Queen & Slim – Melina Matsoukas (2019)

“Siyahlar neden hep mükemmel olmak zorunda hissediyorlar? Neden sadece kendimiz olamıyoruz?”

Siyah bir erkek ve siyah bir kadının, ilk randevularının bir polisin ölümü ile sonuçlanması ile başlayan kaçış hikâyeleri.

Senaryosunu James Frey’in özgün hikâyesinden yola çıkarak Lena Waithe’in yazdığı, yönetmenliğini reklam filmleri, müzik videoları ve televizyon dizileri çektikten sonra ilk kez bir uzun metrajlı çalışma için kamera arkasına geçen Melina Matsoukas’ın yaptığı bir ABD filmi. Bir suç filmi olarak başlayıp, buna bir yol filmi atmosferini de katan yapıt, siyahların ABD toplumunda karşı karşıya kaldığı ayrımcılık ve bunun özellikle polis güçlerinin onlara karşı takındığı tavırda kendisini göstermesini odağına alan ve yönetmenin reklam/video geçmişinden gelen teknik becerisini de yansıttığı bir çalışma. Öyküdeki kimi gerçekçilik sorunları ve bir bölümde karşımıza çıkan çok yanlış bir “paralel anlatım” tercihi ise filmin politik mesajını zayıflattığı gibi, genel olarak öyküye de zarar veriyor ve yapıtın daha üst bir düzeye çıkmasına engel oluyor.

Slim (Daniel Kaluuya) ve Queen (Jodie Turner-Smith) birbirlerini Tinder’da bulan ve ilk randevularında sıradan bir restoranda buluşan bir çift. Sahibi siyah olduğu için bu restoranı seçtiğini gülerek söyleyen genç adamın dini duyguları güçlüdür (arabasının plakasında “Trust God” (Tanrı’ya Güven) yazmaktadır ve hem arabasının dikiz aynasında hem de boyununda bir haç asılıdır) ve ailesine bağlıdır; avukat olan ve ailesi ile ilgisi bulunmayan genç kadın ise bir müvekkilinin idama mahkûm edilmesi yüzünden öfkelidir ve bu ilk randevuyu da mutsuzluğunu dağıtabilmek için kabul etmiştir aslında. Erkeğin aracı ile yemekten dönerlerken yaptıkları ufak bir trafik hatası bir beyaz polisin onları durdurmasına neden olur. Polisin kaba ve ön yargılı davranışı, kadınınsa haklarını bilen bir siyah avukat olarak tepkisini göstermesi, önce polisin kadını bacağından vurarak yaralamasına, sonraysa Slim’in polisi aynı silahla öldürmesine yol açar. Şaşkınlık ve korkuyu ilk atlatan Queen olur ve “beyaz bir polisi vuran siyah bir çift” olarak kaçmaktan başka çarelerinin olmadığını söyler Slim’e. Bundan sonrası bir kaçış hikâyesine dönüşecek ve öykünün başında birbirlerine tamamen yabancı olan ikilinin arasında yavaş yavaş bir aşk doğarken, ABD’de siyah olmanın sonuçları ve yaşadıkları ayrımcılığa karşı siyahlarda biriken derin öfke damgasını vuracaktır bu hikâyeye.

Öncelikle öykünün hayli sert görünen bir duruşa sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Kaçışları sırasında karşılarına çıkan siyahlardan biri hariç tümü “polis katili” ikiyi övüyor, kahramanlaştırıyor ve eylemlerini destekliyorlar. Bu polisin iki yıl önce bir siyah babaya gereksiz bir şekilde zarar verdiğini tümü bilmiyor bu destekçilerin üstelik; onların tepkilerini asıl belirleyen, ABD’de polislerin siyah sivillere uyguladığı şiddetin ve hatta onları öldürmesinin pek çok kez tanığı olmaları. “Black Lives Matter” hareketinin doğumunun temel nedeni de kuşkusuz bu örneklerdi ve film de bunu ima ediyor aslında. Queen’in kendilerine gereksiz kaba hareketlerde bulunan polise bir siyahın çoğunlukla başvurmak zorunda hissedeceği şekilde boyun eğmek yerine, bir avukat ve haklarını bilen biri olarak yaklaşmasının arkasında işte bu tür örneklerin yarattığı birikimin sonucu olan öfke de var. Senaryonun “Siz yeni Kara Panterler misiniz?” sorusunda olduğu gibi, bu kahramanlaştırma ve dayanışma olgusunu bir parça fazla hızlı ilerlettiği ve öykünün sertliğinin gerçekçiliğini zayıflattığını da söylemek gerek bu arada. Hikâyenin destekçi ve öfkeli siyahların karşısına farklı düşünen tek bir siyah koyması (“Polislere bizi öldürmeleri için neden verdiniz!”) ve hatta bir siyah polisi de o destekçilerin arasına katması da bu sorunun boyutunu artırıyor.

Yukarıda anılan problemler öyküyü zaman zaman neredeyse bir kara mizaha yaklaştırıyor ve gerilimini de ironik kılııyor bazı anlarda. Slim ve Queen ikilisinin panik, korku, öfke, kabullenme ve rahatlık arasında gidip gelen ruh hallerinin dönüşümünün yeterince ikna edici olmamasını da ekleyebiliriz bu probleme. Özellikle Slim gibi dinine ve ailesine bağlı sıradan bir adamın, bir polisi -istemeden de olsa- öldürdükten sonraki kaçışındaki bazı eylemleri pek de gerçekçi görünmüyor ve yönetmen de bu açıkları genellikle reklam ve video geçmişinden gelen teknik şıklıklarla kapatıyor. Bu kapsamda özellikle anılması ve eleştirilmesi gereken bir bölüm var filmde; Melina Matsoukas’ın çok yanlış bir tercihle iki sahneyi paralel kurgu ile gösterme kararı vermesini anlamak mümkün değil. Bu iki sahneden birinde öykünün kahramanları araçlarının içinde seks yaparken araya sık sık siyahların polis şiddetine karşı yaptığı ve bir cinayetle de sonuçlanan protesto gösterisinin görüntüleri giriyor! Bir bakıma gösterideki öfke, direniş ve isyan ruhunu Slim ve Queen’in şehvet dolu orgazmı ile eşleştiriyor bu kurgu tercihi. Kesinlikle tuhaf ve tuhaf olduğu kadar da yanlış bir seçim bu.

Senaryo biri gerçek bir öyküden esinlenen iki filme çok açık göndermelerde bulunuyor, pek çok sinemaseverin hemen keşfedeceği gibi. Bunların ilki ABD’de 1929 – 1939 arasındaki Büyük Bunalım döneminde Clyde Barrow ve Bonnie Parker ikilisinin pek çok eyaletin polisinin peşlerine düşmesine yol açan suçlarının öyküsünü anlatan, ABD yapımı “Bonnie and Clyde” (“Bonnie ve Clyde”, Arthur Penn – 1969). O filmdeki âşık çiftin kaçış hikâyesinin bir benzeri burada izlediğimiz ve oradaki ikonik görüntülerden birini, Bonnie ve Clyde çiftinin bir arabanın önünde verdiği pozun aynısını kendi filmine taşımış Matsoukas. İkinci film ise Ridley Scott’ın 1991 ABD yapımı “Thelma & Louise” (Thelma ve Louise). O filmde de suça sürüklenen bir çift vardı ve Matsoukas bu çiftin el ele akıbetlerine doğru ilerlemesini kendi filminin finaline de çok benzer bir şekilde taşımış. Bu finalin Bonnie ve Clyde’dakini tekrarladığını belirtmekte de yarar var.

Karakterlerden birinin Körfez Savaşı’ndan travma ile dönen bir asker olması, bir başka eski askerin yatak odasındaki döşemenin altında bir saklanma yerinin varlığı ve benzincide çalışan genç bir adamın silaha dokunmak için şiddetli bir arzu duyması gibi unsurların öyküye neden katıldığını anlamak zor. Zor çünkü film siyahlara karşı olanlar hariç bir şiddet eleştirisine soyunmadığı gibi, genel olarak toplumdaki şiddet olgusunun arkasındaki travmalara vs. değinmiyor da. Kaldı ki bu bağlamda anılması gereken bir istatistik de filmin bu yaklaşımının yanlışlığını ortaya koyuyor: Bu araştırmaya göre 2017’de (filmin çekimlerinden iki yıl önce) ABD’de polisin silahından çıkan kurşunlarla ölen 987 kişinin %24’ü siyahmış. Kuşkusuz filmde yanlış olan, bu %24’e odaklanılması değil; öyküyü anlatırken bu %24’ün dışındakileri de kapsayan ve anlatılana herhangi bir katkı sağlamayıp, ırktan da bağımsız olan olguların eklenmesi sorun yaratan.

Altı gün süren öyküde kahramanlarımızın kaçmak için belirledikleri ülkenin Küba olmasının anlamı da, filmde de adı geçen Assata Shakur ile bağlantılı. Amerikalı müzisyen ve siyah hakları için çalışan aktivist Tupac Shakur’un büyükannesi olan ve, her ikisi de Marxist Leninist ideolojiye bağlı olan Kara Panterler ve Siyah Özgürlük Ordusu adlı militan örgütlerin üyesi Assata Shakur 1977’de bir çevirme sırasında çıkan çatışmada bir güvenlik görevlisini öldürmüş ve cezaevinden kaçtıktan sonra, 1984’te sığınma başvurusunun kabul edildiği Küba’da 2025’teki ölümüne kadar kalmıştı. Bu bilgiler ışığında bakınca, onun öyküsünün de sadece Küba hedefi ile değil, diğer unsurları ile de Melina Matsoukas’a ilham verdiği söylenebilir. Yeri gelmişken, yönetmenin anne ve babasının da ABD’deki Marxist – Leninist bir partinin üyesi olduklarını söylemiş olalım.

Hayli zengin bir soundtrack’i olan filmin orijinal müziklerini İngiliz müzisyen Devonté Hynes hazırlamış. Onu öneren isimse filmde duyduğumuz şarkılardan birini de seslendiren Solange Knowles olmuş. Tıpkı soundtrack’te yer alan melodilerin sahipleri gibi, orijinal müzikler için de siyah bir sanatçı ile çalışmak istemiş yönetmen Matsoukas ve aradığı kişiyi “klasik, hip-hop ve güncel pop” türlerinin tümüne hâkim” birisi olarak tarif etmiş. Gerçekten de gerek şarkıların tamamı gerekse Hynes’ın özgün çalışması tam da bu tarife uyan türden ve öykünün ruhu ve politik içeriği ile uyumlu. Her iki başrol oyuncusunun, özellikle de Daniel Kaluuya’nın üzerlerine düşeni hakkı ile yerine getirdikleri filmin “siyah öfke”si kesinlikle sert ve ananakım sinemanın çoğunlukla yumuşatarak anlatmayı seçtiği türden bir öyküyü gerçeklerin çıplaklığı ile anlatmayı seçmesi de değerli kılıyor onu. Matsoukas’ın finaldeki gereksiz romantizmi, reklamcılığının/videoklip yönetmenliğinin zaman zaman kendisini fazlası ile belli etmesi ve yukarıda da anılan benzinci sahnesinin bir örneği olduğu gibi gereksiz Tarantino öykünmeleri bir yana, sinemanın daha fazla “öfkeli” öyküler anlatması gerektiğini hatırlatması ile de dikkate değer bir çalışma bu.

Earl Dayı rolündeki Bokeem Woodbine’in güçlü performansını da anmamız gereken filmin öfke ve politik boyutu kesinlikle önemli ama şunu söylemeyi de atlamamak gerek: ABD’nin sorunu sadece burada olduğu gibi, siyah kimlikle ilintili değil. Filmin senaristi Lena Waithe’in bir röportajında söyledikleri (“Siyah bir bireyin her eylemi devrimcidir çünkü bizim hayatta kalmamız planlanmamıştı. Yaptığımız her şey politiktir çünkü onlar bizim deri rengimizi politik bir unsura çevirdiler”) kesinlikle doğru ama ABD’nin politik düzeninin sorununu sadece bu kimlik meselesi üzerinden izah etmek kesinlikle eksik kalıyor; ABD’de başkanın deri renginin önemli olduğuna ya da en azından çok önemli olduğuna inanmak için fazlası ile “liberal” olmak gerekiyor çünkü. Sonuçta “siyah başkan” Obama döneminde de ordu ABD’nin emperyalist çıkarları için başka ülkeleri bombalamaya ve sivilleri öldürmeye devam etmişti. Dolayısı ile Waithe’in ifadesini “siyah ya da beyaz, her şey politiktir ve her şey sınıfsaldır” olarak düzeltmek gerekiyor.

(Visited 5 times, 5 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir