Una Giornata Particolare – Ettore Scola (1977)

“Ben ne kocayım ne baba ne de asker!”

Tüm Roma halkının, Mussolini’yi ziyarete gelen Hitler için düzenlenen törenlere katıldığı 6 Mayıs 1938’de evde kalan bir ev kadını ile komşusu olan bir adamın bir günlerinin hikâyesi.

Senaryosunu Ruggero Maccari, Ettore Scola ve Maurizio Costanzo’nun yazdığı, yönetmenliğini Scola’nın yaptığı bir İtalya ve Kanada ortak yapımı. Birbirlerine taban tabana zıt hayatları olan ve devasa bir apartman blokunda birbirlerinden habersiz yaşayan iki insanın, farklı nedenlerle evlerinden ayrılmadıkları bir günde ilk kez karşılaşmaları ile yaşananları anlatan film, faşizmin zirvede olduğu bir dönemde bu korkunç ideolojinin gücünü, topluma yerleştirmeye soyunduğu düzeni ve bu bağlamda, kadına biçtiği rolü, bu ideolojinin tüm değerlerine ters düşen eşcinselliği ve kendin olabilmeyi ele alan çok güçlü bir yapıt. Başrollerdeki Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin bir yıldız olarak karizmalarını çarpıcı birer performansla destekledikleri film sadece İtalyan sinemasının değil, tüm sinema tarihinin de en önemli örneklerinden biri ve başyapıt tanımlamasını hak eden bir çalışma. Cannes’da yarışan ama favorisi olduğu Altın Palmiye’yi bir başka İtalyan başyapıtına, Paolo ve Vittorio Taviani’nin “Padre Padrone”sine (Babam ve Ustam) kaptıran yapıt, yönetmenlik ve kadın oyuncu dallarında David di Donatello ödüllerini alırken, Yabancı Dilde En İyi Film ve Erkek Oyuncu dallarında da Oscar’a aday olmuştu. Sinemanın o “küçük başyapıt”larından ve her sinemaseverin mutlaka görmesi gereken bir film.

Hitler’in İtalya ziyareti 3 – 10 Mayıs 1938 tarihleri arasında gerçekleşmiş ve Roma’ya trenle gelen Hitler 9 Mayıs’ta Floransa’yı da ziyaret ettikten sonra, ertesi gün ayrılmış kendisi gibi faşist bir diktatörün yönettiği ülkeden. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına 1 yıldan biraz uzun bir süre vardır ve Almanya yaklaşık 3 ay kadar önce Avusturya’yı ilhak etmiştir. İki faşist lider de güçlerinin ve halk desteğinin zirvesindedirler ve Hitler’in ziyareti tüm dünyayı yıkıma sürükleyecek bir ittifakın gücünü göstermek için iyi bir fırsattır. Scola’nın filmi işte bu ziyaretin gerçek görüntüleri ile açılıyor; Hitler’i getiren treni yol boyunca karşılayan müthiş bir kalabalık, sallanan Alman ve İtalyan bayrakları ve Alman lideri istasyonda karşılayan Mussolini ve İtalyan kralı Victor Emmanuel’i karşımıza getiren bu görüntülere o tarihî günleri anlatan bir ses sürekli olarak eşlik ediyor. “Ziyaretin en can alıcı ânı ise yarın, Via dei Fori Imperiali’de yaşanacak. Yüce İtalyan ordusu tüm haşmetiyle Hitler’in önünde yürüyecek. Hiçbir Roma vatandaşı, Tanrı’nın takdiriyle müttefik olan bu iki halkın dostluğunun tasdik edileceği bu tarihî etkinliği kaçırmamalı” diyen bu ses faşizmin görkemli tören geleneğini daha da etkileyici hâle getiriyor. Scola bu gerçek görüntüleri, ertesi gün, Roma mimarisinde bolca olan ve ortasında büyük bir avlunun olduğu dev bir apartman blokuna asılan büyük bir gamalı haç bayrağına bağlıyor. Apartmanın yaşlı kadın görevlisi ardından bir de İtalyan bayrağını asarken, kamera bu “özel gün”e uyanan komşuların görüntülerini pencereleri aracılığı ile gösteriyor bize. Bu pencerelerden biri de Antonietta’nındır (Sophia Loren); kamera pencereden evin içine girerken kadının önce tek tek çocuklarını (altı çocuğu vardır kadının), sonra da kocasını uyandırmasını uzun bir planla gösteriyor bize. Senaryo bu uyandırma ve tören için hazırla(n)ma sahnesinde, o dönemin ortalama bir Romalı İtalyan ailesinin eğlenceli ve doyurucu bir resmini çiziyor. Duçe olarak anılan Mussolini’ye yürekten bağlı bir aile bu; törene büyük bir heyecanla hazırlanıyorlar ve Antonietta evdeki herkesi uyandırır, giyindirir ve yedirirken senaryo bize onun ve ailenin diğer bireylerinin hakkında onları tanımamızı sağlayan bilgileri sunuyor başarılı bir şekilde.

Hitler’in adı verilen yeni bir caddenin açıldığı ve yeni bir istasyon binasının inşa edildiği o “özel gün”e, Roma halkının aksine, öykünün iki kahramanının neden katıl(a)madığı konusunda senaryo bizi biri için ikna ederken, diğeri için pek inandırıcı olamıyor açıkçası. Gabriele’nin (Marcello Mastroianni) durumu öykünün ana temalarından biri ve onun yalnızlığı ile de uyumlu olarak ikna ediyor bizi; Antonietta’nın altı çocuklu bir ev kadını olarak işlerinin çok olmasının gerekçe olarak sunulması ise gerçekçi olmadığı gibi, kadının Mussolini’ye olan hayranlığı bile tek başına, bu açıklamayı yetersiz kılıyor. Evet, bu faşist liderin gazeteden kestiği fotoğrafları ve onun sözlerinden oluşan bir albüm oluşturacak kadar seviyor Mussolini’yi Antonietta. “Bir koca, bir baba, bir asker olmayan erkek erkek değildir” veya “Deha, kadın bedeni ve ruhuyla örtüşmez; sadece erkeklere mahsustur” gibi şovenist, ayrımcı ve faşist zihniyetin izlerini taşıyan sözlerle dolu bu albümün kadını hiç rahatsız etmemesi bu ideolojinin kitleleri büyüleme becerisinin bir örneği aslında. Lidere koşulsuz bağlılık -ülkemizin bugününde de tanığı olduğumuz gibi- bu ideolojinin doğasını oluşturuyor ve filmde bunun kimi eğlenceli örnekleri de var. Apartman görevlisi olan yaşlı kadın, Gabriele’yi “Hükümet karşıtı, faşizm karşıtı, soysuzun önde gideni” gibi ifadelerle aşağılarken, önemli olanın “partiye bağlılık” olduğunu inanarak ileri sürüyor. Daha önce o apartmanda yaşayan bir hırsızın şimdi faşist bir subay olduğu için Gabriele’den daha değerli olduğunu da, ideolojinin gerçek yüzünü deşifre ettiğinin hiç farkına varmadan dile getiriyor. Hüküm süren faşizmin günlük hayattaki eylem ve fikirlere yansıyan uzantılarını da örnekliyor film; evin çocuklarının birinin okuduğu çizgi romanda “vahşi pigmeler” arasındaki bir İtalyanın kahramanlıkları anlatılıyor, baba Fransızca kökenli “ponpon” sözcüğünü kullanan oğlunu azarlıyor ve İtalyanca karşılıklarını kullanmasını söylüyor vs.

Film tıpkı kadın gibi erkek kahramanı da başarılı bir ilk sahne ile tanıtıyor bize; Gabriele’yi ilk gördüğümüzde karşıdaki bir pencerenin önünde sırtı dönük olarak masada oturan bir adam o. Onun hem yalnızlığını hem de “güvercin tedirginliği”ni hissettiren bu görüntüden sonra, masasının üzerinde bir tabancanın durduğu adamın, yüzlerce zarfın üzerini tek tek yazdığını görüyoruz yüzündeki mutsuz ve öfkeli bir ifade ile. Bu silahın ve zarfların açıklamasını öykünün ilerleyen aşamalarında anlıyoruz ama senaryonun onu hiç konuşmaya başvurmadan, sadece görsel bir dil ile anlatma becerisine hayran oluyorsunuz. Yere çizilen “rumba adımları”, pikaptaki rumba şarkısını bastıran faşist marşın neden olduğu öfke ve yılgınlık ve Antonietta’nın daha önce hiç karşılaşmadığı kibarlık, içten ilgi ve sevecenlik karakteri çok iyi anlatırken bize, onun neden faşizmin kurbanı olduğunu da açıklıyor. Evet, biri durumunun farkında olan iki faşizm kurbanının hikâyesi bu seyrettiğimiz: Gabriele “adam gibi adam” olmadığı için doğal kurbanıdır bu ideolojinin; Antonietta ise faşizmin tarif ettiği ideal kadındır. Ev kadınıdır, altı çocuk doğurmuştur ve “geniş aile yardımı”nı almak için yedincisi de planları dahilindedir, kendisine sadık olmayan kocasına katlanmaktadır ve tüm zamanını içinde geçirdiği evin işleri ile kısıtlıdır yaşamı. Öykü bize bu kurbanlarının ilkinin ikincisinin yaşamına -çok kısa bir süreliğine de olsa- girişini ve kendisini sorgulatmasını anlatıyor bir bakıma ve kurban konumundan kurtulmanın ilk adımının kurban olduğunun farkına varmak olduğunu hatırlatıyor.

Ettore Scola faşizmi tüm varlığı ile, hem görsel hem işitsel unsurlarla hep içinde tutuyor hikâyenin. Filmin hemen tümünde Hitler’in ziyaretinin radyodan canlı yayını, çalınan faşist marşlar, gölgeleri apartmanın duvarlarına vuran uçaklar, apartman halkının coşkulu bir şekilde törene gidiş ve dönüşleri veya baştaki gerçek görüntüler gibi pek çok örneği var bunun ve zaten öykünün odağında faşizmin kendisinin var olması ile birlikte, tüm bu örnekler yapıtı sinema tarihinde bu ideoloji üzerine çekilmiş en güçlü filmlerden biri yapıyor kesinlikle. Scola bu başarıyı elde ederken, arada bir de olsa hafif bir mizaha da (yere saçılan kahve çekirdekleri gibi) başvuruyor ve elbette en büyük desteği de iki büyük oyuncudan alıyor. Sinemada hem kitlelerin hayran olduğu bir yıldız hem de çok iyi bir oyuncu olabilmek çok fazla isme nasip olan bir durum değil kuşkusuz; bu filmde Loren ve Mastroianni işte bu statüyü neden hak ettiklerini dört dörtlük performanslarla kanıtlıyorlar bir kez daha. Mutsuzluğunun ve kendisi olamamanın yarattığı kişisel trajedinin farkında bile olmayan, bütün yaşamı zorunlu görevlerle ve karşılamak zorunda olduğu beklentilerle dolu olan bir ev kadınını o denli gerçek kılıyor ki Loren, siz de kendinizi o evin dört duvarı içinde sıkışmış hissediyor, Gabriele ile ilgili gerçeği anladığında hissettiği hayal kırıklığını siz de duyuyor ve onunla birlikte Gabriele’ye âşık oluyorsunuz. Mastroianni de tekrarlıyor aynı başarıyı; vücut diline dozunda ve hafifçe kattığı kırılganlık ve gözlerindeki çocuksu hüzün ile, öfkenin ve yılgınlığın hâkim olduğu mimiklerinin örtemediği sevecenliği ve iyi yürekliliğini elle tutulur kılıyor bu büyük oyuncu ve son sahnesinde elindeki bavulunun “ağırlığı”nı size de geçiriyor. İtalyan sinemasının bu iki yıldızı olmasaydı, öykü yine de kendisini ilgi ile izletirdi ama onların varlığı filmi kesinlikle başka bir boyuta taşıyor, gerçek kılıyor ve sinemanın başyapıtları arasına sokuyor.

Oyuncuları arasında gerçek bir Mussolini’nin de (Antonietta’nın büyük kızı rolünde yer alan Alessandra Mussolini, faşist liderin oğlu Romano Mussolini ile Loren’in kız kardeşi olan Maria Scicolone’nin kızı , dolayısı ile Loren’in yeğeni) yer aldığı filmdeki Gabriele karakteri gerçek bir isimden esinlenerek yaratılmış. O yıllarda İtalyan radyosunda sunuculuk yapan Nunzio Filogamo, üzerinde her zaman “eşcinsel olmadığını belirten bir sertifika” taşırmış ve halk nezdindeki popülerliği onun diğer eşcşinseller gibi Sardunya’ya sürülmesine engel olsa da ve 1943’e kadar çalışabilse de radyoda, cephedeki Alman birliklerini eğlendirme görevi için Almanya’ya gitmeyi reddedince atılmış işinden. Daha ilginç olansa, onun 1950’li yıllarda radyoda birkaç kez üstlendiği prestijli bir görevi, Sanremo Şarkı Yarışması sunuculuğunu kaybetmesinde, artık halkın yaşamına giren televizyon için yeterince “fotojenik” bulunmamasından çok, İtalyan devlet televizyonu üzerinde o dönemde önemli bir etkisi olan Vatikan’ın Filogamo’nun eşcinselliğinden rahatsız olmasının rolünün olduğunu düşünülmesi bugün. Senaristlerin Alexandre Dumas’nın “Üç Silahşorlar” romanını filmin en önemli unsurlarından biri olarak kullanması, Filogamo’ya saygı gösterisi olarak görülmeli; çünkü Filogamo bu romandan yapılan bir uyarlamada Aramis karakterini canlandırarak epey popüler olmuş 1930’lu yıllarda İtalya’da. Esin kaynaklarına değinmişken, senaristlerden Maccari’nin ilk çıkış noktasının, Mussolini döneminde Sardunya’ya sürülen bir eşcinselin hikâyesi olduğunu da belirtelim.

Terastaki çamaşır toplama sahnesi gibi çok iyi yazılmış, oynanmış ve yönetilmiş sahneleri, mutfakta yemek pişiren ile mutfak kapısının önündekini ayıran duvarın sembolik anlamı, öykünün başından itibaren hiç susmayan ve faşizmi evin içine taşıyan dış sesin ilk kez bir yakınlaşma ile birlikte susması ve karşı pencereye (sevgiyi, inceliği ve faşizmin yasakladığı her güzel şeyi temsil eden bir karşı pencere bu) bakan bir pencerenin önünde “Üç Silahşorlar”ı okuyan kadının görüntüsü… Tüm bunlar filmi tek başlarına bile görmeye değer kılacak unsurlardan sadece birkaçı. Temelde hüzünlü bir hikâye olmasına ve finali de bunu doğrulamasına rağmen, sevginin ve direnmenin kendisini hep hissettirdiği bir film bu ve önceki filmlerindeki “Latin âşık” ve “seksi İtalyan” rollerinin dışına çıkan iki büyük yıldızı ile çekiciliği daha da artıyor.

Yapıta nostalj, daha doğrusu hüzünlü bir nostalji havası katan sepya tonlarına da dikkat edilmesi gereken öyküyü üç senarist aynı isimle tiyatroya da uyarlamışlar 1980’li yıllarda ve aralarında İspanya, Fransa, Kanada veArjantin’in de bulunduğu pek çok ülkede sahnelenmiş bu oyun. Öykü gerçekten de tiyatroya uygun özellikler taşıyor ama filmin hiçbir ânında has bir sinema duygusunıu yitirmemesi Scola’nın yönetmen olarak başarısının bir göstergesi. Sade bir dil ile anlatıyor öyküsünü Scola ve insan ruhunun en baskıcı koşullar altında bile bir çıkış yolunu aramaktan vazgeçmeyeceğini hatırlatıyor bize. Mutlaka görülmesi gereken bir başyapıt ve sinema sanatının en parlak örneklerinden biri.

(“A Special Day” – “Özel Bir Gün”)

Dramma Della Gelosia (Tutti i Particolari in Cronaca) – Ettore Scola (1970)

“Aşk acısı çekmek ile sınıf acısı çekmek bağlantılı mıdır? Yalnız hissetmemek için, kişisel bir duruma daha geniş, Marksist bir açıklama getirmeye çalışıyorum. Sen sendikamın sekreterisin. Tek başımayım. Yoldaşlarımın yanında bile yalnızım ve bu doğru değil. Mantığımı izle: İnsanların çektiği acı ekonomiyi elinde tutan sınıfın egemenliği tarafından belirlenir. Adelaide’ı benden zengin bir adam aldı. Kendimize şunu sormalıyız: Zengin Ambleto di Meo benim seviyemde olsaydı, hatun beni bırakır mıydı? Benim cevabım hayır. Senin bu konudaki siyasî fikrin nedir?”

Kendisinden yaşça büyük bir kadınla olan evliliği kötü giden bir duvarcı ustasının genç bir çiçekçi kadına âşık olmasının ve bu aşka kadına âşık olan genç bir pizza ustasının da dahil olması ile yaşananların hikâyesi.

Yüze yakın filmde birlikte çalışan senarist ikili Agenore Incrocci ve Furio Scarpelli’nin orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Incrocci, Scarpelli ve Ettore Scola’nın yazdığı, yönetmenliğini Scola’nın yaptığı bir İtalya ve İspanya ortak yapımı. Başrollerde bu rolü ile Cannes’da ödül kazanan Marcello Mastroianni’nin yanı sıra, Monica Vitti ve Giancarlo Giannini’nin yer aldığı film 1960’larda hayli popüler olan “İtalyan Usulü” filmlerin tarzında bir komedi ve bu komedilerin hemen tümünde olduğu gibi hikâyesine toplumsal, sosyal ve politik konuları da dahil eden ilginç ve hayli eğlenceli bir çalışma. İtalya’ya işçi sınıfını da dahil ederek hayli eleştiri getiren film, Scola’nın sosyal ve politik duyarlılığının etkilerinin hissedildiği ve bir popüler güldürünün içine bu duyarlılıkların başarılı ve eğlenceli bir şekilde yerleştirilebilmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Mastroianni 1961’de “Divorzio All’italiana” (İtalyan Usulü Boşanma – Pietro Germi) ve 1964’te “Matrimonio All’italiana” (İtalyan Usulü Evlilik – Vittorio de Sica) adlı filmlerin başrollerinde oynamış ve hayli popüler olan o filmlerin etkisi ile, 1970 yapımı bu film de bazı ülkelerde “İtalyan Usulü Kıskançlık” adı ile gösterime girmişti. Gerçekten de hem bir kıskançlık filmi bu hem de hayli İtalyan; ama bu İtalya’ya özgü halinden yola çıkarak evrensel bir hikâye anlatıyor ve kıskançlık boyutu da en azından Akdeniz ülkelerinde de sıklıkla görülecek içeriği ile sadece İtalya’ya ait olmaktan çıkıyor.

Hikâye boş bir haldeki görüntü ile başlıyor ve bir adamı meyve sebze kasalarını taşıyan bir adamı görüyoruz. Buradan aynı halde polisin yürüttüğü bir olay canlandırmaya geçiyor Scola. Elleri kelepçeli bir adamın birisini bıçakladığı ânın tekrarı bu ve o olayın üç kahramanından ikisi bu canlandırmanın parçası. Üçüncüsü ise orada değildir ve neden olamadığını hikâye ilerleyince anlıyoruz. Bu sahnede ilk örneğini gördüğümüz bir şekilde, karakterlerin sık sık bize doğrudan hitap ederek yaşananları anlattığı ya da başkalarına yaptıkları anlatımların seslerinin bize yansıdığı bir film bu. Oldukça akıllıca bir seçim olmuş ve pek çok farklı karakter için kullanılan bu yöntem seyirci olarak bizi hem hikâyenin hem de kahramanlarının bir parçası yapıyor. Bir İtalyan filminden, özellikle de komedisinden beklenecek ölçüde karakterlerin bolca konuştuğu bu hareketli filmin bu seçimi hikâyeden kopmamamızı sağlıyor ve bizi eğlenceye ortak ediyor kesinlikle.

Duvarlarda emperyalizm, devrim, işçiler, burjuva, NATO, yoldaşlar, kapitalizm vb. sözcüklerle oluşturulmuş sloganların bolca yer aldığı ve İtalyan Komünist Partisi’nin hayli güçlü olduğu yıllarda geçiyor hikâye. Mastroianni’nin canlandırdığı duvarcı ustası Oreste partinin aktif üyelerinden. Scola partinin bir mitinginin gerçek görüntüsünü ve polisle çatışma çıkan eylemlerden çeşitli görüntülere Ostre’yi ekleyerek etkileyici sahneler yaratmış ve filminin politik boyutunu sağlam tutmuş. Bu partinin bir eğlence etkinliğinde görüyor ilk kez Oreste, Monica Vitti’nin oynadığı Adeladie’ı. Genç kadın onu uzun süredir farklı yerde gördüğünü ve beğendiğini söyler adama ve öper. Bu öpücüğe tepkisi “Ya ceza olarak beni öptün ya da ben rüya görüyorum” olan Oreste kendisinden büyük ve önceki kocasından çocukları olan bir kadınla evlidir ve çok mutsuzdur. Aralarında süratle bir aşk başlar ama bu aşka bir pizza ustası olan Nello (Giancarlo Giannini) karışır bir süre sonra. Adeleide ve Oreste’nin gittiği bir pizzacıda çalışan Nello beğendiği kadına kalp şeklinde bir pizza yapar ve ortaya üçlü bir aşk çıkar. Her iki adam da kadına tutkulu bir şekilde bağlanırken, kadın ikisinden de vazgeçememektedir. Çözüm olarak Nello Danimarka ve İsveç’i örnek göstererek hep birlikte bir hayat kuracaklarını söylese de işler o kadar kolay değildir; çünkü özellikle Oreste’nin tarafında “İtalyan usulü bir kıskançlık” söz konusudur.

Senaryo yüksek sesle kahkaha atarak değil (gerçi birkaç kez bunu da yapıyor), yüzünüzde sürekli bir gülümseme ile seyrettirmeyi hedefliyor filmi ve açıkçası bunu tam anlamı ile başarıyor da. Üç ana karaktere de sıcak duygular beslemenizi sağlayan film kıskançlık ve aşk hikâyesini anlatırken, kahramanlarının davranışları ve değerlerini de içine katan bir İtalya eleştirisi de yapıyor. Turistik Roma imajına keyifli bir biçimde saldırıyor film; sahilde ve yollardaki çöpler (çöplerin ortasında absürt denecek bir piknik sahnesi bile var filmde), “Yoksul olduğu zamanlarda daha mutlu olan” İtalyanlardan bahseden turistler ve politikanın hayatın her ânında olması gibi unsurlarla film 1970 başlarından çekici bir İtalya resmi çiziyor bize. 1968’in (ve orada yaşanan “yenilgi”nin etkilerinin) henüz diri olduğu, 1969 ve 70’de İtalya’da hayatı ciddi olarak sekteye uğratan grevlerin gerçekleştirildiği (İtalya’nın o dönemi “Autunno Caldo” (Sıcak Sonbahar) olarak tanımlanıyor) bir dönemde işçi sınıfından karakterleri hikâyesinin merkezine koyan film, hiçbir anında bir politik mesaj kaygısına kapılmıyor doğru bir seçim yaparak. Oreste’nin kendisine “Benden ne istersen iste” diyen Adelaide’a “Pazar günü Komünist Parti’ye oy vermeni istiyorum” dediği sahnede olduğu gibi mizahının parçası yapıyor özellikle Oreste’nin politizasyonunu.

Farklı ögelerle mizahını hep koruyor film: Oreste’nin dertlerini hep dinlemek zorunda kalan iş arkadaşı Ughetto (Manuel Zarzo), Oreste’nin sembolü olarak kullanılan sinek, aşkın işçi sınıfındaki yeri (“İşçi tek bir şeye sahiptir, kadınına. Onu da elinden almak mı istiyoruz? Bu çok ciddi bir siyasî hata olurdu. Kadınımı benden almaya çalışan olursa, onu öldürürüm. Onu öldürürüm, şakası yok!”), Mao posterinin altında seks, pizzacıdaki yüzleşme sahnesi, hastanedeki terapi bölümü ve oteldeki “üçlü deneme” sahnesi gibi eğlenceli çok yanı var hikâyenin. Tüm bunları seyirciden kahkaha almayı hedefleyen bir kaba komedi ile anlatmıyor film ve derinliğini hep koruyor. Çekimlerden bir yıl sonra geçirdiği bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden İspanyol güreşçi (Bizde Amerikan güreşi olarak bilinen spor) Hercules Cortez’in canlandırdığı “yeni zengin” tiplemesi 1960’larda hızla kalkınan İtalya’da ortaya çıkan “yeni zengin”lerin bir örneği olurken; Oreste’nin el parmaklarındaki ve her biri bir emekçi olarak çalışmasının sonucu olan problemlerden eylemcilerin arasına temizlik işçisi kıyafeti ile karışan polislere ve zenginlerin tarihî Roma’ya egemen olmasına (FIAT’ın kurucusu Agnelli ailesinin Roma’ya araçları ile hâkim olmasına yönelik hoş bir diyalog var filmde) film düzeyini hiç düşürmüyor ve eğlendirirken düşündürüyor klişe bir ifadenin altını tam anlamı ile doldururken.

Yeşilçam usulü kovalamaca oynayan âşıkların eğlenceli anlar yarattığı filmde üç başrol oyuncusu da çok parlak performanslar veriyorlar. Mastroianni Cannes’daki ödülünü hak ettiğini komedi ile dramı birleştiren parlak peformansı ile kanıtlarken, Monica Vitti Antonioni filmlerine onca hizmet eden “soğuk ve entelektüel” imajının tam zıddı olan bir karakteri aynı etkileyicilikteki inandırıcılıkla getiriyor karşımıza. Dönemin genç oyuncularından Giancarlo Giannini de hareketli ve eğlencesini hep koruyan performansı ile onlardan hiç geri kalmıyor ve önemli bir katkı sağlıyor hikâyeye. Bizde özellikle 1970’li yıllarda Kemal Sunal’ın bazı filmleri ile Yeşilçam’ın da el attığı, sosyal komedi diye adlandırabileceğimiz türün parlak örneklerinden biri ve başyapıt olmasa da, kesinlikle önemli bir çalışma bu.

(“The Pizza Triangle” – “Jealousy, Italian Style” – “A Drama of Jealousy (and Other Things)” – “Kıskançlık Dramı”)