“Yakında yalnız kalacağım. Beni bekleyeni seçeceğim”
Kısa bir süre sonra askere alınarak Cezayir Savaşı’na gönderilecek olan genç bir adamın, birbirlerinden hiç ayrılmayan iki kızla aynı anda çıkmaya başlamasının hikâyesi.
Senaryosunu Jacques Rozier ve Michèle O’Glor’un yazdığı, yönetmenliğini Rozier’in yaptığı bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. Fransız Yeni Dalga akımının nispeten az bilinen isimlerinden biri olan ve kısa filmler, belgeseller ve televizyon için yaptığı çalışmalar bir yana bırakılırsa, kariyeri boyunca toplam beş kez yönetmen koltuğuna oturma şansı bulabilen Rozier’in kariyerindeki ilk uzun metrajlı çalışması olan yapıt zor koşullarda ve kısıtlı imkânlarla çekilmiş ve gösterime girdiğinde de seyirciden pek ilgi görmemişti. Bugün değeri bilinmemiş sinema eserleri arasında yer alan film 1960 yılında ve Cezayir Savaşı’nın sürdüğü dönemde askere alınacağını öğrenen bir delikanlının iki kızla birlikte çıkmaya başlamasını ve birlikte geçirdikleri tatil günlerini anlatıyor temel olarak. Serbest havası, klasik sinema dilinden uzaklığı, gençliğin duygusal uçlar arasında gidip gelinebilen özgür havasını yansıtan öyküsü ve sinema dili, üç genç oyuncusunun oyunculuktan uzak doğal yaklaşımları ve adeta her şeyin kendiliğinden gerçekleştiği, önceden planlanan hiçbir unsurunun olmadığı havasına sahip mizanseni ile başarılı ve ilgiyi hak eden bir çalışma.
Agnès Varda 2019’da yaşamını kaybettiğinde, Jean-Luc Godard Yeni Dalga’dan sadece iki sinemacının hâlâ hayatta olduğunu söylemişti: kendisi ve Jacques Rozier. 2022’de Godard ve 2023’te Rozier veda ettiler bize ve Godard’ın yargısını devam ettirirsek, sinema tarihine aralarında başyapıtların da olduğu, pek çok başarılı film armağan eden bu akımdan geriye hiçbir sinemacı kalmamış oldu. O sinemacılardan biri olan Rozier, Truffaut ve Godard gibi çok bilinen isimlerden ol(a)madı sinema tarihinde ve ilk filmi olan ve zor şartlar altında çekebildiği “Adieu Philippine” hak ettiği ilgiyi zamanında göremediği gibi, yönetmen bir sonraki uzun metrajlı sinema filmi olan “Du Côté d’Oruët”i de ancak on yıl sonra, 1972’de yapabildi. Hep gölgede kalan Rozier 2021’de, 94 yaşındayken o sırada hasta olan eşi ile birlikte yaşadığı evden çıkarılma tehlikesi yaşamış ve devreye başta oyuncu Paul Vecchiali olmak üzere sinemacı arkadaşları girmiş tahliyesine engel olmak için. Fransız sinemacı Pascal Thomas’ın, “günümüzde filmlere finans bulmanın tek aracı olan senaryonun diktasına karşı durması” ile tanımladığı Rozier’in sineması için Fransız eleştirmen Jacques Mandelbaum ise şu nitelemeleri kullanmış: “Seyahat ve tatil tutkusu, deniz ve adaların sık kullanımı, yoğun bir zaman duygusu, belgesel ve kurgunun birlikteliği, doğaçlama, varoluşun zarafetini ve ânın kırılganlığını aynı anda hem neşeli hem de hüzünlü bir şekilde hissettiren sinema dili”. Bu nitelemelerin tümünü doğrulayan Rozer’in bu ilk filmi için Truffaut “Kendiliğindenliğin, uzun ve özenli bir çalışmanın sonucu olduğunda çok daha güçlü olduğu yeni sinemanın parlak bir başarısı” övgüsünü yapmış.
Öykünün başında belirtildiğine göre, Yıl “1960. Cezayir Savaşı’nın Altıncı Yılı”ndayız. Michel (İlk ve tek oyunculuk çalışmasındaki Jean-Claude Aimini) bir televizyon stüdyosunda kameramanların asistanı olarak çalışan genç bir adam. 1954’te başlayan ve 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanması ile sona erecek olan Cezayir Savaşı sürmektedir ve Michel de 2 ay içinde askere çağrılacağını öğrenmiştir. Çalıştığı stüdyonun kapısında bekleyen iki kızı (Liliane rolünde yine tek oyunculuk çalışmasındaki Yveline Céry, Juliette rolünde ise oyunculuk kariyeri 1960 – 64 arasında rol aldığı beş filmden oluşan Stefania Sabatini var) onlarla flört edebilmek için içeriye alır Michel ve birbirlerinden hiç ayrılmayan ve çok iyi dost olan iki kızla da flört edeceği bir sürecin içine girer. Kızların her ikisi de bilmektedir bu durumu ve hatta eğlenceli de bir yarışa da dönüştürmüşlerdir bu üçlü ilişkiyi. Senaryo üçünün de olduğu bir Korsika tatilini de öyküye katarak, bu üç gencin günlerini, Michel’in yaklaşmakta olan askerlik gerçeğini hatırlatarak ama finale kadar özellikle öne çıkarmayarak, anlatırken, iki genç kız arasındaki, zamanla ortaya çıkan rekabeti de katıyor öyküye ve ortaya gençliğin o coşkulu, yakıcı, kaygısız, umursamaz ve kırılgan günlerini karşımıza getiren bir film çıkıyor. Film daha başlardan başlayarak; Michel’in askere çağrılacağı konuşması ve 27 aylık askerliğinden sonra Paris’e dönen Dédé adındaki bir genç üzerinden (bu gencin “Nasıldı?” sorusuna sessiz cevabı çok şey söylüyor kuşkusuz) Cezayir Savaşı’nı öykünün arka planına yerleştiriyor, bu yakıcı konuyu doğrudan ana meselesi yapmadan; ama limanda geçen tüm final bölümü “veda” havası ile, bilinmeze yapılacak riskli bir yolculuğun hüznünü hissettiriyor seyirciye. Bu son sahnenin “uzatılmış” görünmesinin arkasında yatan da bu hüznü vurgulamak olsa gerek. Öykünün başta üç ana karakteri olmak üzere, tüm gençlerin Korsika tatilinde özellikle altı çizilen, uçarı ve temel bir kaygıdan uzak havaları da işte sondaki bu hüznü güçlendirmeye yarıyor.
Filme ismini verse de, öyküde Philippine adında bir karakter yok. “Adieu Philippine” bir Fransız çocuk oyununun adı; tek bir kabuğun içinden iki badem veya fındık çıktığında, iki kişiden hangisi, ertesi gün karşılaştıklarında “Günaydın Philippine” diyen ilk kişi olursa, onun kazandığı bir oyun bu. Filmde de Liliane ve Juliette bu şekilde bir “ikiz badem” buluyorlar ve bu oyunu oynuyorlar; kazananın ödülü Michel olsa gerek ve sabah uyandıklarında, ilk “Günaydın Philippine” deme yarışının sonucu, öykünün sonu ile de uyumlu.
İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilenen Rozier oyuncularının çoğunu amatörlerden ya da ilk sinema deneyimini yaşayacak olanlardan seçmiş (Hatta kendisini oynayanlar da var filmde. Örneğin açılış sahnesinde Fransız televizyon yönetmeni Jean-Christophe Averty’i müzik konserinin çekimlerini yaparken görüyoruz); buna karşılık Fransız Yeni Dalga akımının, İtalyan akımının tersine, yoksul sokakları değil, zengin sokakları göstermesi gibi Rozier de, özellikle Liliane ve Juliette’in Paris sokaklarındaki uzun yürüyüşleri ve sohbetlerinde nispeten daha refah içinde bir toplumun resmini çiziyor bize. Sonuçta 1940’lardaki yoksul İtalya’da değil; 1960 başlarında, savaşı geride bırakmış ve hızla kalkınan Fransa’da geçen bir öykü seyrettiğimiz. Evet, belki daha zengin bir toplumdayız ama Rozier filmini maddî zorluklar nedeni ile epey bir sıkıntı içinde çekebilmiş. Kurgusu bir yıla yakın süren filmin çekimlerinde bir ses mühendisi çalışmadığından, sesler küçük bir teyp ile kaydedilmek zorunda kalınmış ve konuşulanlar nerede ise hiç anlaşılmaz durumdaymış örneğin. Zaman zaman görüntü ile ses arasında tam bir uyum sağlamamamasının da nedeni olan bu sıkıntının bir örneği olduğu zorlukların da etkisi ile, filmin bir ham havası var açıkçası ve bu hava, üzerinde bir parça daha çalışılmalı ve örneğin Korsika tatilinin eğlenceli bölümleri kısaltılmalıymış gibi görünüyor. Ne var ki bu ham hava bir yandan da öykünün doğal ve gerçek görünmesini de sağlamış ki filmin artılarından biri de bu kesinlikle.
Açılış sahnesinde, Michel’in çalıştığı televizyon stüdyosunda bir pop-caz konserinin çekimlerini izliyoruz ve kızlara kendisini daha havalı işler yapan birisi olarak tanıtsa da, genç adamın kameramanlara kabloları taşımak gibi işlerde çalışan bir asistan olduğunu görüyoruz. İkinci yarıda Korsika tatilindeki bazı bölümler gibi, ortalama bir filmde göreceğimizden daha uzun tutulan bu sahne, Rozier’in belgesele yakın durduğu anlardan biri. Gerek bu sahnenin gerekse Michel’in ailesi ile yemek yediği sahnenin doğaçlama havalı diyalogları ve sinemasının yönetmenin müdahalesi olmamış görünen dili seyrettiğimizin gerçeklik hissinin bize geçirmesini sağlamış. Buna karşılık, Rozier’in genç kadınların ikili sahnelerinde ve Michel’in de olduğu sahnelerde benimsediği hafif ve uçarı dil Yeni Dalga akımının tipik özelliklerinden biri olarak filmi bu türün içine rahatlıkla yerleştirebilmemizi sağlıyor. İki genç kızın oynadığı bir reklam filminin defalarca tekrarlanan çekimleri, üç baş karakterin orta yaşlı bir adamın da katıldığı dörtlü dans ve flört gecesi gibi bölümler veya yine onların Michel ile çıkmak üzerinden giriştikleri oyunu eğlenerek oynamaları da bu Yeni Dalga havasının örnekleri olarak çıkıyor karşımıza. Rozier’in tek bir sahnede başvurduğu ayrıksı görsel seçim ise filmin geneli içinde tuhaf durmuş; iki genç kadının konuştuğu bir sahneyi aynı anda iki farklı kamera ile çekmiş Rozier ve bu iki farklı görüntüyü bir arada göstermiş bize. Belki hoş bir teknik oyun oynamak istemiş yönetmen ama beklediği etkiyi yaratttığını söylemek zor bu oyunun.
Yönetmen/yapımcı/oyuncu Pachala karakteri (Vittolio Caprioli) üzerinden, bir parça dağınık olsa da, komedi anlarına ve özellikle müzikle desteklenen bazı romantik bölümlere de sahip olan filmde; Jacques Denjean, Paul Mattei ve Maxime Saury imzalı ve bazıları caz havalı olan müzik çalışmalarının yanında, Régnier de l’Isle adlı Korsikalı (André Tarroux) adamın sesinden duyduklarımız da dahil pek çok şarkı da kullanılmış ve yapıtın eğlenceli romantizmi güçlendirilmiş. Sondaki veda sahnesinin uzun tutulmasını, Cezayir Savaşı’nda -yanlış bir savaşta- hayatlarını kaybeden tüm genç erkeklerin geride bırakmak zorunda kaldıkları tüm genç kadınlara vedasının sembolü olarak yorumlayabileceğimiz film, bu sahneyi kameranın çoğunlukla gidenin tarafında durması ile görüntüleyerek, yaşamı ve aşkı geride bırakmanın hüznünü vurguluyor. Korsikalı adamın kendisine oyun oynayan Michel’e öfke ile söylediği, “Seni küçük Fransız, onlara cenneti asla tattıramayacaksın” sözü de, ilk anda anlaşılanın aksine, yine bu hüznün somutlaşacağının öngörüsü oluyor sanki.
Bir sahnede tanık olduğumuz film çekimlerinin gerçek olduğunu ve söz konusu yapıtın Stellio Lorenzi’nin 1960 tarihli televizyon filmi “Montseratt” olduğunu meraklısı için söyleyeceğimiz bu Rozier çalışması, gençliğin ve yaşam sevincinin tadını hissettiren (ya da hatırlatan) ilginç bir çalışma. Öykü üzerinde çalışmaya ilk başladığında bir müzikal komedi çekmeyi düşünen Rozier’in bu ilk planının, yoğun müzik kullanımı ve kurgu yapısı içinde kendisini gösterdiği film için üç ünlü sinemacının söylediklerini ve yaptıklarını, Rozier’in çalışmasının değerinin kanıtı olarak hatırlatalım son olarak; Jean-Luc Godard, Cannes’daki gösteriminden sonra şöyle demiş film için: “Yveline Céry’i, gözleri kameraya doğrudan bakarak ça-ça-ça dansı yaparken görmeyen hiç kimsenin sinema hakkında konuşmaya hakkı yoktur”. Truffaut ise yazdığı bir yazıda dile getirmiş övgüsünü: “Filmin bize dokunan yanı, karakterlerin halktan olması ya da hissettikleri duyguların gerçek olması değil, tüm bunların zekâ, sevgi, ve müthiş bir titizlik ve incelikle ele alınmış olması”. Éric Rohmer ise editörü olduğu Cahiers du Cinéma dergisinin Yeni Dalga’ya ayrılan Aralık 1962 sayısının kapağında filmin afişinde de yer alan fotoğrafı kullanmış.