak görüntüleyen ve bu sayede bir bakıma, inancında yalnız kalmanın neden olduğu yalıtılmışlığa işaret eden film şu soruyu soruyor ve bizden de aynısını bekliyor: “Dev şirketler adına kimin konuştuğunu biliyoruz. Peki Tanrı’nın adına kim konuşuyor?”. Dinin kurumsal yapısının, modern dünyanın hemen tüm kurumları gibi doğrunun değil, güçlünün yanında durması kendi özüne bir ihanet elbette ve Schrader de bunu başarılı bir yapıtla anlatıyor seyirciye. Final, öyküdeki tüm umut odağı düşünüldüğünde, doğru gibi görünüyor ama “aşkın iyileştiriciliği” fazlası ile Amerikan sineması kokuyor. Görüntü çerçevesinin 4:3 olmasının sağladığı klostrofobi öykü ile ne denli uyumlu duruyorsa, final de bir o kadar uyumsuz sanki. Aslında sinemacı iki farklı son daha yazmış hikâyesine ama sonuçta onların karşısında duran bu finali seçmiş ve Lustlord adı altında yaptığı “karanlık ambient” müzikleri ile tanınan Galli besteci Brian Williams’ın (müzisyenin ateist olmasının öykünün temaları ile zıtlığını da belirtelim ilginç bir not olarak) yarattığı müziklerin (seslerin aslında) daha da koyulaştırdığı karanlığa bir yanıt vermek istemiş belki de.

1972 tarihli “Transcendental Style in Film: Ozu, Bresson, Dreyer” adlı kitabında Schrader üç büyük yönetmenin ortak stillerini (yalın kamera çalışması, “yavaş” akan hikâye, sade ve imadan kaçınan kurgu gibi) filmlerini analiz ederek anlatmıştı sinema meraklılarına. Bu film belki de onun sinemanın bu ustalara hem senaryosu hem yönetmenliği ile en çok yaklaştığı ve açılışta bir kiliseye kayarak yaklaşan kameranın doğurduğu tekinsiz havayı aynı kameranın sondaki “coşkulu” hareketi üzerinden umuda dönüştüren içeriği ile belli bir başarı yakaladığı bir yapıtı.

Tereddüt – Yeşim Ustaoğlu (2016)

“Annem fasulye kırıyordu. Otur, dedi. Sobanın yanına otur, dedi. Artık okula gitmeyecekmişim. Okul yok, dedi. Öyle karar almışlar babamla. Evlenecekmişim. İyi bir kısmet, dedi. Sıkıntı çekmezsin, dedi. Kırdı fasulyeleri, tek tek kırdı. Bir kez olsun yüzüme bakmadı. Devam etti fasulyeleri kırmaya. Bakmadı bana. Bana bakmadı. Bir kez bakmadı!”

Farklı sınıflardan iki kadının, görünenin aksine, kadınlar üzerindeki aynı toplumsal baskının kurbanı olmalarının hikâyesi.

Yeşim Ustaoğlu’nun yazdığı ve yönettiği Türkiye, Almanya, Fransa ve Polonya ortak yapımı bir film. Altın Portakal’da yönetmen ve kadın oyuncu, Altın Lale’de ise bu iki ödülün yanında müzik ödülünü de kazanan film Ustaoğlu’nun yönetmen olarak en parlak çalışmalarından birini gösterdiği bir yapıt. Biri psikiyatrist, diğeri okulundan koparılarak çok genç yaşta evlendirilen bir kadın olan iki karakter üzerinden Türkiye’de kadınların sevgisiz ilişkilerin ve toplumun eril bakışının kurbanı olmasını ve erkek egemen bir dünyada ikinci sınıf görülmelerinin sonuçlarını anlatan film tam da bu özetin karşılığı olması açısından belki çok yeni şeyler anlatmıyor ve sinemamızın en parlak örneklerinde bile zaman zaman kendisini gösteren “artistik” görünme çabasından sıyrılamamış görünüyor. Buna karşılık Ustaoğlu’nun yalın ve olgun sineması, Ecem Uzun’un performansı ve meselesinin, tüm yakıcılığı ile ülkenin genlerine yerleşmiş bir sorun olması nedeni ile önemli bir yapıt bu.

“Tereddüt” Kültür Bakanlığı’ndan da destek alarak çekilmiş bir film ve ülke tarihinde modernite açısından en geride olan bir hükümetin bakanlığının bu desteğinin “karşılıksız” kalması mümkün değil elbette. Bugünlerde “Kurak Günler” filmi üzerinden Emin Alper’in karşı karşıya kaldığı maddî baskının (bakanlık katkısını iade etmesinin istenmesi) bir benzerini Ustaoğlu da yaşamıştı 2016’da. Bir cinsellik sahnesi yüzünden filmin vizyona ancak +18 sınırı ile çıkmasını şart koşmuş bakanlık ve bunun sonucu olarak da katkısının iadesini istemiş; bu yüzden o sahne kesilerek çıkılabilmiş gösterime. İşte bu baskının bir başka türlüsünü, ama sonuç olarak “iktidarı” (gücü, bir başka ifade ile söylemek gerekirse) elinde tutanın diğerlerinin yaşama koşullarını dilediği gibi belirleme hakkının kendinde görmesini anlatıyor Ustaoğlu’nun filmi. Çok farklı sınıflardan iki kadının hikâyelerini izliyoruz: Şehnaz Sakarya’da bir hastanede psikiyatrist olarak çalışmaktadır, mimar olan kocası ise İstanbul’dadır; evlilikleri görünürde yolundadır ve cinsel hayatları da mesafe problemini aşmanın aracı olarak yoğundur. Elmas ise kendinden büyük bir erkekle evlendirilmiş ve ergenliğinin/gençliğinin tüm arzularını bastırmak zorunda olduğu bir hayatın içinde bulmuştur kendini. Elmas’ın yaşadığı trajik bir olay birinin doktor, diğerinin hasta olarak aynı hikâyede buluşmalarına yol açacak ve sonuç -belki- her ikisini de değiştirecektir.

Filme uluslararası pazarlar için “Clair Obscur” adı verilmiş. “Işık ve gölge sanatı”, “resimde ve doğada ışık ve gölge oyunu” gibi bir karşılığı var bu ifadenin dilimizde. Bir sahnede Şehnaz’ın kendisi ile aynı hastanede çalışan bir erkek doktora gözlerinin tuhaflığından; birinin aydınlık, diğerinin karanlık olmasından bahsetmesi herhalde aynı resim içinde ışıkla gölgenin birlikte olması üzerinden filmin adına bir gönderme olarak kullanılmış. Gerçi bu erkeğin karakterinde böyle bir ikiliğin herhangi bir işareti yok ama sanırım senaryo bu ikili hâli genel olarak erkekliğin doğası için kullanıyor ve kadının eşi ile doktoru aynı erkeğin iki farklı yüzü olarak görmemizi istiyor. Aslında filmi Şehnaz’ın ve Elmas’ın iki farklı hikâyesi olarak değerlendirirsek, Şehnaz’ınki bir parça zayıf kalıyor ikna edicilik açısından. Şehnaz ve eşinin aralarındaki mesafeyi aşma aracı olarak kullandıkları cinsellik ve ikisi arasında hikâyenin ilk yarısında izlediklerimiz, alta yatan derin bir probleme yeterince güçlü bir şekilde işaret etmiyor açıkçası ve Elmas’ın hikâyesine tanık olan Şehnaz’ın sonraki eylemlerinin bu tanıklıktan etkilenmesi pek de doğal görünmüyor. Sanki Ustaoğlu’nun senaryosu, modern ve üst sınıftan bir kadının da erkek egemen bir toplumda alt sınıftan kadınlarınkinden -düşünülenin aksine- pek de farklı olmayan baskıların kurbanı olduğunu vurgulamak için yaratmış bu hikâyeyi ama çok da yeni şeyler söylememesi ve sınıf meselesini tamamen dışlaması zayıflatmış filmi. İki kadının eşleri ile olan cinsel ilişkilerinden sonraki mutsuzlukları/tatminsizlikleri bu açıdan çok daha doğru bir unsur olarak gösteriyor kendisini. Aslında iki karakterin hikâyelerin nasıl sonuçlandığı, daha doğrusu bu kadınların önlerinde hangi seçeneklerin olabileceği gerçeği, sınıf meselesinin de dile getirilen problemin önemli bir parçası olduğunun kanıtı.

Şehnaz’ın farklı hastalarla olan sahnelerini (kadın bedenine sahip olmaktan mutsuz olan genç kız, hayvanlara zarar veren küçük çocuk vs.) hikâyesinin tam anlamı ile parçası yapamamış senaryo. Eğer bu sahneler taşradaki baskıcı ortamın işareti olarak düşünülmüşse, çok da bunu desteklemiyorlar içerikleri ile. Bu açıdan asıl işleve Elmas’ın sahneleri sahip; bu sahneler kadının her yalnız kaldığında adeta bir özgürlük sembolü olarak sigaraya sarılması, penceresinden diğer hayatları gözetlemesi ve içine zorla atıldığı evliliğindeki mutsuzluğu üzerinden doğru saptamalar ve Ecem Uzun’un güçlü performansı ile filme önemli birer değer katıyor. Elmas’ın kocasının Şehnaz’ınkinin aksine kötücüllükten uzak, ortalama bir erkek olarak çizilmesi de Elmas ile ilgili hikâyenin daha doğal ve güçlü olmasını sağlıyor ve örneğin Şehnaz ile doktor arasındaki sahnedeki “entelektüel” diyalogların aksine çok daha sahici duruyor. Ustaoğlu, Şehnaz’ın Elmas’ı geçmişteki travmaları ile yüzleştirdiği uzun terapi sahnesini her iki kadının da kendi geçmişleri/hayatları ile yüzleşmesinin aracı olarak kullanıyor ve bir ölçüde de hedefine ulaşıyor ama sahnenin gereksiz uzunluğu ve hikâyenin geneline uymayan bir şekilde provokatif olması doğru tercihler olmamış. Kaldı ki hiçbir psikiyatrik (ya da psikolojik) seans sonuca bu derece kolay ulaşamıyor olsa gerek.

Ecem Uzun filmin en başarılı performansını gösteriyor Elmas rolünde. Bunda sadece senaryonun ona sağladığı “şov” imkânının payı yok; oyuncunun, en ufak bir aksamanın kolaylıkla abartılı bir sonuç yaratabileceği zor bir rolün üzerinden ustaca kalkması başarısının asıl faktörü. Şehnaz’ı oynayan Funda Eryiğit ise senaryonun sıkıntısını yaşıyor ve genellikle donuk bir oyunculuk gösteriyor. Erkek karakterlerin ise -bilinçli bir tercihin sonucu olarak- yeterince derinlikle ele alınmadığı filmin Michael Hammon’ın imzasını taşıyan görüntüleri filmin adına uygun bir şekilde gölgeleri ve aydınlığı akıllıca kullanması ile dikkat çekiyor. Evinin kapısını açan bir kadının içinde adeta kaybolduğu parlak ışık veya fırtınalı denizdeki koyu dalgaların yine hayli parlak kıyılara vurması yaşanan hayatlar ile yaşanması gerekenler arasındaki zıtlığın da dışavurumu oluyor adeta.

Sınıf meselesini tamamen dışlamasının doğru bir seçim gibi görünmediği filmin “her şeyin politik olduğu” gerçeğini bu yüzden atlıyor olmasını da eksiklikleri arasına ekleyebiliriz. Yine de, kusurlarına rağmen, Türkiye’nin gerçekleri açısından kesinlikle önemli bir film çekmiş Ustaoğlu. OECD ülkeleri arasında kadınların şiddete maruz kalması açısından birinci sırada olan bir ülkede -açılış sahnesine gönderme yaparak söylersek- kadınların nefessiz kaldığını ve başlarını suyun üzerine çıkarabilmeleri için gidilecek çok yol olduğunu hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı bu; sonuçta kadın bedenini ve kadın haklarını iktidarının en önemli araçlarından ikisi olarak kullanan bir zihniyetin yıllardır hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Michael Clayton – Tony Gilroy (2007)

“Ben öldüreceğin değil, satın alacağın bir adamım. Benim ne olduğumu bile göremeyecek kadar kör müsün?”

Kimya sektöründen bir firmanın birkaç milyar dolarlık davası ile ilgilenen avukatın geçirdiği psikolojik bunalım üzerine, hukuk firmasının onun yerine geçirdiği avukatın ahlakî bir ikilemle karşı karşıya kalmasının hikâyesi.

Tony Gilroy’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Aralarında En İyi Film’in de olduğu yedi dalda Oscar’a aday gösterilen ve Tilda Swinton’ın performansı ile Yardımcı Kadın Oyuncu dalında bu ödülü kazanan yapıt, bugüne kadar üç film yöneten Gilroy’un ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu çalışma. Bourne serisi için yazdıkları da dahil olmak üzere senaryolarının gördüğü ilgiden sonra yönetmenliğe de el atan Gilroy’un filmi Venedik’te yarışmasının da gösterdiği gibi, Hollywood standartlarının dışına -en azından Amerikan sinema dünyasının izin verdiği ölçüde- çıkması ile ilgiyi hak ediyor. Düzendeki yozlaşmayı ve düzenin sürebilmesi uğruna gidilebilecek uç noktaları net bir şekilde göstermesi ile önemli olan yapıtın, sonuçta Hollywood usulü bir bireysel kahraman hikâyesine dönüşmesi beklenen bir sonuç ama yine de gerilimini hep koruyan, akıllıca yazılmış senaryosu ve başta George Clooney ve Swinton olmak üzere oyuncularının performansı ile dikkat çeken bir film bu.

Bu ilk yönetmenlik çalışması ile orijinal senaryo ve yönetmen dallarında Oscar’a aday gösterilen Tony Gilroy’un filmine ismini veren karakteri canlandıran George Clooney hikâyenin ABD’de Ford Pinto Davası olarak bilinen gerçek bir olaydan esinlendiğini söylemiş bir röportajında. Ford şirketinin bir iç yazışmasında, kazalara neden olduğu bilinen bir problemin giderilmesi için tüm araçların geri çağrılmasının maliyeti ile kazanın gerçekleşmesi durumunda tüketicilere ödenecek tazminatların karşılaştırıldığı ortaya çıkmıştı bu dava sırasında. Maliyet, büyüme, kâr vb. kavramlar üzerinden işleyen kapitalizmin gidebileceği uç noktalardan birini ortaya koyan bu yazışmayı üreten zihniyetin bir benzeri var Gilroy’un filminde de. Küçük çiftçileri ve işletmeleri, öngörülemeyen hızlı büyüme nedeni ile, insan sağlığına zararlı olan kuyuların sularını kullanmaya zorlayan bir dev kimya şirketinin ilgili davadaki yasal süreçlerini yöneten büyük bir hukuk firması var hikâyenin merkezinde. 6 yıldır süren dava ile ilgilenen ve şirketin ortaklarından olan Arthur (Tom Wilkinson Oscar’a aday alan çok güçlü bir performans sunuyor bu rolde) psikolojik bunalım geçirince, onun yerine geçen Michael’ın (yine Oscar’a aday olan Clooney yalın ve etkileyici bir oyunculuk gösteriyor) karşı karşıya kaldığı ikilemi izliyoruz. Michael’ın yüksek tutarda borçları vardır ve oyunu kurallarına göre oynaması bu açıdan kendisini rahatlatacaktır; ama bunun için ahlaki bir yozlaşmanın parçası olmayı -her zamankinden daha da fazla- kabul etmesi gerekmektedir.

ABD’de farklı tarihlerde yapılan araştırmalar avukatların politikacılarla birlikte en nefret edilen (veya en az dürüst bulunan) meslek gruplarından biri olduğunu gösteriyor. 1974 – 76 arasında ABD televizyonlarında yayınlanan ve bizde de TRT’nin siyah beyaz döneminde gösterilen Petrocelli dizisinin Harvard mezunu avukatı gibi, büyük hukuk firmalarını ve onların kirli işlerini ret eden; kazanmaya değil, adalete hizmete odaklanan avukatlar çok nadir kuşkusuz ve haklının değil, iyi avukatı olanın kazandığı düzenin parçası olmayı ret eden bir hukuk insanı ancak bu dizi gibi bir iki filmde bulunabiliyor. Gilroy’un filminin kahramanı olan Michael’ın duruşmalara giren bir avukat olarak değil, çetrefilli durumları iyi kotaran bir “çantacı” olarak çalıştığı hukuk firmasının kirli yüzünü (ya da o yüzün bu derece kirli olduğunu) kendisini içinde bulduğu dava ile keşfetmesi bir parça Hollywoodvari elbette. Ne var ki sonuçta bir Hollywood hikâyesi bireysel kahramanlara ve onların eylemleri üzerinden de düzenin yanlışlarının düzeltilebilir olduğunu söylemeye ihtiyaç duyar. Buna karşın Gilroy’un filminin bu kısıtlar içinde kalsa da belli bir özgünlüğü yakalayabildiği ve bunu yaparken de seyirciyi ortalama bir Hollywood yapımının aksine zorlamaktan kaçınmadığı da ortada.

Bir giriş bölümünden sonra dört gün geriye gidiyor film ve tekrar günümüze gelene kadar hikâyesini kronolojik bir sıra ile anlatıyor. Kameranın koca bir plazadaki mekânları gösterdiği açılış jeneriği boyunca Michael’a hitap eden Arthur’un sesini dinliyoruz. Her iki adamın kimliği, bu konuşmadaki travmatik ifadeleri ve olayların nasıl buraya geldiğini hemen açık etmiyor Gilroy’un senaryosu; bir başka ifade ile söylersek, kolaya kaçmıyor ve gerilimi adım adım inşa ederek, seyircinin üzerine hikâyeyi -deyim yerinde ise- atıvermiyor. Arabası ile birisine çarpan bir adamla ilgilenme şekli ile gerçekçi ve profesyonel bir avukat izlenimi yaratan Michael’ın, nedenini daha sonra öğreneceğimiz maddî sıkıntısını onu bir ikilemin içine sokan unsur olarak kullanıyor senaryo akıllı bir şekilde ve aslında mevcut düzende “temiz kalmanın zorluğu”nun altını çiziyor. Kimya firmasının hukuk danışmanlığını yapan Karen’ın (Tilda Swinton tek kelime ile -yine- muhteşem oynuyor bu rolde ve karakterinin tüm duygusal boyutlarını ve iç çatışmalarını onu adeta düzenin sembolü yapacak düzeyde getiriyor karşımıza) gittiği uç noktaların sertliği Michael’ın seçimlerini daha değerli kılan bir zorlama gibi görülebilecek olsa da, Gilroy senaryodaki başarısını yönetmenliğinde de tekrarlayarak bu durumu rahatsız edici olmaktan çıkarıyor.

Avukatın oğlunun okuduğu ve hem babasına hem Arthur’a önerdiği kitap (Gerçekte olmayan, “Realm and Conquest” adındaki bu kitabı “yaratmak” için gösterilen özen tipik bir Amerikan sineması ustalığı) ve bu kitaptaki at figürlerinin hikâyenin en kritik ve başarılı sahnelerinden biri ile ilişkisi, ilgili sahnede atların sembolü olarak görebileceğimiz saflığın/doğallığın Michael’ın dünyasındaki sahtelikle oluşturduğu zıtlık ve finalde -seyircide gerilim yaratan ve merak uyandıran- oyun ile başarılı bir Amerikan filmi bu. Bazen açıkça dile getirilen bazen ima edilen aile övgülerine ve finaldeki oyuna polisin nasıl ikna olduğunun tartışmalı olmasına rağmen Gilroy ortaya iyi ve ikna edici bir sonuç koymuş. Gerçeklerin çıldırttığı, gerçeklerin hep güçlü olana göre şekillendiği ve çıkarların/hırsların/kötücüllüğün öne çıktığı bir dünyada yaşadığımızı hatırlatan film Taylor Hackford’un 1997 tarihli “The Devil’s Advocate” (Şeytanın Avukatı) filminin senaryosu ile ülkesindeki hukuk sisteminin şeytanîliğini önceden de dile getirmiş olan Gilroy adına bir başarı kesinlikle. Sadece Michael’ın üç at ile olan sahnesinin güzelliği (biçim ve içerik eş bir başarıya sahip bu sahnede) için bile görülmeyi hak eden bu yapıtta 2008’de hayatını kaybeden usta yönetmen Sydney Pollack’ın (Marty rolünde) ve Gilroy’un kendisinin de (finalde sadece sesini duyduğumuz taksi şoförü rolünde) oynadığını vurgulayalım son olarak. Kapanış jeneriği sırasında, uzun bir süre yüzünü izlediğimiz Michael’ın bir Petrocelli’ye dönüşmesi umudunu sunan bir film olmasa da keyifle izlenebilir bir sinema yapıtı bu.

(“Avukat”)