Jaraly Perishte – Emir Baigazin (2016)

“Evden hiç çıkmayacağım. İçimdeki ağacımı yok edecekler. Buna izin vermeyeceğim”

Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden birkaç yıl sonra, 1990’ların ortasında ergenlik çağındaki dört erkek çocuğunun karanlık hikâyeleri.

Kazak yönetmen Emir Baigazin’in yazdığı ve yönettiği bir Kazakistan, Almanya ve Fransa ortak yapımı. İlk yönetmenlik çalışması olan 2013 yapımı “Uroki Garmonii” (Uyum Dersleri) adlı filmde olduğu gibi Baigazin’in yine ergenlik çağındaki karakterleri odağına aldığı film birbirinden bağımsız olarak görülebilecek dört ayrı hikâye anlatıyor. Yine minimalist bir sinema, hayli karamsar bir atmosfer ve amatör oyuncularla (sadece Timur Aidarbekov ve Omar Adilov’un oyunculuk tecrübesi olmuş daha önce ve her ikisi de yönetmenin ilk filminde rol almışlar) anlatılan bu dört hikâye ergenlik çağının doğal sıkıntılarının yanında, içinde yaşadıkları toplumun onlara bir gelecek vaat etmiyor olması nedeni ile öfke, acı, yalnızlık ve gereğinden çabuk büyümenin neden olduğu bocalama ile de boğuşan dört ayrı erkek çocuğunu sert bir biçimde getiriyor seyircinin önüne. Sessizliği, karanlık havası ve yalın sineması herkese göre değil bu filmin ve zaman zaman daha fazlasını da istetiyor açıkçası ama Baigazin’in yakaladığı doğallık ve dürüstlük filmi seyre değer kılıyor.

Hikâye tamamen sessiz bir jeneriğin ardından bir bilgilendirme ile başlıyor: “90’ların ortasında Kazakistan. SSCB’nin yıkılışı sonrası hükümet ekonomiyi kurtarabilmek için her akşam elektriği kesti”. Ardından dört ayrı hikâyenin kahramanları olan çocukları kısa birer sahne ile tanıyoruz: Çiğ yumurta içip ayna karşısında boks hareketleri yapan Chick, babasının eve dönüşünden mutsuz olan Zharas, yaprak koleksiyonu yapan ve kendini tutamadığı için kız arkadaşının hamile kalmış olmasından endişe eden Aslan ve erittiği metali kalıplara döken Toad. Dört çocuğun bu ilk tanıtım anlarında hep elektriğin kesilmesi, mumla ya da gaz lambası ile aydınlatma çabaları içinde yaşadıkları karanlığa umarsızca direnişlerini anlatıyor sanki. “Sıradan” ve zorunlu görünen diyaloglar dışında sessizliğin hâkim olduğu bir film çekmiş Baigazin ve karakterlerini onca çıplaklıkları ile sergilemesine rağmen hep belli bir mesafeden bakmış onlara. Öyle ki en trajik olayların yaşandığı sahneleri bile sessiz ve sakin bir bakışla ele almış yönetmen; ilk bakışta fazlası ile soğuk görünebilir bu tutum ama öte yandan tanık olduğumuz olayların koyu karanlığını daha da karanlık hâle getirmek gibi etkileyici bir sonucu da oluyor.

Son sahnede dört ana karakteri bir araya getirmek ve hikâyelerin birinde ana karakterin ağzından diğerlerini anmak dışında birbirinden bağımsız Baigazin’in öyküleri. İlk hikâyenin kahramanı olan Zharas -hırsızlık yaptığı için hapiste olan- babasının eve dönüşünden hiç mutlu olmayan ve okula gitmek dışında, annesine para verebilmek için bir değirmende çalışan bir çocuk. İşsizlik, serserilik, baba nefreti (ve özlemi) ve çıkışsızlık içeren bu hikâye Baigazin’in trendeki iki ayrı sigara içme sahnesi ile zarif ve sade bir biçimde dile getirdiği gibi kaderin değişmezliğini, daha doğrusu kaderin değişmesi için toplumda hiçbir umut ışığı göremediğini söylüyor bize. Hikâyenin sonunda bir resim çıkıyor karşımıza (bu resim her hikâyenin sonunda farklı versiyonları ile yer alıyor ve o bölümün başlığını söylüyor) “Kader” yazısı ile birlikte.

İkinci hikâyenin ana karakteri olan Chick melek gibi bir sesi olan bir çocuk ve kendisine küfür eden iki çocuğu dövmesi için arkadaşlarının ona sağladığı destek ve fırsatı “Biliyorsun, ben kimseye vuramam” sözleri ile ret ediyor. Müthiş bir Ave Maria (Schubert) yorumu seslendiren Chick’in sesi, tam da hazırlandığı bir yarışma öncesinde üşütmesi sonucu gidince, dünyası alt üst olur ve mutsuzluğu tam bir öfkeye dönüşür. Hikâyenin sonunda resimle birlikte karşımıza çıkan başlık ise “Düşüş” olur ve bu “babasız” çocuğun hayallerinin yıkıldığını söyler seyirciye. Adeta Ave Maria’nın sembolü olduğu cennetten (gökyüzünden) yere ve onun sert gerçeklerine bir düşüştür bu.

Üçüncü hikâyede, sadece annesini gördüğümüz (yine bir babasızlık hikâyesi!) ve terk edilmiş binalar, fabrikalar ve ocaklarda hurda toplayarak para biriktiren bir çocuğu, Toad’u tanıyoruz. Genellikle bakır toplayan oğlan üç tuhaf çocukla karşılaşır ve başta korksa da onları takip eder. Filmin adını, bu üç tuhaf çocuğun adeta yeniden yarattığı Finli ressam Hugo Simberg’in “Haavoittunut Enkeli” (Yaralı Melek) adlı ünlü tablosundan esinlenerek koymuş yönetmen. Hiçbir arkadaşı olmayan, bu mutlak yalnız çocuk onlarla bir arkadaşlık imkânını ve dünyasını değiştirecek fırsatı hikâyenin sonunda bir resimle birlikte görünen “Açgözlülük” başlığının ifade ettiği duygu ile tepecek ve hem onların hem kendisinin trajik sonunu hazırlayacaktır. Oldukça sert bir hikâye bu ve Baigazin’in şiddetli karamsarlığını seyirciyi rahatsız edebilecek bir noktaya taşıyor. Sondaki Ave Maria bölümü dışında hiçbir umut taşımayan bir bakışla çekmiş yönetmen başta bu olmak üzere tüm hikâyeleri ve anlaşılan 90’lı yılların ülkesine egemen olan belirsizlik ve karanlığının resmini taşımış filmine. Simberg’in melankolik bir hava taşıyan tablosu yaralı bir meleği iki uzun çubuk üzerinde taşıyan iki çocuğu gösterir ve işte o çocuklardan birinin (arkadaki) burada her bir hikâyenin sonunda gösterilen resimdeki çocuğa fiziksel benzerliği ve aynı hüzünlü (ve öfkeli) bakışı taşıması, yönetmenin hikâye sonlarındaki resimlerde nereden esinlendiğini gösteriyor bize.

Son hikâyede sağlık meslek lisesi sınavlarına hazırlanan Aslan’ı görüyoruz. Kız arkadaşı hamiledir tam da bu hayatının belki de en önemli sınavı öncesinde ve bu duruma bir çözüm bulmaya çalışan Aslan hem kendisini hem de -gösterilmese de muhtemelen genç kızı da- trajik bir noktaya taşıyacaktır. Yine sert bir hikâye seyrediyoruz ve bu kez hem annesi hem babası yanında olan Aslan’ın çıgınlığa varan çöküşüne tıpkı onlar gibi çaresizlik içinde tanık oluyoruz. Bu hikâye için yönetmenin uygun gördüğü başlık ise “Günah” olmuş.

Nerede ise öfke dışında hiçbir duyguyu açığa vurmayan yüzlere sahip olan, ağır ve sessiz hareket eden, yaşadıkları bozkırın geniş yalnızlığı ve sessizliği ruhlarına sinmiş görünen bu dört umutsuz genci son sahnede Ave Maria eşliğinde bir araya getirmiş Baigazin. Şarkı dışında tam bir sessizlik içeren ve bir sığınmayı, bir yüce makama yardım çağrısını ima eden bu sahnenin sonunda filmin adı olan “Yaralı Melek” başlığı çıkıyor ve yine bir resim görüyoruz ama bu kez resimde çocuk yoktur; sadece diğer resimlerdeki gibi meyve yüklü bir ağacı görürüz. Baigazin dört kahramanını sadece finalde bir araya getirse de, her birini aynı lokasyona uğratıyor; sadece duvarları kalmış aynı evin içine sigara içmek veya saklanmak için sığınıyor çocuklar ve o evin penceresinden dışarıda uzanan geniş bozkıra bakıyorlar.

Baigazin’in hikâyesini “kaderin kaçınılmazlığı” üzerine kurduğunu söylemek mümkün; çünkü çocukların hiçbir yeteneği veya çabası onları kaçtıklarından uzak tutmaya yetmiyor ve kaçınılmaz olana sürükleniyorlar. Buradaki kader kavramını bir ilahî yazgı olarak düşünmemek gerekiyor; hikâye bireylerin, içinde bulundukları toplumun koşullarının dayattığı sonlardan kaçamayacağının altını hayli kalın bir biçimde çiziyor asıl olarak. Bugün demokrasi endekslerinde otoriter rejim olarak sınıflanan Kazakistan’ın SSCB’nin yıkılışının ardından bağımsızlığını yeni kazandığı bir dönemdeki belirsizliğinin neden olduğu karanlığın etkisi var kuşkusuz yönetmenin yarattığı karamsar havada ama yine de bu olumsuz havanın fazlası ile ileri gittiğini söylemek gerekiyor. Buna genellikle statik bir sinema dilini de ekleyince filmin zaman zaman bir çekicilik problemi yaşaması sonucu ortaya çıkıyor. Bu probleme rağmen, Baigazin’in filmi etik ilkelere sahip olanların ödüllendirilmediği bir dünyada çocukların dürüst ve ahlaklı olmalarının “imkânsızlığı”nı ortaya koyarak, topluma sert bir mesaj vermesi ile ilgiyi hak eden bir sonuç kesinlikle. Görüntü yönetmeni Yves Cape’ın kamerasının çok az hareket ederken çerçevesi içine aldıklarındaki detayları kaçırmaması ve dört hikâyede de karakterlere yargılamayan bir tutumla yaklaşması ve Sergey Kopylov’un nerede ise evleri “boş ve çıplak” gösteren tasarımlarının yalın çarpıcılığının da övgüyü hak ettiği ilginç bir çalışma bu.

(“The Wounded Angel” – “Yaralı Melek”)

2013 Festival Notları 2

Pozitia Copilului (Çocuk Pozu) – Calin Peter Netzer : Romanya sinemasından Berlin’de hem Altın Ayı hem de FIPRESCI ödülü kazanmış bir film. Son yılların atılım içindeki Rumen sinemasına özgü bir biçimde bireysel ilişkilere odaklanan ama çok başarılı senaryoları ve mükemmel diyalogları aracılığı ile bu ilişkileri bireyselliğin ötesinde bir düzeyde okumaya imkân veren bir film karşımızdaki. Yönetmeye, emretmeye ve kontrol etmeye alışkın bir anne ile otuzlu yaşlardaki oğlu arasındaki ilişki adamın neden olduğu ve yoksul bir gencin ölümüne yol açan kazanın sonuçları üzerinden anlatılıyor. Anneden özgürlüğünü almak isteyen ama buna hazır da olmayan adamın ve bu kazayı oğlunu tekrar “ele geçirmek” için bir fırsat olarak gören annenin hikâyesi, Çavuşesku sonrası kendisini kapitalizmin kucağına atan ülkedeki yozlaşmayı başarı ile sergilerken Romanya sinemasının benzeri örnekleri gibi bol konuşmalı sahneleri ile seyircisini dikkatle seyretmeye zorluyor. Anne ve oğlunun filme harika bir kapanış sağlayan final sahnesinde kazada ölen çocuğun ailesini ziyareti ise gerçekten etkileyici. Bu sahnede adamın korkaklığı, annenin ailenin yanında döktüğü göz yaşının gerçekte ölen için değil kendi çocuğu için olması ve tüm o benzersiz diyaloglar filme etkileyici bir son armağan ediyor. Hem duygusal hem komik hem de sert olmayı başarabilen bir çalışma.
(“Child’s Pose”)

Uroki Garmonii (Uyum Dersleri) – Emir Baigazin : Kazak yönetmen Baigazin senaryosunu da yazdığı ilk filminde bir okulu adeta toplumun mikrokozmosu olarak ele alıp, Darwin’in “en iyinin hayatta kalması – survival of the fittest” teorisinden esinlenen bir çalışma yapmış. Tamamı ilk filmlerinde oynayan amatör oyuncuları ile anlattığı hikâyede okulda arkadaşlarının zorbalığına maruz kalan bir çocuğun yaşadıklarını etkileyici bir dil ile ele alıyor. Şiddetin adeta doğal olduğu bir çevrede geçen filmde güç kimde ise diğerlerini eziyor sürekli olarak; baş kahramanın küçük hayvanlara yaptıkları, okuldaki çetelerin öğrencilere çektirdikleri veya işlenen bir cinayet sonrası polisin sorguda öğrencilere uyguladığı işkence alıp başını gidiyor. Artistik başarısı nedeni ile Berlin’den ödülü olan filmin görüntülerinin başarısının çarpıcılığı dikkat çekerken, oyuncuların doğallığı da filmin gerçekçiliğini ve dolayısı ile etki gücünü artırıyor. Filmin “soğuk ve minimal” set tasarımı ile karakterlerini öne çıkarması ve hareketsiz kamera ile seyircisini teknik oyunlar ile değil gösterdikleri ile ele geçirmeyi başarması da önemli. Özellikle son bölümü bir parça uzamış görünse de ve günümüz filmlerinde görmemizin mümkün olmayacağı bir şekilde böcek vs. gibi küçük hayvanları hikâyenin anlatıldığı bölge için belki doğal ama bizler için sert görünebilecek davranışlara maruz bırakması rahatsız edici olsa da önemli bir film.
(“Harmony Lessons”)

W Imie… (… Adına) – Malgorzata Szumowska : Leh yönetmen Szumowska’dan katolikliğin toplumda yaygın ve baskın olduğu Polonya’da geçen ve eşcinsel bir rahibin yaşadıklarını anlatan bir film. Katolik dünyasındaki üzeri yıllarca örtülmüş çocuk tacizlerinin kendisini geri planda hissettirdiği bir film bu ama yönetmen bunu değil bir başka trajik bir durumu ele alıyor. İşini çok iyi yapan ve güçlü inançları olan rahibin bastıramadığı eşcinsel duygularının neden olduklarını konu ediniyor ve bunu belki yeterince etkileyici ol(a)mayan ama kesinlikle kahramanının acısına ortak eden bir dil ile anlatıyor. Filmin ikinci yarısından itibaren bir parça dağılmaya başladığını ve dramın asıl ortaya çıktığı anlardaki bu dağınıklığın filme zarar verdiği açık. Andrzej Chyra’nın baş roldeki başarılı performansına rağmen yönetmenin kimi tercihleri onun “içindeki” patlamayı gereğinden fazla dışarıya vurmasına neden oluyor; örneğin sarhoşluk sahnesi veya mısır tarlasındaki “maymunlar” filmin geneli için bir parça ayrıksı kalmışlar. İlginç konusunu ve bu konunun vaat ettiklerini yeterince dillendiremeyen film yine de ilgiyi hak ediyor. Keşke rahibin ablası ile internet üzerindeki görüntülü konuşması daha iyi yazılmış ve sahnelenmiş olsaydı; filmin değerlendirilemeyen gizli gücü bu gibi kritik anlarda gizliymiş çünkü.
(“In the Name of”)

The Rocket (Roket) – Kim Mordaunt : Laos ve Avustralya ortak yapımı olan film doğumu sırasında ikizinin öldüğü ve kabilesinin inançları gereği uğursuz olarak görülen bir çocuğun gözlerinden anlatılan bir hikâyeye sahip. Savaşın, yoksulluğun ve hızla değişen hayatın neden olduğu bir kaos içinde yaşayan insanların hikâyesini film yeterince güçlü bir sinemasal dil ile getiremiyor karşımıza ve yönetmene ait olan senaryo da farklı ilgi alanları içinde kayboluyor zaman zaman. Yapılacak baraj nedeni ile köylerinden olan insanların dramının kaynağına örneğin, bir kez değinilip sonra unutuluyor ve bunun yerine film çocuğun ailesi ile yaptığı yolculuğa ve kendilerine bir yurt edinme çabalarına odaklanmayı tercih ediyor sadece. Benzer şekilde çocuğun “uğursuzluğunu” trajik sonuçları olan bir gelenek olarak göstererek başlayan film daha sonra bu geleneği nerede ise mizah konusu yapıyor ki bu da bir tutarsızlığa neden oluyor. Çok etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi, çocuk oyuncu Sitthiphon Disamoe’nun sevimliliğe sığınmayan başarılı oyunu, hiç tanımadığımız bir coğrafyadan sergiledikleri ve yoksulluğun içinden umudu çıkarabilmesi ile yine de önemli bir film.

Krugovi (Kesişen Hayatlar) – Srdan Golubovic : Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan trajedilerden birine odaklanan film, gösterimin ardından soruları cevaplayan yönetmen Golubovic’in kendi ifadesi ile bir savaş filmi değil, insanlar hakkında bir film. Müslüman komşusunu döven asker arkadaşlarına karşı çıkan bir Sırp askerin öldürülmesini ve bu olayla ilgili tüm karakterlerin on iki yıl sonraki hayatlarını anlatan hikâye affetmek ama unutamamak üzerine bir çalışma. Gerçek bir olaydan esinlenen film henüz tazeliğini koruyan bir dönemi oyuncularının parlak performansı eşliğinde ve herhangi bir taraf tutmadan aktarırken kimi sahneleri ile gerçekten yürek parçalıyor. Bir soruya cevap verirken, filminde tüm bu trajedilerin yaşandığı dönemde Belgrad’da savaş karşıtı gösteriler yapmak dışında bir şey yapmayan veya bir başka deyişle yapamayan kendisi gibi insanların hikâyesini de anlatmaya çalıştığını vurgulayan yönetmen sade bir anlatımla bir acı dönemi ve kuşkusuz hâlâ süren etkilerini hatırlatıyor seyredenlerine. Evet unutulmayacak bir dönem bu ama affetmek ile belki de insanlık yeni bir kapıyı aralayabilir, kim bilir?
(“Circles”)