Star Trek: The Motion Picture – Robert Wise (1979)

“İnanılmaz bir yıkım gücüne sahip yabancı bir nesne gezegenimize üç günlük mesafede. Onu yakalayabilecek mevkide bulunan tek gemi Atılgan. Hazır olsak da olmasak da Atılgan on iki saat içinde yola çıkacak!”

Dünyaya doğru ilerleyen ve niteliği bilinmeyen, önüne çıkan her şeyi yok eden devasa bir bulutun sırrını çözmek ve Dünya’yı bir yıkımdan kurtarmak için görevlendirilen Atılgan mürettebatının hikâyesi.

Senaryosunu Alan Dean Foster’ın hikâyesinden yola çıkarak Harold Livingston’un yazdığı, yönetmenliğini Robert Wise’ın yaptığı bir ABD filmi. ABD televizyonlarında 1966 – 69 arasında 3 sezon boyunca ve toplam 79 bölüm olarak yayınlanan “Star Trek” dizisi, ününü günümüze kadar toplam 13 sinema ya da televizyon filmi, 13 farklı dizi, İnternet üzerinde yayınlanan 1 sesli drama, 1 Youtube dizisi, video oyunları, roman ve çizgi roman olarak farklı formatlarda, farklı mecralarda ve farklı kadrolarla sürdürürken, bu film ilk sinema uyarlaması olmuştu. “Star Trek”in orijinal yaratıcısı olan ve bu filmin de yapımcılığını üstlenen Gene Roddenberry’nin karakterlerinin ve ilk dizinin ana kadrosunun tümünü kullananan film, belki bilim kurgu sinemasının bu sanat açısından en önemli yapıtlarından değil; ama başta Kaptan Kirk olmak üzere ilk dizinin tüm karakterlerini bilen ve özleyenler olmak üzere, Uzay Yolu’nun hayranlarının elbette mutlaka gördüğü ya da görmesi gereken bir çalışma. Dizideki efektleri sinemanın imkânları ile bir üst düzeye taşıyan film bu alanda, günümüz seyircisi açısından zayıf görünebilir ama yavaş ilerleyen başlangıç bölümlerinin de gösterdiği gibi, film içerik açısından da derinliğin peşine düşmesi ile dikkat çekiyor asıl olarak. “Yaratıcısına kavuşmak” amacındaki bir “canlı”nın hikâyesi farklı bağlamlarda değerlendirilmeye uygun ve bugün hem sağladığı olanaklar hem de yarattığı riskler yüzünden çok güncel bir mesele olan yapay zekâ için yaklaşık 50 yıl öncesinden bir uyarı çıkarıyor karşımıza.

“Star Trek” dizisi üçüncü sezonun sonunda, 1969’da bitirildiğinde hayranlarının önemli bir tepkisi olmuştu. Dönemi için oldukça liberal, hatta ilerici unsurları ile dikkat çekmişti zamanında bu dizi; örneğin bir bilim kurgu öyküsünde kadın karakterlerin önemli yerler alması, farklı ırklar ve etnik gruplardan olanların uyumlu birlikteliği ve 2260’lı yıllarda dünyada erişilen uyumun resmi oldukça farklı kılmıştı diziyi. Aslında ortalama bir seyircinin pek de fark etmediği önemli bir yanı daha vardı dizinin; Kaptan Kirk ve onun komutasındaki Atılgan’ın mürettebatı, ışık hızının aşıldığı ve bu sayede tüm evrende sınırsız sayıda farklı dünyalara erişildiği ve bu dünyaların her birinde farklı “uygarlık”larla karşılaştıkları bir zamanda, kendi yaşamları tehlikede olmadığı sürece “müdahale” etmiyorlardı tanık olduklarına. Dizinin farklı bölümlerinde bu bir ikilem içine de düşürüyordu onları; çünkü kendi değerlerine göre bazen oldukça yanlış yaşamlarla karşılaşıyordu Kirk ve arkadaşları. Kuşkusuz bu, Batı’nın kendinden aşağıda gördüklerine karşı olan sömürgeci, emperyalist geçmişine tam zıt bir tutumdu.

Gene Roddenberry “Uzay Yolu”nu yaratırken farklı ilham kaynaklarından beslenmiş; bunlar arasında Kanadalı bilim kurgu yazarı Alfred Elton van Vogt ve İngiliz bilim kurgu yazarı Eric Frank Russell’ın yapıtları, İngiliz yazar C. S. Forester’ın “Horatio Hornblower” roman serisi, Fred M. Wilcox’un 1956 ABD yapımı filmi “Forbidden Planet” (Meçhul Dünya), 1950’lerde yayınlanan “Rocky Jones, Space Ranger” ve “Wagon Train” adlı TV dizileri ve Jonathan Swift’in “Gulliver’s Travels” (Gulliver’in Gezileri) romanı yer alıyor. Hatta Roddenberry, Kaptan Kirk karakterini “Horatio Hornblower Uzay’da” ifadesi ile tanımlamış esprili bir şekilde.

Bu ilk Star Trek filminin öyküsü 2270 yılında geçiyor. Devasa boyutta ve niteliği tanımlanamayan bir “bulut” dünyaya doğru ilerlemekte ve önüne çıkan her şeyi yok etmektedir. 2.5 yıldır pasif bir görevde olan Kaptan Kirk (William Shatner), uzun süredir tam bir yenilemeden geçmekte olan Atılgan’ın başına getirilir tekrar ve ekibi ile birlikte, Dünya’ya yaklaşan tehlikeyi durdurma görevi verilir kendisine. Bunun için de öncelikle bu tehlikeli oluşumun ne olduğunu ve amacını anlamaları gerekmektedir. Öğrenecekleri ise yaklaşık 300 yıl öncesinde başlayan bir öykü olacaktır.
2001’de “Yönetmenin Versiyonu” adı ile daha uzun bir hâli de seyirci ile paylaşılan bu film, bütçesinin 3 katından fazla gişe geliri sağlasa da yapımcı firma sonuçtan pek mutlu olmamış ve öykünün yaratıcısı Gene Roddenberry bir sonraki uyarlama olan “Star Trek II: The Wrath of Khan” (Uzay Yolu II: Han’ın Gazabı) filminde karar verici bir rol üstlenememiş. Yüksek bütçeli ve teknolojinin sağladığı sınırsız imkanlardan yararlanan bilim kurgu yapıtları ile kıyaslandığında, bu film onların gölgesinde kalıyor elbette, hatta “Star Trek II: The Wrath of Khan” ile yapılacak bir kıyaslamada da kaybeden taraf oluyor ama yine de belirli çekicilikleri var bu çalışmanın da. Öncelikle açılış sahnesinde hiç acele etmeden ve uzun uzun gösterilen Atılgan’ı anmak gerekiyor. Orijinal adı Enterprise olan geminin, dizi TRT’de gösterilirken Atılgan olarak isimlendirilmesi doğru çevirinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bize; çünkü bire bir çeviri yapılmamış ama hem orijinal adın ima ettiği anlam korunmuş hem de geminin misyonunu tanımlayan bir isim seçilmiş. 1960’ların sonlarında bir televizyon dizisinin bütçesi ile tasarlanan bu uzay gemisi, ilk sinema uyarlamasında beklendiği ve olması gerektiği gibi güncellenmiş. Açılış sahnesinde geminin yeni hâlinin uzun uzun gösterilmesi bugünün seyircisini şaşırtabilir; çünkü günümüz için hiç de ihtişamlı bir görüntüsü yok bu uzay aracının. Ne var ki 1979’da hayranları için dizinin anısı hâlâ tazeydi ve açılışta gördükleri onları iki nedenle etkilemiş olmalı: çok daha teknolojik ve etkileyici bir tasarım var karşımızda dizideki ile kıyaslandığında ve Atılgan’ın, ana karakterlerinden biri olacak denli önem taşıdığı bir diziydi Star Trek. Dolayısı ile onun değişimi, karakterlerin değişimi kadar önem taşıyordu ve üzerinde durulmayı da hak ediyordu.

Senaryo Kaptan Kirk’ten Mr. Spock’a (Leonard Nimoy) karakterlerin dizinin sona ermesinden sonraki dönemleri için yeterli bir anlatıya sahip ama örneğin Dr. McCoy’un (DeForest Kelly) pek çok sahnesine rağmen, öykü için hemen hiçbir önem taşımaması dikkat çekiyor. Dizi formatında, ana karakterlerin biri ya da bir kaçı öne çıkıyordu her hafta ve diğerleri geride kalıyordu anlaşılır bir şekilde ama sinema filmi olarak bakıldığında bir ana karakterin işlevsiz kalması bir kusur olarak görülebilir. Yine dizinin her bölümünde olduğu gibi yeni karakterler de katılmış senaryoya: Kirk pasif bir görevdeyken Atılgan’ın kaptanlığına getirilen Willard Decker (Stephen Collins) ve Federasyon’un parçası olan Delta IV gezegeninden Ilia (Persis Khambatta). Her ikisi de kişisel öyküleri ile birlikte senaryonun önemli bir parçası olmuşlar ve renklendirmişler yapıtı. Öykünün başında gizemli oluşumun gazabına uğrayan Klingonlular, Ilia karakteri ve Spock’ın yarı insan yarı Vulkan yanını vurgulayan ve bu karakterin dizi boyunca pek çok kez ana teması olan mantık ile duyguların arasında kalmışlığını bir kez daha hatırlatan sahne dışında, senaryo -dizide olduğundan daha fazla bir şekilde- insan soyu ağırlıklı karakterler üzerine kurulu. Kuşkusuz Dünya’ya yaklaşan oluşumu ve onunla bağlantılı V’Ger karakterini özellikle anmak gerekiyor. V’ger tüm Star Trek tarihçesi içinde en orijinal karakterlerden biri ve filme iki farklı nedenle önemli bir çekicilik katıyor tartışmasız bir şekilde: Öykünün üzerine kurulu olduğu “yaratıcısını bulma” arzusunun sahibi olması ve yapay zekâ ile ilgili tartışmaları çağrıştırması.

Star Trek’in yaratıcısı Gene Roddenberry dine soğuk bakan bir isimdi ve dizinin pek çok bölümünde bu tür inançların olumsuz sonuçlarını yansıtmıştı öykülere. Bu nedenle buradaki “yaratıcısını bulma ve onunla birleşme” teması onun bu temel yaklaşımına ters düşüyor gibi bir parça; ama şunu da söylemekte yarar var: öykünün sonunda keşfedeceğimiz üzere alışılagelen anlamda bir “yaratıcı” söz konusu değil burada. Ne var ki yaratıcının kendisinden çok, yaratıcıyı bulma ve varlık nedenini anlama ihtiyacının öne çıkması (“Ben bundan mı ibaretim? Bunun ötesinde bir şey yok mu?” veya “Sadece ihtiyaç duyduğunun farkında; ama, bizim gibi, o da neye ihtiyaç duyduğunu bilmiyor”) filme asıl “manevî” boyutu katan. Roddenberry’in diziye hâkim olan bakışından, sonraki uyarlamalarda bir parça uzaklaşıldığının kanıtlarından biri olarak görebiliriz bunu. “O kadar çok bilgi toplamıştır ki bilinç kazanmıştır, canlı bir varlık” olmuştur” söylemi ise bugün yapay zekâ ile ilgili süren tartışmalara nerede ise 50 yıl öncesinden yapılan bir gönderme olarak görülebilir. Filmin yapay zekâ ile ilgili anlattığını bir tehlikenin işareti olarak da görmek mümkün, bir kaçınılmaz gelişmenin sonucu olarak da.

Bugün en çok, Oscar da kazandığı iki film (1961 tarihli “West Side Story” (Batı Yakasının Hikâyesi) ve 1965 yapımı “The Sound of Music” (Neşeli Günler)) ile hatırlanan ve farklı türlerde filmler çeken Robert Wise klasik Amerikan sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biriydi. Bu film dışında iki bilim kurgu filmi daha yaptı Wise: “The Day the Earth Stood Still” (1951, Uçan Dairelerin Esrarı) ve “The Andromeda Strain” (1971, Andromeda Israrı). Öykünün aksiyon kısmı başlayana kadar ortalama bir Amerikan filmine göre yavaş bir tempo, hatta soğuk da denebilecek bir sinema dili kullanmış burada Wise ama bunun temel nedeni dizinin hayranlarını Uzay Yolu’nun sinemadaki hâlinin TV’dekinden daha büyük ve gösterişli olduğunun altını ısrarla çizme düşüncesi olsa gerek. Efektler bugün için sade ve zayıf elbette ama öykünün ikinci yarısında yavaş yavaş dozu artan merak duygusu ve meselenin derinliği günümüz seyircisi için bunun önemini azaltabilir.

Bilim kurgu yazarlarının en büyüklerinden biri olan Isaac Asimov’un bilim danışmanı olarak katkıda bulunduğu filmin olay örgüsünün sonuçta bir Star Trek dizisi bölümünden daha ileride ama bir sinema filmininkinden de daha az doyurucu olduğu yapıtın yavaş temposundan yola çıkarak, adını “Star Trek: The Slow Motion Picture” olarak değiştiren eleştirmenler olmuştu zamanında. Temponun bu düşüklüğü asıl olarak ve dizinin karakterlerine aşina olmayanlar için dozu daha da artan bir şekilde, karakterlerin kişisel öykülerinin yeterince işlenememesi ve bir dizi bölümünün bir parça uzatılarak bir sinema filmine dönüştürülmüş gibi durmasından kaynaklanıyor. Evet, kusurları olan bir yapıt bu ama sanat yönetimi, görsel efektler ve Jerry Goldsmith’in parlak ve güçlü çalışması ile orijinal müzik dallarında Oscar’a aday olan film, Star Trek hayranları ve bilim kurgudan hoşlananlar başta olmak üzere her sinemaseverin ilgisini çekecek ve sadece nostalji duygusu için bile izlenebilecek bir çalışma.

(“Uzay Yolu: Uzay Macerası”)

(Visited 6 times, 6 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir