Talaye Sorkh – Jafar Panahi (2003)

“Eğer bir hırsızı tutuklamak istiyorsan, tüm dünyayı tutuklaman gerekir”

Kanla sonuçlanan bir kuyumcu soygununu gerçekleştiren bir pizzacı kuryesinin hikâyesi.

Senaryosunu gerçek bir olaydan yola çıkarak Abbas Kiarostami’nin yazdığı, Jafar Panahi’nin yönettiği bir İran filmi. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Ödülü’nü kazanan film başrolde gerçek bir pizza kuryesinin oynadığı, İran sinemasının insanı anlatan iyi öyküler yazma ve sinemalaştırma becerisinin parlak bir örneği olan ve yalın anlatımı ile dikkat çeken bir çalışma. İran sinemasının pek çok diğer örneğinin başına geldiği gibi Panahi’nin, ülkesinin sinemalarında “öyküsünün fazla karanlık olması” gerekçesi ile gösterime giremeyen bu filmi, ana meselesi olan İran’da sınıflar arasındaki eşitsizlikleri hikâyesine doğal bir biçimde yerleştirebilen ve suçun/suçlunun arkasında hemen her zaman bir toplumsal yapı probleminin yattığını hatırlatan ilginç bir yapıt.

Öykü önemli bir bölümü kesintisiz bir çekimle gerçekleştirilen bir soygun girişimi sahnesi ile açılıyor. İşler ters gidiyor ve iki ölümle suçlanıyor bu girişim; bundan sonra öykü geriye dönerek bir suçlunun doğuşunu anlatıyor bize. Hüseyin (Hossain Emadeddin) ve Ali (Kamyar Sheisi) bir pizzacıda kurye olarak çalışan iki arkadaştır. Motosikletlerini kullanarak sokaklarda yankesicilik de yapan bu ikiliden Ali kız kardeşini (Azita Rayeji) Hüseyin ile evlendirme planları da yapmaktadır. Ali’nin çaldığı bir çantadaki adres onları bir mücevherciye götürürken, Hüseyin’in pizza teslimatı onu şehrin kendisininkinden çok farklı yaşamları ile tanıştıracak ve ülkesindeki eşitsizliklerin ve yozlaşmanın tanığı yapacaktır.

Açılış sahnesindeki sadelik ve bu sahnenin sonundaki zarif zum Jafar Panahi’nin sinema dili ile ilgili iyi bir ipucu veriyor. Süslerden ve teknik oyunlardan kaçınan, ve olan biteni yaşandığı gibi ve tarafsız bir gözle anlatan bir dil bu. Onun sadeliği senaryo ile de tam bir uyum içinde. Hüseyin ve Ali’nin gittikleri bir kahvedeki konuşmalarına kulak misafiri olan ve onlara bir Doğu öyküsünde rastlayacağımız türden nasihatte bulunan adamın sahnesi bu sadeliğe eşlik eden gerçekçiliğin dışına çıkan tek bölüm gibi görünüyor ama işte tam da bu Doğu havası onu da öykünün doğal bir parçası kılıyor. “Tüm meslekler insafa dayanır. Sizinki bile öyle”nin de içinde bulunduğu bu “akil adam” konuşmasının öykünün geneli içinde ayrıksı durmamasını filmin artıları arasına katmak gerekiyor.

Senaryo Hüseyin’i adım adım kuyumcuya götüren tanıklıklarını hiç acele etmeden anlatıyor bize ve üstelik bunu 100 dakikanın altında kalan bir sürede yapıyor. Başlardaki kahvehane sohbetinden içerideki bir partinin seslerinin dışarıya taştığı evin önünde geçen sahneye pek çok bölümde, Panahi öyküsünü adeta bir belgesel yaklaşımı ile ve kurguda sadece “önemli” olanları tutmayı tercih eden ticari yaklaşımdan hayli uzak durarak anlatıyor. İlk bakışta bu seçimin bir monotonluk yaratacağı düşünülebilir ama hiç de öyle olmuyor; örneğin kahramanımızın pizza siparişinin teslimi için geldiği evin önünde askerler tarafından durdurulması ile başlayan sahnede partiden çıkanlar, partidekileri almaya gelenler ve evin önünde çıkanları bekleyen askerlerle olan sohbetleri sadece öykünün gelişimi ve Hüseyin’in eylemine giden yolu açan kritik unsurlardan biri olmakla kalmıyor; ayrıca filmin ana meselesi olan eşitsizliği de tüm iddiasız görünümüne rağmen güçlü bir şekilde anlatıyor.

Bu iddiasızlık ya da alçak gönüllülük aslında hikâyenin tümüne hâkim. Kuşkusuz bu sessizce dile getirme tercihinde İran’daki sansür mekanizmasının ve rejimin sanat üzerindeki kontrolünün de önemli bir payı var. İranlı sinemacıların bu baskıya rağmen ve gerekirse bedelini de ödeyerek üretmeye devam etmeleri, hatta sansür koşullarını farklı bir anlatım biçimine giden yolu açan bir araç olarak kullanmaları bugün bu sinemanın en önemli başarılarından biri elbette. Tam da bu nedenle, tüm o yalınlığına rağmen dikkatle seyredilmesi gereken bir film bu da. Zenginlerin yaşadığı semtteki “yasa dışı” bir eylemin faillerinin peşine düşen askerlerin “suç mahalli” olan evin önünde beklemeyi tercih etmesi ve içeri girmemesi, buna karşılık aynı güvenlik güçlerinin fakir bir semtteki şüpheliyi ele geçirmek için onu evinden yaka paça dışarı çıkarmaları aralarında bir zaman farkı olan farklı sahnelerde gösteriliyor. Bu iki sahne arasındaki ilişki filmin anlatmak istediğinin sağlam bir kanıtı ama Panahi özellikle dikkat çekmiyor bu farka ve seyircinin tüm o bölümlerin “sıradan” görünümü içinde dikkat etmesi gerekiyor buna. Hüseyin’in zengin semtte, parti yapılan evin önünde ne içeri girmesine ne de gitmesine izin verildiği için mahsur kaldığı bu sahne, bir sıkışmışlığın sembolü olarak da önem taşırken, onun elinde kalan pizzaları ikram ettiklerinin farklı reaksiyonları da sınıflar arası ilişki için ince bir ima da içeriyor. Zengin ve yoksulun karşı karşıya kaldığı muamelelerin farklılığının her bir örneğinin Hüseyin’de yarattığı birikimi altını çizmeden ve yine her birini doğal bir sadelikle çekilmiş sahnelerle anlatan film İran’daki sınıf meselesini karşımıza getiriyor böylece. Hüseyin’in soygun sırasında kuyumcudan özellikle bir takıyı istemesi bu bağlamda sembolik bir önem taşıyor kuşkusuz.

Panahi’nin oyuncu seçimi de filmi farklı kılan öğelerden biri. Başroldeki Hossain Emadeddin gerçek bir pizzacı kuryesi ve paranoid şizofreni rahatsızlığı ile yaşıyor; onun bu mental problemi zaman zaman çekimlerde problem yaratmış ve Panahi’yi projeyi iptal etmeyi düşündürtecek kadar zorlamış. Kendisini askerden tanıyan bir müşterinin “çok değişmişsin” tepkisi ve Hüseyin’in, aldığı kiloları kortizon kullanımına bağlaması üzerinden dolaylı bir göndermede bulunmuş görünüyor senaryo ve muhtemelen İran – Irak savaşına ve Hüseyin’in oradaki geçmişine bu referans. Hossain Emadeddin’in karakterini -bir bakıma kendisini denebilir aslında- duygudan uzak, soğuk bir ifade ile canlandırması “öfkenin derinlerde biriktiğini” göstermesi açısından doğru olmuş. Diğer oyuncularının tümünün ilk kez kamera karşısına geçtiği (Ali’yi canlandıran Kamyar Sheisi aslında kameraman örneğin) ve sadece birinin sonradan bir oyunculuk kariyerine sahip olduğu filmde bu amatör oyuncu seçimleri ile de doğru görünen bir seçim yapmış yönetmen. Karakterleri anmışken, onlara verilen isimlerin İran’da en yaygın erkek adlarından olması da (Ali ikinci, Hüseyin ise dördüncü sırada erkek isimleri arasında) -muhtemelen bir tesadüf olsa da- sembolik bir anlam taşıdığını da ekleyelim.

“İnsaf” bir kavram olarak iki kez doğrudan çıkıyor karşımıza filmde: önce kahvehane sohbetinde sonra da kaza geçiren bir kuryenin motorundan düşen pizza kutularını ve ayağından fırlayan ayakkabıyı alan bir yaşlı evsizin ağzından (“İnsaf, el insaf!”) duyuyoruz bu sözcüğü. Hikâye bu sözcük üzerinden, hırsızlık tanımlamalarımızı yeniden değerlendirmemizi bekliyor. Kahvehanede sohbetlerine kendisini katan adamın vurguladığı “insaf” boyutu önemli diyor öykü ve gerçek hırsızlıklar için toplumdaki eşitsizliklere bakmamızı istiyor. Hüseyin’in, bu adamın yaptıkları işi adını koyarak hırsızlık olarak nitelemesinden rahatsızlık duymasının nedeni de bu olsa gerek. Onun ultra lüks bir evde zengin bir adamın sohbet için daveti ile geçirdiği anları filmin uzun uzun göstermesinin arkasında yatan da bu. 18. kattaki o zengin evin terasından çok aşağılardaki ve karanlık içinde kaybolmuş kendi yoksul evine bakan Hüseyin’in aklından geçenler bizi açılış ve kapanıştaki sahneye götürüyor.

Deneyimli ve özellikle sinema filmleri için hazırladığı çalışmalarla bilinen İranlı besteci Peyman Yazdanian’ın kapanış jeneriğindeki Batılı, hatta caz havaları taşıyan melodileri öyküye bir büyük şehir havası katarken, aynı türden bir müziğin zengin adamın evinde sürekli olarak çalıyor olması da şehre egemen olanın sembolü olarak görülebilir. Kuyumcunun “sarı altın mı yoksa beyaz altın mı tercih edersiniz?” sorusunu filmin adındaki kırmızı ile birlikte düşünmemizi ve altının simgesi olduğu servetteki “kan”ın rengini hatırlatan film, baştaki dört dakikalık kesintisiz sahnenin biçim ve içeriği ile Tarantino’yu hatırlatan ama onun görkemli yüzeyselliğinden uzak duran ve İran sinemasının iki usta isminin iş birliği ile de önemli olan, görülmesi gerekli bir yapıt.

(“Crimson Gold” – “Kanlı Altın”)

2013 Festival Notları 4

Después de Lucía (Lucia’dan Sonra) – Michel Franco : Meksika ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen film yönetmen Franco’nun ikinci uzun metrajlı çalışması. Trafik kazasında annenin ölümü ile başka bir şehire yerleşen baba ve kızının hikâyesi beklenmedik ölçüde sert bir çalışma. Büyük kayıplarının altından kalkmaya çalışan ikiliden kızın yeni okulunda arkadaşlarından gördüğü muamele en katı yürekleri bile çileden çıkartacak cinsten. Günümüzün erken büyüyen, toplumsal değerlerin hayatlarında yer bulamadığı gençlerin yaşama biçimlerini ve kıza yaptıklarını anlatırken ve gösterirken bilinçli bir biçimde ileri gitmiş Franco ve kayıplarını büyütmemek için üzerinde konuşmayan iki karakterin zaman zaman birbirlerine söyledikleri yalanları bu kayıp ile mücadele etmenin bir yolu olarak kullanmalarının da neden olduğu trajediyi tüm açıklığı ile gösteriyor seyircisine. Senaryosundaki kimi küçük kusurlarına rağmen kendisini ilgi ile seyrettiren film çocukların/gençlerin bazen nasıl da acımasız olabileceğinin altını belki bir parça fazlası ile çizerken seyircisinin üzerinde rahatsız edici olsa da kalıcı bir etki bırakmayı da başarıyor. Kalıcı bir etki çünkü film tıpkı başladığı gibi uzun bir tek çekim ile biterken içinize yerleşmiş bir öfkeyi hissetmeniz hayli yüksek bir olasılık.

Student (Öğrenci) – Darezhan Omirbayev : Yönetmen Omirbayev’in Rus yazar Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanını günümüz Kazakistan’ına kendi senaryosu ile uyarladığı bir film. Kapitalizmin Rus toplumunda etkisini göstermeyi başladığı 1800’lü yıllarda gençlerdeki öfkeyi de konu alan romandaki olayları Omirbayev Sovyetler’in çöküşünden sonra doludizgin kapitalizme koşan eski Doğu Bloku ülkelerinden biri olan Kazakistan’a uyarlamış. Romanda daha bilinçli ve işlediği cinayet için argümanlar geliştiren baş karakter burada daha çok etrafında gördüklerinden ve kendi yoksulluğundan yola çıkıyor gibi görünüyor. Komünizm dönemindeki “bir sürü olarak mutlu olmaya çalışmanın” yerine yeni dönemde sadece “tek başına ve kendi mutluluğuna odaklanan” ve evrim teorisindeki sadece güçlü olanın ayakta kalması fikrini insan hayatına da doğal bir biçimde uyarlayan bir zihniyetin hâkim olduğu ülkesini eleştirisinin odağına alan yönetmen hikâyesini süslemeden ve yalın bir dil ile anlatıyor. Baş karakterin romanın aksine fazlası ile silik bir kişiliğe büründürülmesi filmin çekiciliğini azaltmış açıkçası ve oyunculuklar da bir parça fazla amatör görünüyor. Yeni inşa edilen dev binaların ve o binaların cam ve beton bloklarının altını çizen ve yeni zenginlerin sıkı bir eleştirisini yapan yönetmen bu yeni dünyada kendisine yer bulamayan şair karakteri üzerinden de filmin havasından hiç eksilmeyen umutsuzluğu besliyor. Belki gereğinden fazla yalın ve bu nedenle de bir parça “boş” görünen film hikâyesinin düşündürdükleri ile önemli daha çok.

Elefante Blanco (Beyaz Fil) – Pablo Trapero : Arjantinli sinemacı Trapero şehrin hemen içindeki geniş alanlara yayılan ve yoksulluk, uyuşturucu ve çeteler ile dolu mahallelerin birindeki iki din adamının ve bir sosyal görevlinin yaşadıklarını anlatıyor. Amazon ormanlarındaki bir katliam ile başlayan film benzeri bir katliamın yaşandığı Arjantin’de biterken, yine de umudu elden bırakmıyor. İmkânsız görünen bir çabanın peşindeki bu üç insanın zaman zaman inançlarını yitirme noktasına gelmesini, ne olursa olsun direnmesini ve sık sık içine düştükleri çaresizliği etkili bir şekilde anlatıyor. Üç başarılı oyuncusunun epey katkıda bulunduğu film hikâyesinde bir şeyleri eksik bırakmış ama bir şeyleri de gereksiz katmış görünüyor. Latin Amerika’da yoksul halkın din ile ilişkisi, Katolik Kilise’sinin tam tersi yönde ve çoğunlukta olan örnekleri olsa da kimi görevlilerinin suç çeteleri ve hükümetlere karşı yoksul halkın yanında yerini alması örneğin, filmin hikâyesi ile uyumlu ve üzerinden epey zengin malzeme çıkartılabilecek bir konu ama filmde yeterince bulamamış yerini. Buna karşılık din adamlarından birinin inancına ve yeminine aykırı bir şekilde içine girdiği gönül ilişkisi hikâyeye belki ek bir dramatizm katan ama kesinlikle gereksiz bir unsur olmuş. Saptadığı görüntüleri ve anlatımı ile de dikkat çeken film senaryosundan bir parça zarar görmüş sanki. Adaletin bırakın kendisini, kavramının bile yer bulamadığı bir dünyanın ne halde olacağını görmek için ilgiyi hak eden bir çalışma.

Pardé (Perde) – Jafar Panahi / Kamboziya Partovi: Berlin film festivalinden senaryo ödülü alan ve İran’ın yasaklı sinemacısı Panahi’nin bir başka İranlı sinemacı Partovi’nin yardımları ile çektiği bir film. İki yönetmenin aynı zamanda oyuncu olarak da yer aldığı film, sahildeki bir eve köpeği ile birlikte kendisini kapatan ve dışarıdan gelecek “tehlikelere” karşı pencereleri siyah perdelerle örten bir senaristin hikâyesi olarak başlıyor. Dışarıdan gelen ve başları dertteki iki karakterin de eve girmesi ile bir süre sonra gördüklerimizin bir sinemacının yaratma sürecinin izlenimleri olduğunu anlıyoruz. Senaryo bu nedenle hem sanat ve sanatçı üzerine hem de Panahi’nin içinde bulunduğu gerçek durum üzerine hayli sembolik bir biçim alıyor. Evin duvarlarındaki eski Panahi filmlerinin posterleri, devlet televizyonundaki gerçek köpek katliam görüntüleri ve evin dışına hiç çıkmayan ve sadece açılış ve kapanıştaki uzun bir tek çekimle oluşturulmuş sahnede dışarısını gösteren kamerası ile filmin “kapalı perdeler” altında yaşayan bir toplumun özgürlük sorununu gündeme getirdiğini ve bunu yaparken akıllı ve ustalıklı bir dil kullandığını belirtelim. Sembolizmi bir parça fazla görünebilir kimi seyirciye ve bilinen anlamda bir hikâyeye sahip olmaması yadırgatabilir ama bir sanatçının “tutsak” edilmesini anlatan bir filmin günümüz Türkiye’sindeki kimi durumlar düşünüldüğünde özellikle bizler için hayli önemli olduğunu söylemek gerek. Farklı düşünen/yaşayan insanların siyah perdeler ile gizlenmiş ortamlarda yaşamak ve üretmek zorunda kalmaları elbette öncelikle sanatçıların karşı durması gereken bir durum ve Panahi’nin içinde bulunduğu koşullar ne olursa olsun düşünmeye ve üretmeye cesaret edebilmesi de örnek alınması gereken bir tutum kuşku yok ki.