Prince Avalanche – David Gordon Green (2013)

“Peki sen nasıl kendini öldürmeden bu yaşa gelmeyi başardın? Kendini çok zeki ve çok becerikli sanan zavallı ve sıkıcı herifin tekisin. Haberin olsun, hiç de becerikli değilsin; bilakis berbatsın!”

Bir yaz ayını yangında tahrip olmuş bir bölgedeki kırsal araziye yol şeritleri çizerek geçiren iki adamın hikâyesi.

Hafsteinn Gunnar Sigurðsson’un 2011 İzlanda yapımı “Á Annan Veg” adlı filminden uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryoyu uyarlayarak yazan David Gordon Green’in yönetmenliğini de yaptığı ve başrollerdeki Paul Rudd ve Emile Hirsch’ün uyumsuz ikili rolünde başarılı performanslar gösterdiği film alçak gönüllü hikâyesi ile eğlenceli bir karakter incelemesi sunuyor. İki erkek karakter aracılığı ile “erkeklik halleri”ni ele alan yapıt, zıt yapıları olan iki adamın birbirleri ile çatışması üzerinden ilerlerken, erkeklerin kayıplarla baş etme yöntemlerini ve dinlemeyi öğrenmelerini keyifli bir şekilde ele alıyor. Minimalizme yakın içerik ve biçimi Amerikan sinemasından büyük öyküler izlemeye alışanları yeterince tatmin etmeyebilir ama İzlandalı orijinaline genellikle sadık kaldığı söylenen bu küçük film gülümseten, zaman zaman hüzünlendiren ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Hikâyenin başında 1987’de Texas’ta çıkan bir yangının sonuçları ile ilgi bilgi veriliyor: 174 bin Dönüm orman yanmış, 4 kişi hayatını kaybetmiş ve 1600’e yakın ev yok olmuştur. Film işte bu bölgede geçiyor ve iki baş karakterini bir yandan doğanın güzelliği ile ama çoğunlukla da bu yangının izlerinin acı bir şekilde belirgin olduğu görüntüleri ile baş başa bırakıyor. 1988’de geçiyor öykü; Alvin (Paul Rudd) ve Lance (Emile Hirsch) tüm yazı bu bölgede ıssız görünen bir karayoluna sarı yol şeritleri çizerek geçirecektir. Alvin çok uzun süredir bu işi yapmaktadır ve disiplinli, becerikli, titiz ve ciddi bir adamdır; kız arkadaşının kardeşi olduğu için yanına alarak iş verdiği Lance ise tam zıddı bir karaktere sahiptir ve aklındaki tek fikir hafta sonu tatilinde şehire giderek kadınlarla “iyi vakit geçirmek”tir. Öykünün başında nötr olan ilişkileri gittikçe bir çatışmaya dönüşecek ama daha sonra her ikisinin de kadınlarla ilgili olan sorunları onları birbirlerini dinleme ve anlamaya götürecektir.

Oldukça monoton bir iştir iki adamın yaptığı ve Lance’i tek oyalayan seksle ilgili düşünceleri olurken, Alvin kız arkadaşı ile yapmayı planladığı Almanya seyahatine hazırlık olarak teyp kasetlerinden Almanca çalışmak, balık avlamak ve resim yapmak gibi aktivitelerle doldurmaktadır günlerini, Alvin’in kız arkadaşına olan sadakati, bu kadın kendi ablası olmasına rağmen rahatsız etmektedir Lance’i (“Bütün yazı seks yapmadan geçirecek olmayı gerçekten kafana takmıyor musun?”). Öykünün başından itibaren tanık olduğumuz uyumsuzluklar başarılı diyaloglar ve oyuncuların gerçekçi performanslarının da katkısı ile filmi belli bir noktaya kadar taşıyor ama asıl olarak çatışmalar ve iç dökmelerle hareketleniyor hikâye. David Gordon Green baştan sona hep bir alçak gönüllülük ve samimiyet ile yaklaşıyor bu iki karaktere ve onların sıradan gerçeklerini seyirci için eğlenceli ve çekici kılmayı başarıyor. İki adamın doğanın içinde çalışma durumlarını, çalışılan bölgenin orman yangınında tahrip olmasını kullanarak hem olumlu hem olumsuz bir atmosfer yaratmak için kullanıyor Green. Görüntü yönetmeni Tim Orr’un kamerası bir taraftan doğanın içindeki, yangından sonra da yaşamını sürdürebilen, hayvanların görüntülerini hikâyenin parçası yaparken; öte yandan, açılıştaki kısa yangın sahnesi dışında, facianın sonucunu doğrudan bir karanlık resim çizmek için değil ama doğanın bütünselliğinin ve güzelliğinin nasıl etkilendiğini göstermek için kullanıyor. Bunu yaparken de, filmin genel havasına uygun olarak sade ve asla vurgulamamaya özen gösteren bir tavır takınıyor doğru bir tercihle.

David Gordon Green bu filmdeki çalışması ile Berlin’de yönetmen ödülünü kazanmış. Başkanlığını Wong Kar-wai’nin yaptığı ve üyelerin tamamının yönetmenlik kariyerine sahip olduğu isimlerden oluşan jürinin vermesi, bu ödülü daha da önemli kılıyor olsa gerek. Jürinin bu kararı almasında ana neden Green’in kendisini özellikle öne çıkarmadan, sahnenin ruhuna en uygun dili bulması olsa gerek. Genelde yalın bir dil seçen yönetmen, iki adamın sarhoş olup yoldan çıktığı sahnenin (bu sahnenin İzlandalı orijinalinde de olduğunu belirtelim bu arada) bir örneği olduğu gibi gerektiğinde hareketlenen ve görsellik açısından farklı yollara sapan tercihlerde de bulunuyor; bu seçimler ise hem monotonluğu kırıyor hem de sahnenin içerik ile biçiminin örtüşmesini sağlıyor. Zaman zaman başvurulan ve karakterlerin hüzünlerini ortaya çıkaran yavaşlatılmış gösterimlerde olduğu gibi bu farklı anları da doğal kılmayı başarmış Green.

Yangında yok olan evinin küllerini karıştıran yaşlı kadın ve onunla ilgili gizem bu gerçekçi yapıta, ayrıksı gibi dursa da oldukça çekici bir tat katmış. Green çekimlerin ortasında tesadüfen karşılaşmış yangında evi tamamen yanan ve geçmişinin tüm somut anılarını kaybeden Joyce Payne adlı kadın ile. Hikâyede Paul Rudd’un onunla ilk karşılaştığı sahnedeki belgesel havası da bu karakterin gerçek olmasına dayanıyor olsa gerek. Senaryonun tam da bu gerçek karakteri öykünün “gerçeküstü” denebilecek tek unsurunun kaynağı olarak kullanması da hayli ilginç ve akıllı bir seçim olmuş kesinlikle. Bu kadın ve sık sık kahramanlarımızın karşısına çıkan içkisever yaşlı adam (çekimlerden sonra hayatını kaybeden Lance LeGault) temel olarak iki karakterli olan hikâyeye eğlenceli ve merak uyandıran boyutlar katmışlar. Yönetmenin finalde, ormanda çalışan gerçek işçileri / halkı ve bölgedeki çocukları göstererek belgesel havası ile kapanış yaptığı filme Explosions in the Sky adlı post-rock grubunun ve turnelerinde gruba bir süre eşlik eden ve yönetmenin pek çok filmi için müzikler hazırlayan David Wingo’nun başarılı çalışmaları da ayrı bir keyif getirmiş.

Lance’in bir espri havası içinde ve bir parça da inanarak ve umut ederek dile getirdiğinin aksine, bir çizgi romanın kahramanları olacak kadar sıradışı özellikleri yok iki adamın ama onların erkekler arası “doğal” sürtüşmesinin yerini paylaşmaya ve dostluğa bıraktığı bu duygusal yolculuk hikâyesi maskülenliğin arkasına gizlenen çocuk ruhunu da gösteriyor bize ve erkeklik gösterileri ile dalgasını da geçiyor aslında. Öyküsü de komedisi de ortalama bir seyirci için yeterince büyük değil bu bağımsız filmin ama David Gordon Green’in samimi ve küçük çalışması ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

(“Yolların Prensi”)

Joe – David Gordon Green (2013)

“Yapabileceğini biliyorum, yapabileceğini biliyorum. Buna eminim. Ama bunu yapmak zorunda değilsin. Tamam mı, evlat?”

Gündüzlerini çalışmak, akşamlarını da yalnız başına içmekle geçiren bir adamın karşısına çıkan 15 yaşındaki bir genç ile dostluğunun hikâyesi.

ABD’li yazar Larry Brown’un aynı adlı romanından, Gary Hawkins’in uyarladığı ve David Gordon Green’in yönettiği bir film. Kendisi de bir sinemacı olan Hawkins, Larry Brown üzerine ödüllü bir belgesel de çekmiş. William Faulkner ve Cormac McCarthy gibi ABD’nin güney bölgelerinden olan ve eserleri onlarınki ile kıyaslanan Brown’un bu eseri ve sinema uyarlaması bölgenin havasını epeyce taşıyor. Venedik’te Altın Aslan için yarışan film, şiddet üzerinde dönüp duran hikâyesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Şiddetin ve öfkenin hem gösterildiği hem de hikâyesinin yönlendiricisi olduğu film bir yandan da dostluk, arınma ve dayanışma üzerine de bir şeyler söylüyor ve oyuncularının sıcak ve doğal performansları ile göz dolduruyor kesinlikle.

ABD bağımsız sinemasının bir örneği olan çalışmada, filme adını veren Joe karakterini Nicolas Cage, dost olduğu genci Tye Sheridan ve gencin babasını Gary Poulter canlandırıyor. Poulter’ın üzerinde bir parça durmak gerekiyor. Gerçek bir evsiz olan Poulter sinemadaki bu ilk ve son rolünde çok doğal ve başarılı bir oyun veriyor ve itirazlara rağmen başrolü ona vererek ciddi bir riski üstlenen yönetmen Green’i haklı çıkarıyor. Filmin gösterime girmesinden kısa bir süre önce sokakta ölü bulunan Poulter sertliğin ve kötücüllüğün hâkim olduğu bir dünyada ayakta kalmaya çalışan karakterlerin trajedisinin perdede bu kadar doğal görünmesinin en büyük nedenlerinden biri oluyor performansı ile. Genç oyuncu Sheridan ise zamanından önce büyümek zorunda kalmış, yaşının ve birikimin çok üzerinde bir yükü taşımak zorunda kalan genci yine benzer bir doğallıkla ve sadelikle oynuyor. Kariyerinde hayli parlak işlerin yanında zaman zaman neden oynadığını anlamanın güç olduğu roller de olan Nicolas Cage de son dönemdeki en içi dolu rollerinden birini başarı ile canlandırıyor ve geçmişi, öfkesi ve tanığı olduğu kötülüklerin arasında sıkışıp kalmış karakterini filmin en çekici unsurlarından biri yapmayı başarıyor. Öyle ki filmin yumuşaklık ile sertlik arasında gidip gelen havasını sadece onun oyununun karakteri üzerinden bile takip edilebilir hale getirmiş görünüyor.

Biri pek çok sıkıntıdan geçmiş görünen, yalnızlık, bıkkınlık ve öfke ile dolu bir hayat süren bir adam, diğeri çok problemli bir ailede büyümek zorunda kalmış ve yaşından büyük davranışları benimsemek zorunda kalmış bir genç. Bu iki acılı erkeğin arasındaki ilişki -birinin diğerinin elinden tutarak onu etrafındaki kötülüklere karşı korumaya çalışması ve diğerinin ise karşısındakini tekrar hayata katacak bir masumiyeti geri getirmesi ile gelişen bir dostluk bu- filmi pek çok diğer temanın yanında her şeyden önce sağlam bir dostluk filmi yapıyor. Sinemanın son zamanlarda bu konuda üretebildiği en sıkı dostluk filmlerinden biri karşımızdaki ve bir yandan da “aile” kavramını sorgulatıyor seyircisine alçak gönüllü bir şekilde. Gencin kaybetmişlik, kötücüllük ve yozlaşmanın somut haline dönüşmüş babası ile paylaştığı aile hayatı ile şimdi hayatına girmiş olan bir büyük abi (belki de bir baba) olan adamla kurduğu “aile”nin karşılaştırılması bu kavramı sorgulatan seyirciye. Bize sormadan verilen ile kendi kurduğumuz ailelerin karşılaştırması bir başka deyiş ile. Hikâye tüm bunları umut veren finali ile sonlandırarak anlatırken, aslında hayli sert bir dünya getiriyor karşımıza ABD’nin güneyinden. Yoksulluk, taciz, şiddet dolu bir dünya bu ve Joe bu dünyada verdiği ve kendisini bitirmiş görünen mücadeleyi, sevgi ile bağlandığı bir çocuk adına yeniden canlandırırken eğer bir şeyler dünyayı -iyi yönde- değiştirebilecekse, bunun sevgi ve dayanışma ile kurulmuş bir mücadele olduğunu söylüyor bize.

Yönetmen Green hikâyesini anlatırken pek çok etkileyici sahneye sadelik ile yaratılmış, gerçekçi ve çarpıcı bir zenginlik katmış. Örneğin babanın işlediği cinayet, sahnelenişi, yalınlığı, diyalogları ve oyunculukları ile tüyler ürpertici güzellikte. Joe’nun genç arkadaşı ile kaybolan köpeğini aradığı anlar da bir dostluğun (ve belki de bir baba oğul ilişkisinin) doğuşunu ve iki insanın bu ilişkiyi üzerinde emek harcayarak yaratışlarını benzer bir güzellikte anlatıyor bize. Jeff McIlwain ve David Wingo’nun imzalarını taşıyan ve içerdiği hüznün yanısıra bir trajedinin de haberini verir gibi görünen müziklerin katkısına da dikkat edilmeli bu sahnelerde ve aslında filmin tümünde. Kapanış jeneriğine eşlik eden Ryan Bingham’ın şarkısı da hem melodisi hem sözleri ile filmin orijinal müziğini destekliyor bu açıdan ve filme şık bir kapanış sağlıyor. Tim Orr’un görüntüleri ise gerek dış gerekse iç çekimlerdeki sıcak renkleri ile dikkat çekiyor ve hem ABD’nin bu bölgesinin havasının hem de hikâyenin “sıcak sertliğini” hatırlatıyor bize.

İçindeki kötücülüğü tüm şiddeti ile dışarı çıkaran bir baba ve “beni hayatta tutan şey kendimi tutabilmem, hayatım yapmak isteyip yapmamam gerekenlerle dolu” diyen bir arkadaş. Bu iki rol modeli arasında hayatını kurmaya çalışan genç bir delikanlının hikâyesinde, film bu birbirinden çok farklı görünen ama bir yandan da birbirine çok benzeyen iki adamın aslında yaşadıkları Amerikan toplumunun ürünü olduğunu söylüyor bize. Yoksulluğun, sertliğin egemen olduğu bir toplum bu ve Joe’nun istenmeyen ağaçları “öldürerek yok etmek” olan işinin vurguladığı (belki de sembolü olduğu) gibi hasta ve çürümeye yüz tutmuş sanki. David Gordon Green’in gerçekçi ama bir yandan da dozunda tutulmuş bir sembolizm barındıran filmi -zaman zaman sahneler arasındaki ilişkiyi yeterince belirgin kılamamak ve bütünsellikte bir eksiklik barındırmak gibi kusurları olsa da- kesinlikle görülmeyi hak ediyor.