No Way to Treat a Lady – Jack Smight (1968)

“Dostum, ben aptal değilim! Ben sapık değilim! Annemi küçük düşüremezsin! Bunu yapmayacaksın!”

Dul kadınları öldüren ve kılık değiştirmekte usta bir seri katille, onun peşine düşen bir dedektifin hikâyesi.

William Goldman’ın 1964’te yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan senaryosunu John Gay’in yazdığı, yönetmenliğini Jack Smight’ın yaptığı bir ABD yapımı. Kara mizah unsurları da olan bu psikolojik gerilim, araya romantizmi de katan, “kim yaptı?”ya değil, “ne olacak”a odaklanan ve özellikle ikinci yarısında katil ile dedektif arasındaki mücadeleye bireysel bir boyut da katarak çekiciliğini artıran eğlenceli bir yapıt. Rod Steiger, Lee Remick, George Segal ve Eileen Heckart’tan oluşan ana kadronun çekiciliğini artırdığı, özellikle Steiger’ın rolünün ağırlığı ile parladığı ve Segal’ın da rahat ve eğlenceli bir oyunculukla kendisini gösterdiği film, zaman zaman anaakım sinemanın kalıplarına fazlaca sığınsa da, hedefine ulaşan ve bir seri katil öyküsünün eğlenceli olabileceğini de gösteren bir çalışma olmayı başarıyor.

Sokakta ıslık çalarak yürüyen bir rahibin görüntüsü ile açılıyor film. Her cinayetinde farklı bir kılığa (aslında farklı bir karaktere) bürünen Christopher Gill (Rod Steiger) ilk cinayeti için, mahalleye yeni gelen din adamı rolünü seçmiştir ve hedefinde bundan sonra da hep olacağı gibi dul bir kadın vardır. Bu açılış sahnesinde rahibin sokakta yanından geçen mini etekli bir kadının arkasından bakması seyirciye onunla ilgili bir tuhaflığın olduğunu veren ilk ve son ipucu olur. Evine girdiği kadını elleri ile boğup öldürür, alnından öper (“Sevgili anneciğim, huzur içinde uyu”), banyoya taşıyıp klozet kapağının üzerine oturtur ve rujla alnına kırmızı dudaklar çizer. Evden çıkarken bir öpücük vermeyi de ihmal etmez kadına. Açılış jeneriğinden önce karşımıza gelen bu sahneden sonra film, bu katilin peşine düşecek “Yahudi dedektif” Morris Brummel’i (George Segal) tanıtır. Kendisini sürekli olarak, hem iş hem özel yaşamında başarılı olan abisi ile karşılaştıran ve hep eleştiren annesi (Eileen Heckart) ile yaşayan Brummel bu cinayeti araştırmakla görevlendirilir ve genç adam katili kurbanın evine girerken gören Kate Palmer (Lee Remick) ile konuşarak ve bu özgür ruhlu kadından da etkilenerek işe girişir.

İlk kurbanının evine giderken neşeli bir melodiyi ıslıkla çalan bir seri katilin görüntüsü, seyredeceğimiz filmin gerilimle dozunda bir mizahı bir arada tutacağını baştan söylüyor seyircisine. Kökeni 1700’lü yıllara dayanan bir İngiliz halk şarkısı olan “The Miller of the Dee”nin (“There Was a Jolly Miller Once” ve “The Jolly Miller” adlarıyla da biliniyor ülkenin farklı yörelerinde) neşeli havası karakterin kısa bir süre sonra ortaya çıkacak sinsi canliği ile bir zıtlık oluştururken, bu melodinin sert bir cinayet sahnesine bağlanması bu bir aradalığın ilk örneği oluyor. İlk kez gördüğü çekici bir kadından burnunun güzelliği için övgü alan adamın, kadının yanından ayrıldığında ilk iş olarak burnunu yoklaması gibi anlık mizah dışında, örneğin Brummel ve annesi arasındaki tüm ikili sahneler “Yahudi anne” karakteri üzerinden, klişeleri de eğlenceli bir biçimde yeniden yaratarak epey keyif veriyor seyirciye. Bu karakterin en eğlenceli bölümüyse, Kate’in onu ziyaret ettiği sahne; üç oyuncunun da (Heckart, Remick ve Segal) dinamik performansları ve iyi yazılmış diyaloglarla filmin mizah anlamında en parlak görüntülerinin sahibi bu bölüm. Filme orijinal adını (“No Way To Treat A Lady”) veren de yine anne karakterinin polis oğlunun işi hakkındaki bir konuşmasında geçen ifade oluyor: “Kendi oğlumun ölü kadınların çıplak bedenlerine bakması midemi bulandırıyor. Bir hanımefendiye böyle davranılmaz”). Yapıtın bizde vizyona girdiğinde seçilen “Kadın Düşmanı” ismiyse, bu göndermeyi ortadan kaldırdığı gibi, hem aşırı bir doğrudanlık içeriyor hem de filmin ve katilin meselesinin pek de doğru bir tanımını yapmıyor.

William Goldman’ın sadece bu filme değil, bir komik müzikal olarak tiyatro sahnelerine de uyarlanan romanında epey değişiklik yapılmış metin beyazperdeye aktarılırken. Goldman, Boston’da 1960’ların ilk yarısında on üç kadını öldüren ve Amerikan medyasının “The Boston Strangler” adını taktığı seri katille ilgili bir makaleden esinlenerek ve o olaydaki “iki ayrı katil” şüphesi doğru olsaydı ne olurdu diye düşünerek yazmış kitabını. Filmdeyse bu “ikinci katil” sadece bir tuzağın aracı olarak işlev görüyor. Bir başka önemli değişiklikse, önemli karakterlerden birinin romanda hayatını kaybederken, filmde yapıtın eğlenceli ve hatta romantik havasına uygun olarak hayatta kalması. Bu değişiklikler Goldman’ın pek hoşuna gitmemiş ama öykünün eğlence havasını artırma hedefine uygun olmuş bu değişiklikler. Merak edenler için, romana ilham veren gerçek olayın daha doğrudan ve daha gerilimli bir şekilde birden fazla filme esin kaynağı olduğunu ve özellikle Richard Fleischer’ın 1968 ABD yapımı “The Boston Strangler” (Boston Canavarı) adlı yapıtının seyre değer olduğunu belirtelim. İlginç bir tesadüf olarak, Fleischer’ın filminde katili oynayan Tony Curtis yapımcı şirket tarafından bu filmde dedektif rolü için düşünülmüş ama yönetmenin ısrarıyla Segal seçilmiş. Bir de edebiyat meraklıları için bir not: Morris ve Kate’in bindiği otobüste yanlarında oturan yolcunun okuduğu kitap, Graham Greene’in 1965 tarihli romanı “The Comedians” (Komedyenler) ve herhangi bir bağlantısı yok seyrettiğimiz öykü ya da karakterlerle.

Televizyonda başladığı yönetmenlik kariyerini paralelde sinemada da sürdüren Jack Smight burada görüntü yönetmeni Jack Priestley’le birlikte hareketli, hatta bazı sahnelerde serbest denebilecek bir kamera kullanımını tercih etmiş. Filme dinamizm, hatta bazen hafif abartılı bir şekilde eğlence de katan bu tercihin yanında, olay mahallerinden birinde ve cinayet sonrası geçen bir sahnede adeta bir haberci tavrının aracı olmuş kamera. Oyuncuların performansı da bu dinamizmin bir parçası; katil rolündeki Rod Steiger karakterinin kılık değiştirme ve taklit yeteneğini ve onun cinayetleri işlerkenki ruh halini ve işinin “takdir” edilmemesi veya motivasyonun yanlış tanımlanmasına duyduğu tepkiyi çok iyi yansıtıyor ve bunu eğlendirmeyi de ihmal etmeden yapıyor. Onun bu başarısı film için kritik önemde çünkü Goldman’ın romanında dedektif karakteri ön plandayken, senaryo seri katili öne çıkarmış ve Steiger bu rolün altından gerektiği gibi kalkamasaydı film epey zarar görürdü. Onun başarısı Segal’inkini geride bırakmamalı ama; Remick ile olan tüm ikili sahnelerinde bir liseli genç âşık olmayı, Eileen Heckart ile olanlardaysa “Yahudi anne gazabı”na maruz kalan bir oğlanı aynı keyifli performansla canlandırıyor. Remick, karakterinin özgürlüğüne yakışan serbest havalı performansıyla, Heckart ise karakterini tam bir eğlence aracına dönüştürerek onlardan geride kalmayan oyunculuklar sergiliyorlar.

Christopher Gill’in her bir cinayette sadece kılık değiştirerek değil, tamamen yeni bir karaktere de bürünerek, örneğin Alman asıllı tesisatçının öfke anında adeta bir Hitler’e dönüşerek çekiciliğini artırdığı filmde polis teknesindeki sahne gibi bu filmden çok bir romantik esere ait duran ve bu nedenle de tempoyu düşüren bir iki bölüm var. Neyse ki bunlar fazla değil ve senaryonun dedektif ile katili -elbette finalde tam bir yüzleşmeye de ulaşarak- psikolojik ve keyifli bir boyutu da olan çatışma içine sokması sayesinde film temposunu koruyor. Günümüzün politik doğruculuğuna hayli ters düşen bir “şüpheli cüce” sahnesi (“Cücelere karşı önyargılısınız. Cüce olmasaydım, katil olduğuma hemen inanırdınız”), işlediği cinayetini telefonla haber veren katilin takma bıyığını konuşma bittikten sonra çıkararak büründüğü karakteri sonuna kadar koruması, dedektifin belindeki tabancanın varlığı ve işlevinin erotik göndermelerin aracı olarak kullanılması ve finalin tam da olması gerektiği ve beklendiği gibi tiyatro sahnesi üzerinde geçmesi gibi öğelerle seyri keyifli bir gerilim filmi bu. Dedektif ve annesi ile, seri katil ve annesi arasındaki ilişkilerin farklılığı ya da benzerliğine de dikkat edelim; aynı neden kimini kahraman yaparken kimini de katil yapabiliyor anlaşılan. Özetlemek gerekirse, tahmin edilebilecek olana hep yakın duran ve eğlencesinin bir kısmını tam da bu bekleneni gerçekleştirerek yaratan; sadece ana kadrosundan değil, yardımcı kadrosundan da önemli bir destek alan (cüce Kupperman rolündeki Michael Dunn’ı ve kedili dul kadını oynayan Barbara Baxley’i özellikle anmak gerekiyor) ve tüm iddiasızlığı ve birkaç gerçekçilik sıkıntısına rağmen eğlendiren bir seri katil filmi bu.

(“Kadın Düşmanı”)