The Falcon and the Snowman – John Schlesinger (1985)

“Hiçbir fark olmazdı. Bu absürt dünyaya cevabımı kendi irademle seçtim. Fırsat verilseydi, daha fazlasını yapardım”

ABS casusluk uydukları ile ilgili gizli bilgileri 1970’li yıllarda Sovyetler’e satan iki Amerikalı gencin hikâyesi.

Robert Lindsey’in gerçek bir olayı anlatan kitabından, ilerleyen yıllarda “Schindler’s List – Schindler’in Listesi” ile Oscar kazanacak olan Steven Zaillian tarafından uyarlanan (ki kendisinin ilk senaryo çalışması olmuş aynı zamanda) ve o tarihte Oscar’ını “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu” ile çoktan kazanmış olan John Schlesinger tarafından yönetilen bir film. Orta-üst sınıftan iki gencin kendi istekleri ile bir “vatan haini”ne dönüşmelerini anlatan hikâye gerçekte yaşananlara sadık kalmakla birlikte başta iki gencin yakalanma sahneleri olmak üzere pek çok değişiklik de yapmış yaşananlarda sinemasal çekicilik uğruna. Gençleri canlandıran Timothy Hutton’ın işini yaptığı ama özellikle Sean Penn’in oyunu ile her zamanki gibi öne çıktığı film yeterince ve hedeflediği kadar gerilimli olamasa da (üstelik hikâyenin gerçekliğinden kaynaklanan ilave bir potansiyeli olsa da bu konuda) kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor genel olarak.

Biri FBI emeklisi ve şimdi önemli bir şirkette güvenlik sorumlusu olan bir babanın oğlu, diğeri ise bir doktorun evlat edindiği bir genç olan iki adamın ABD’nin sırlarını Sovyetler’e satması ve sonra bu tehlikeli süreci yönetemez hale gelmelerini anlatıyor hikâyemiz temel olarak. Çocukluk arkadaşı olan ve birlikte papaz yardımcılığı yapmış olan iki gençten Penn’in canlandırdığı Andrew Daulton uyuşturucu satıcılığına bulaşmış, Hutton’ın canlandırdığı Christopher Boyce ise üniversite yerine kilisede kariyer yapmaya başlayan ama hikâyemizin başında kiliseyi terk ederken gördüğümüz iki karakter. Her ne kadar olaylar gerçek olsa da Boyce karakterinin ülkenin sırlarını Sovyetler’e satmaya nasıl bu kadar çabuk karar verdiğini ikna edici olarak anlatamıyor bize film. Çalıştığı yere yanlışlıkla gelen CIA mesajlarının ülkesinin Avustralya’da İşçi Partili başbakanı devirmek ve aynı ülkede ABD çıkarlarına aykırı düşecek bir grevi engellemek için neler yaptığını öğrenmesi gerçek hayatta aynen yaşanmış olsa da Boyce’un Daulton’u aracı yaparak Sovyetlerle temas kurması sinemasal olarak ikna edici durmuyor perdede. Herhangi bir özel politik kimliği olmayan Boyce’un bu sırları satarken beklentisi belki temel olarak ABD’nin kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ama bir siyasi yakınlık duymadığı Sovyetler’in üzerinden bunu yapmayı düşünmesi hikâyede resmedildiği akıllı haline uymuyor açıkçası. Şahinine İngiliz Parlamentosu’nu havaya uçarmaya hedeflenen Guy Fawkes’dan esinlenerek Fawkes adını vermiş olması bir ipucu olabilrmiş belki ama hikâye özellikle kaçınmış gibi bundan. Buna karşılık, uyuşturucu işine çoktan girmiş olan ve zenginlik hırsı ile dolu Daulton’un işe bulaşması çok daha inandırıcı duruyor. Burada elbette senaryonun kendisine daha fazla şans tanıması (süre olarak değil ama içerik olarak) ve Penn’in daha güçlü görünen oyunculuğunun da payı var. Boyce’un babası ile arasındaki ve bir sahnede özellikle vurgulanan ama öncesi ve sonrasında hemen hiç üzerinde durulmayan çatışmasının hikâyede bu bağlamdaki yeri de anlaşılmıyor açıkçası.

Boyce’un çalıştığı ve ülkenin casusluk uydularından gelen bilgilerin raporlaması işini yapan özel şirketteki “eğlenceli” çalışanlar (kağıt kırpma makinasını kullanarak margarita yapmaları vs.), Meksika’nın Hollywood’un geleneksel algısına uygun bir şekilde tehlikeli ve vahşi gösterilmesi (uyuşturucu, işkenceci polisler vs.) ve Sovyet elçilik çalışanlarının (neyse ki fazla abartılmayan) soğuk tavırları gibi klişelere başvurmuş filmimiz elbette. Öte yandan Ronald Reagan’ın başkan olduğu dönemde çekilen bir film olduğunu düşünürsek, milliyetçi bir görünümden çok fazla nasibini almamış olmasını ve çok kaba bir iyi ve kötü ayrımına gitmemesini takdir etmek gerekiyor. Gerçi bir sahnede Boyce’un babası oğlunun casusluk yaptığının ortaya çıkmasından sonra diğer çocuklarının okulda “komünistlik” ile suçlanmasını dehşet içindeki bir yüz ifadesi ile anlatıyor ama yönetmen Schlesinger buradaki dehşeti bizim de hissetmemizi bekliyor mu sorusunun cevabını özellikle ve belki de akıllıca belirsiz bırakmış görünüyor.

Açılış jeneriğinde Amerikan tarihinden kimi video görüntülerini ve ülkenin “sembolü” ponpon kızları gösteren, kapanışta ise David Bowie’nin sesinden “This is not America” şarkısını dinleten filmin ABD’yi ne kadar anlattığı tartışmalı olsa da, CIA’nin Avustralya’da yaptıklarını açıkça dile getiren ve medyanın takınacağı tavıra güvenmediği için (gerçekte medyanın ABD’nin Şili’deki darbeyi örgütlemesinin üzerine düşmemesi Boyce’u bu fikre götürmüş olsa da, filmde bu örnekten bahsedilmiyor hiç) öğrendiklerini gazetelere götürmektense, Sovyetler’e satmayı tercih eden bir karaktere yer vermesi yine de gerçek ABD ile ilgili bir fikir verebilir seyredene. Biri beslediği şahini nedeni ile “Falcon”, diğeri daha lisede bulaştığı “beyaz” ticareti nedeni ile “Kardan Adam” rumuzunu kullanan iki gencin yakalanması ile biten ve sonda sadece aldıkları cezaları belirten filmin atladığı en önemli konu ise aslında Boyce’un hapisten kaçması ve daha sonra yaşananlar. Ne var ki senaryo buralara hiç girmiyor ve özellikle Boyce’un yakalanma şeklini şahinli bir sahne uğruna gerçekte yaşananlara göre tamamen değiştiriyor. Bunlar bir Hollywood filmi ile karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, anlaşılabilir belki ama Schlesinger’ın filme hak ettiği kadar gerilim sağlayamaması ve özellikle Sean Penn’in karakterinin bocalamaları ile başlayan çözülme sürecini daha vurucu kılamamış olması affedilir bir problem değil. Oysa iki amatör casusun hikâyesi, gereksiz yapaylıklara başvurmadan üstelik, daha etkileyici olabilme potansiyeline sahipmiş kesinlikle. Boyce karakterinin aşk hikâyesi de eğreti durmuş hikâyede ve bu nedenle sonlarda sinema gişesindeki sahne de filmin ruhuna aykırı düşmüş bir parça.

“This is not America” adlı şarkının yanısıra başka sıkı parçaları da olan film Amerikan tarihinin en garip casusluk olaylarından birini ele alması ile ilginç bir çalışma ve eksikliklerine rağmen kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Muhafazakâr bir babanın, ülkesinin başka ülkelerde yaptıklarına şahit olan ve herhangi bir şeye “inancı” yok gibi görünen (senaryodan bu özeti doğrudan çıkarmak zor olsa da) Boyce karakteri de kesinlikle ilgi çekici, senaryo onu hakkı ile işleyememiş olsa da. Kahramanlarımızın (özellikle Boyce karakteri) dürtülerinin yeterince açıklanmamış olması, buna karşılık bu iki amatörün bunca zaman bu işi nasıl götürebildiklerinin üzerine gidilmemesi de filmin lehine olmamış ama Rus elçilik görevlisi rolündeki İngiliz oyuncu David Suchet’in göründüğü hemen her sahnede rol çaldığı ve klasik bir dil ile anlatılmış olan film bu kusurlarına rağmen, beklentilerin çok yüksek tutulmaması şartı ile kesinlikle keyifle izlenebilir.

(“Şahin ve Kardan Adam”)

Sunday Bloody Sunday – John Schlesinger (1971)

“Ve ben onun yakınlığını istiyorum. Ve bana diyorlar ki “arzularını karşılamakta yetersiz kalır o, ondan kurtulmalısın”. Ve ben diyorum ki “bunları biliyorum ama onu özlüyorum, hepsi bu”. Ve diyorlar ki “o seni hiç mutlu etmedi”. Ve ben diyorum ki “ama mutluyum ben, onu özlemek dışında”. Bütün hayatım boyunca cesur ve becerikli birini aradım. Onun böyle olmadığını biliyorum. Ama bir şeydik biz; bir şeydik”

Boşanmış bir kadın, eşcinsel bir doktor ve ikisi arasında gidip gelen biseksüel genç bir sanatçının hikâyesi.

1970’lerin İngiltere’sinden cesur bir film. Kendisi de eşcinsel olan ünlü İngiliz yönetmen John Schlesinger’ın aktör John Steiner ile olan ilişkisinden esinlenerek, senaryosu Penelope Gilliatt tarafından yazılan film, bugün bir parça eskimiş görünse de ve Peter Finch ve Glenda Jackson gibi iki dev oyuncuya içini doldurabilecekleri yeterince malzeme vermemiş olsa da kesinlikle görülmesi gerekli bir klasik. Evet bir kült olma fırsatını çeşitli nedenlerle kaçırmış bir çalışma bu ama eskimiş görüntüsüne karşın yine de –özellikle dönemi için- yenilikçi bir dilinin olması ve klasik sinemanın kalıplarından bağımsız hareket edebilmesi ile de önem kazanan ve İngiliz sinemasının –aslında tüm ülkenin- o kadar da Amerikan etkisi altında olmadığı yıllardaki yaratıcılığının örneği olan bir eser bu.

Çok küçük bir rolde –parktaki arabaları çizen çocuk- günümüzün büyük yıldızı Daniel Day Lewis’in ilk sinema rolünde karşımıza çıktığı film bugün sıradan görünen ama o günler için cüretkâr kabul edilen içeriği ile oyuncu bulma sıkıntısı yaşamış. Doktoru canlandıran Peter Finch ve genç aşığını oynayan Murray Head öpüşme sahnesinden rahatsız olmayan olmayan nadir oyuncular olmuş ve kadını oynayan Glenda Jackson’ın annesi rolü için de Peggy Ashcroft zorlukla ikna edilebilmiş örneğin. Kısa bir öpüşme sahnesi dışında film aslında hiçbir “rahatsız edici!” yan içermiyor ama kariyerlerine zarar vereceği gerekçesi ile pek çok erkek oyuncu reddetmiş kendilerine önerilen rolleri. Ve böyle yaparak da aslında ciddi bir fırsatı kaçırmışlar. Evet sinema tarihinin kesinlikle ilk akla gelen örneklerinden biri olmadı bu film ama farklı bir yerde durduğu ve duracağı açık. Açılış jeneriği olmadan başlayan film bir kadın ve bir erkeğin ortak tutkuları olan bir genç adam ile olan ilişkilerini anlatırken bazı alanlarda çok başarılı oluyor ama bir alanda da yetersiz kalıyor. Schlesinger’in bir önceki çalışması olan “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu” filminin aksine burada eşcinsel karakterin kendisine acımaya kadar giden bir “zavallılık” durumu yok örneğin ve bu durum filmin gereksiz bir melankoli veya trajedi havasından akıllıca kaçınmasını sağlıyor. Penelope Gilliatt’ın ilk ve tek sinema senaryosu, Schlesinger’in doğru mizansen tercihleri ile tüm karakterlerin genç ve özgür bir havada karşımıza gelmesini sağlamış görünüyor. Her üç karakter de durumlarının ve tercihlerinin farkında ve arada doktorun ve kadının şikayetlerine ve hatta kadının alçak tonda seyreden ağlamalarına rağmen bu tercihlerinin her zaman arkasında duruyorlar. Hikâyeyi -özellikle finali açısından değerlendirip- yitirilen aşk(lar)ın neden olduğu mutsuzluk olarak okumak da mümkün belki ama film bu aşk(lar)ın aslında hiçbir zaman gerçek anlamda vücut bulamadığını/bulamayacağını söylüyor bize. Özetle aşkın yitirilmesi değil, aşkın ortada olmaması söz konusu. Burada senaryonun her ikisi de genç adamın peşinde olan kadının ve erkeğin karakterlerini yeterince derinlemesine çizmediğini söylemek gerek. Öyle ki Peter Finch ve Glenda Jackson bu nerede ise yüzeysel kalan karakterlerinin içini doldurmak için çabalamak zorunda kalmışlar. Neyse ki iki sanatçı da o denli usta oyuncular ki göründükleri her anın seyirci için çekici olmasını sağlıyor ve bu derinlik eksikliğinin olumsuz etkisini çoğunlukla yok etmeyi başarıyorlar.

Filmin adı konmayan bir mizahı da var ve Finch-Jackson ikilisi bu hafif mizahı çok doğru seçilmiş küçük oyunculuklarla hayli etkili kılıyorlar. Bu hafif mizah şu açıdan da önemli: Özellikle araba radyosundan sıkça duyduğumuz haberlerin hep dile getirdiği gibi ülke tam bir ekonomik kriz içinde, doktorumuzun sokakta umutsuzca aşkı arayıp aslında sadece cinselliği bulduğu günlerde tanıdığı bir genç adamla olan sahnesinin gösterdiği gibi bu aşkın ciddi riskleri var ve kadının annesi ile konuştuğu sahnede olduğu gibi gerçekte “mutlu bir aşk da yok”. İşte böyle bir ortamda bu iki karakterin aşk arayışını filmimiz hafif bir mizah ile dramın kollarından çekip alıyor sık sık ve kahramanlarına karşı zaman zaman gösterdiği alaycı yaklaşım ile eğlendiriyor da seyircisini.

Filmin Ron Geesin imzalı müzikleri genç ve taze -en azından o dönem için- havasını başarı ile desteklerken sık sık duyduğumuz klasik müzik eserleri bu müzik ile doğru bir çelişki yaratıyor. Mozart’ın iki subayın nişanlılarının sadakatini test etmek için giriştikleri oyunu anlatan “Così Fan Tutte” operası ve bu operadan seçilen ve nişanlı kadınların savaşa gittiğini düşündükleri erkeklere veda ederken söylediği “Soave Sia İl Vento” isimli arya hikâye için çok uygun aslında. Filmimizde kadın ve adam genç erkeğin kendilerini diğeri ile aldattığının, ABD’ye gideceğini ve muhtemelen dönmeyeceğini ve onunla geçirdikleri her anın aslında vedanın bir parçası olduğunun farkındalar. Bu veda filmin sıklıkla ima ettiği hüzün ile de bağlantılı; elli yaşından sonra işsiz kalan ve genç görünmek için yüzünü gerdiren adam, doktor ve kadının çok daha etkileyici olma fırsatı kaçırılmış bir sahnede karşılaşmaları ve kısa sohbetleri ve kadının ağladığı sahneler bu hüznü elle tutulur kılıyor. Yönetmen ve senaristin yukarıdaki başarılar ile filmi saf bir klasiğe dönüştürememiş olması ise üzücü. Bugün hayli eskimiş görünen zum hareketleri bir yana, kadın ve adamın geçmişi hatırladığı sahnelerin olmamışlığı gibi kusurları var filmin. Kısmen senaryonun adeta özellikle tercih etmişcesine derinlere inmeyi ret etmesi ve kısmen de Schlesinger’in elindeki malzeme ile ne yapacağına zaman zaman karar verememiş görünmesi filmin daha güçlü bir konumda yer almasına engel olmuş. Sonlarda sinagogtaki “Bar Mitzvah” töreninin bu kadar uzun tutulmuş olması ise hikâyeye herhangi bir katkısı sağlamadığı gibi filmin havasını da bozuyor.

Christopher Isherwood’un filme de çekilen “A Single Man – Tek Başına Bir Adam” romanını hatırlatan bir yanı da var bu filmin. Orada adam ve kadın iki iyi dosttur ama farklı cinsellikleri bu dostluğun aşka dönüşmesine asla müsaade etmeyecektir. Burada böyle bir dostluk söz konusu değil ama filmi seyrettikten sonra iki karakterin aslında -cinsellik hariç- tam da birbirlerine göre olduğunu düşünebilirsiniz. Bu durum da filmin hüznüne anlamlı bir kakıda bulunuyor kuşkusuz. Ses ve görüntüler ile karşımıza gelen ekonomik kriz, gece ortalıkta doşan tuhaf tipler veya eczanedeki tüm o bağımlılar ise, tıpkı doktorun ve kadının hayatlarının belki de son aşklarının peşinde koşması gibi ülkenin de son anlarını yaşadığını söylüyor muhtemelen.

Genç adamı oynayan Murray Head’in keyifli ve genç oyunu ile de renklenen ve finalde Finch’in seyirciye hitap ederek yazının başındaki sözleri söylediği film görülmesi gerekli ve kusurları affedilebilir bir çalışma özet olarak.

(“Allah’ın Belası Bir Pazar”)

Yanks – John Schlesinger (1979)

“Biz farklıyız. Aynı dili konuşuyor ve aynıymış gibi görünüyoruz ama farklıyız ve bu benim hoşuma gidiyor”

Normandiya çıkarması öncesinde İngiltere’de yerleşik ABD’li askerlerle İngiliz kadınları arasında yaşanan aşkların hikâyesi.

İngiliz yönetmen John Schlesinger’dan savaş sahnesi içermeyen bir savaş filmi. Orijinal bir senaryoya dayanan film, hem savaş zamanında aşkın hayatlardaki yeri hem de kendi evleri olmayan topraklarda Amerikan askerlerinin yerli halk tarafından nasıl algılandığı üzerine sözleri olan bir çalışma. Schlesinger’ın bir parça durgun bir yönetim gösterdiği film hikâyesinin kaldıramadığı uzun süresinin ve yeterince akıcı ilerlemeyen temposunun etkisi ile çabaladığı kadar etkileyici olamıyor.

Senaryo ilginç bir şekilde iki ayrı İngiliz kadın – Amerikalı subay aşkını anlatıyor ama nerede ise bu hikâyeler birbirine hiç dokunmuyor. Bu iki aşkın tarafları, hikâyelerinin gelişimi ve sonuçları da bir karşılaştırmaya altı dolu olacak bir şekilde imkân vermediği için nerede ise iki farklı film izliyor gibi oluyorsunuz ve bu tercih de filme zarar veriyor kuşkusuz. Senaryonun bu hatası bir kenara bırakılırsa, çok yeni şeyler söylemese de İngiliz-Amerikan zıtlığı (veya benzerliği) üzerine, bireylerin savaş zamanlarında geri plana düşen aşk hayatlarındaki kayıplar üzerine ve Amerika’nın “kurtardığı” toprakların sahiplerine ve orada yaşayanlara karşı olan tavırları ve bu tavırların nasıl algılandığı üzerine birtakım hatırlatmalarda bulunmayı başarıyor senaryo. Bu hatırlatmalardan ilkini ve sonuncusunu yaparken de genel olarak tarafsız bir yerde durmayı başarıyor. Örneğin İngiliz halkın bir kısmı askerlere sıcak, bir kısmı ise tepkili yaklaşırken, senaryo Amerikalı askerlerin tavırlarını da bazen kendinde her türlü hakkı gören bir kurtarıcıdaki küstahlık biçiminde kimi zaman da kendini isteği dışında bulduğu yabancı topraklarda evini özleyen ve savaşın acısını çeken iyi niyetli insanlara özgü davranışlar olarak sergiliyor. Bu “tarafsızlık” elbette bir açıdan bakınca fazlası ile ortada duran bir film görüntüsüne neden oluyor ki bu da filmin lehine bir sonuç oluşturmuyor. Filmin temel sıkıntısını da çok iyi örneklendiren bir olumsuzluk bu aslında. Senaryo Schlesinger’a sıkı bir anlatım sağlayacak yeterli malzeme vermiyor ve ne her iki aşk ne de savaş ortamının sıkıntıları seyirciyi ele geçirecek bir içerik ve biçimle gelebiliyor karşımıza.

Subay olan kocası savaşta olan İngiliz kadın (Vanessa Redgrave) ile Amerikalı subay (William Devane) arasındaki aşkı anlatamamak gibi bir derdi de var filmin. Schlesinger bu aşkı ne diğer aşk hikâyesinden yeterince farklı kılabiliyor ne de sondaki kabullenmenin hüznünü geçirebiliyor seyirciye. Aşklarının imkânsızlığını daha olgun bir şekilde kabullenen bu karakterlerin hissettiklerini seyircinin hissetmesini zorlaştıran anlatım, anlattığı aşkı da nerede ise sıradan kılıyor. Kadının yatılı okulda okuyan ama bundan nefret eden çocuğu ile ilgili hikâyenin filmde neden yer aldığını anlamak ise mümkün değil. Ne gelişen olaylara etkisi olan ne de kendi başına yeterince ilginç olabilen bu küçük yan hikâye tamamen çıkarılabilirmiş filmden. Belki yönetmenin final kurgusundan yaklaşık 25 dakikanın yapımcılar tarafından kesilmiş olmasının da etkisi olmuş bunda ama sonuçta havada kalan bir yan hikâye bu. Schlesinger’ın Amerikan ordusu içindeki ırkçılığa dokunduğu ve siyah bir askerin beyaz bir İngiliz kız ile dans etmesinden kaynaklanan kavgayı gösterdiği sahne sıradan bir mizansen ile çekilmiş olsa da içeriği ile dikkat çekiyor ama tıpkı yatılı okuldan nefret eden çocuğun hikâyesinde olduğu gibi filmin hikâyesinin dışında kalan içeriği ile bir yere oturmuyor. Bu kavgaya karışan beyaz askerlerden birinin daha sonra finalde bir çocuğa gösterdiği sevecenlik hakkında senaristler ne hissetmemizi beklemişler bilmiyorum ama eğer beklenen savaşın neden oldukları veya ırkçılığın o dönemde sıradan insanlar arasında ne kadar “doğal” olduğunu söylemek ise askerin iki zıt uçtaki davranışları bunu ima dahi etmiyor açıkçası.

Richard Gere’ın sadece yakışıklılığını emrine verdiği diğer pek çok filmi ile kıyaslayınca epey başarılı bir biçimde can verdiği Amerikalı asker ile İngiliz genç kız (Lisa Eichhorn) arasındaki aşk ise diğeri ile karşılaştırınca filme daha fazla enerji katan ve Schlesinger’ın farklılık yarattığı anların da kaynağı olarak görünüyor. Filmin Gere ile Eichhorn arasındaki ikili romantik sahneleri en parlak anlarını teşkil ediyor ve gerek kamera açıları gerekse ve özellikle Eichhorn’un oyunu ile dikkat çekiyor. Anne rolündeki Rachel Roberts’ın duyarlı ve gösterişli anlarda bile inceliği elden bırakmayan oyununa da dikkat edilmeli. Fiziksel olanı değil psikolojik olanı ile savaşı karşımıza getiren film, kimi iyi oyunculukları ve aşklardan birinin romantizminin başarılı gösterimi ile ilgi çekebilir yine de. Belki senaryo iki ayrı aşk yerine (aslında ikinci planda kalan bir üçüncü aşk da var filmde) genç çiftin aşkına ve bu aşkın kurbanı olan genç İngiliz askere ağırlık verilseymiş, çok daha farklı ve etkileyici bir sonuç elde edilir ve filmin tüm çabasına rağmen yeterince veremediği hüzün çok daha fazla elle tutulur hale gelirmiş diye düşünmemek elde değil.

(“Yankiler”)