Hearat Shulayim – Joseph Cedar (2011)

“İkimizin de kırık çömleklerle uğraştığını varsayalım. Birimiz bu çömlek parçalarına bakar, onları titizlikle temizler, ayıklar ve tasnif eder. Dönemini ve kimin yaptığını anlamak için bilimsel olarak ölçüp biçer ve eğer başarılı olursa işini iyi yapmış olur. Kendisinden sonraki nesiller onun araştırmasından yararlanacaktır. Diğeri bu kırık parçalara birkaç saniye bakar, aşağı yukarı aynı renkten olduklarını görünce hemen bir vazo oluşturur onlardan. Parçaların farklı dönemlere ait olmalarını veya birbirlerine gerçekten uyup uymadığını umursamaz. Yeter ki bir vazo çıksın ortaya! Vazo güzeldir ama bilimsel gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Boş bir vazodur o; bir peri masalıdır gerçeklikten eser taşımayan”

İkisi de akademisyen olan bir baba ve oğlunun aralarındaki rekabetin ve kazananı ödül töreninden önce yanlış açıklanan bir ödül etrafında doğan gerilimin hikâyesi.

İsrail sinemasından bir “entelektüel savaş” hikâyesi. Joseph Cedar’ın filmi bolca ödül kazanmış ve baba ile oğlu arasındaki entelektüel rekabeti nerede ise bir gerilim tadı vererek anlatan ve bu arada özellikle Talmud kavramına (Yahudilerin gelenek, kural ve efsanelerini içeren dini metinler) aşina olanların daha da keyif alacağı bir çalışma. Bilimsel çalışma yöntemlerinin farklılığı üzerine de sözleri olan film bu sözlerini akıllıca bir şekilde kişisel hikâyelerin de parçası yapmayı beceriyor ve ortaya seyri gerekli bir çalışma çıkıyor.

Akademi dünyasının da hırslardan, rekabetten ve ödüllendirilme arzusundan muaf olmadığını ve hatta bu dünyanın entelektüel seviyesinin yüksekliği nedeni ile bu çevrelerde yaşanan çekişmelerin çok daha incelikli araçlarla ve fikirler üzerinden yürütülen bir savaşa dönüştüğünü gösteren ilginç bir çalışma karşımızdaki. Baba haksızlığa uğradığına inanan, İsrail Bilim Akademisi’ne kabul edilmemiş, popüler olmamış ve hiç ödüllendirilmemiş, bir profesör ve eski usul yöntemlerle çalışan bir adam. Yıllarca büyük bir sabırla eski dinî metinleri taramış, karşılaştırmış ve sınıflamış ama onun yıllar boyunca süren çalışmasının önüne bir başka bilim adamının tamamen tesadüfen bulduğu bir metin üzerine yaptığı çalışma geçmiş. Oğul ise hayli popüler olan, akademik çevrelerde çok beğenilen ve hikâyenin başında da akademiye kabul törenine tanık olduğumuz bir profesör. Bu iki adamın devletin vereceği bir ödül etrafında dönen çekişmeleri oldukça zeki bir senaryo ile çekici ve nerede ise gerilim kelimesi ile sınıflanabilecek bir hikâyeye dönüşüyor ve Cedar Hitchcock filmleri için Bernard Herrmann tarafından yapılan besteleri çağrıştıran ve Amit Poznansky imzalı müziği de başarılı bir şekilde kullanarak hikâye ilerledikçe çekiciliği artan bir çalışma getiriyor karşımıza.

Joseph Cedar hikâyesinin “akademik” yanını ilginç bir içeriğe dönüştüren orijinal senaryosu ile takdiri hak ettiği gibi yönetmenliğini de ustalıkla konuşturuyor. Cannes’da Altın Palmiye alan senaryoyu yönetmen mizansen ustalığı ve incelikli buluşlarla pek çok çarpıcı sahnesi olan bir filme dönüştürmeyi başarıyor. Oğulun ödülün gerçek sahibini öğrenmesi ile yaşadığı ikilem, ödül komitesinin daracık toplantı odasında geçen tüm sahne veya kapanış jeneriklerini mikrofilmleri çağrıştıran bir şekilde perdeye getirmesi Cedar’ın parlak başarısının kimi örnekleri. Babayı canlandıran Shlomo Bar-Aba yılların kıskançlık, nefret ve kalp kırıklığını duygularını çok az dışa vurarak ustalıkla sergilerken, Lior Ashkenazi oğul rolünde tıpkı hikâyedeki karakteri gibi daha dışa dönük bir performans veriyor ve özellikle fedakârlık ile öfkesi arasında sıkıştığı anları çarpıcı bir biçimde canlandırıyor. Joseph Cedar dozunda tuttuğu kurgu oyunları ile filmine dinamizm katarken sık sık görüntüye getirdiği güvenlikle ilintili görüntüler ile ülkesinin içinde yaşadığı “sürekli alarm” halini de karşımıza getiriyor; bina girişlerindeki aramalar, sık sık görüntüye gelen korumalar veya diğer güvenlik önlemleri filmin “entelektüel” içeriği ile taban tabana zıt ve bu bağlamda ülkenin halet-i ruhiyesini de sergilemiş oluyor.

Zaman zaman eğlenceli grafiksel çalışmalara başvuran ve eskrim kıyafeti içinde babayı izleme gibi biraz zayıf veya ödül toplantısındaki yer darlığının yarattığı komedi gibi oldukça güçlü küçük mizah anları da olan film ilgiyi kesinlikle hak eden çalışma, akademik dünyanın da hırsları, dedikoduları ve kişisel çekişmeleri barındırdığını ve insan doğasının mesleği, entelektüel düzeyi ve yaşı ne olursa olsun her yerde aynı olduğunu söylemesi ile de ilginç bir film. Baba ile oğul arasındaki Freudyen çekişme, sevgi (bilimsel çalışmalara ve aileye duyulan) ve kuşkusuz öğrenme arzusu üzerine Cedar döktürüyor bu başarılı filminde.

(“Footnote” – “Dipnot”)

Beaufort – Joseph Cedar (2007)

“Burada bir adam öldü. Geldi, merhaba dedi ve öldü”

İsrail ordusunun 1982’de işgal ettiği Beaufort kalesindeki askerlerin 2000 yılında ve ordunun geri çekilmesinden hemen önce yaşadıklarının hikâyesi.

İsrail sineması ülkesini, savaşlarını ve bu savaşların kurbanları olan askerlerini sorgulamaya devam ediyor. Ebu Nidal örgütünün İsrailli bir elçiye suikast girişimine tepki olarak İsrail’in Güney Lübnan’ı işgali ile başlayan savaşın ve bu savaş sırasında ve sonrasında yaşanan travmaların askerler üzerindeki etkisi İsrailli yönetmenlerin ilgi alanı bir süredir. Bu filmden iki yıl sonra 2009’da çekilen Samuel Maoz’un başarılı çalışması “Lebanon” filminde olduğu gibi burada da hikâye savaşın sadece bir tarafına odaklanıyor ve iyi kötü veya doğru yanlış ayrımına girmeden savaş denen olgunun bireyleri içine düşürdüğü sefaletin resmini çiziyor. Ve “Lebanon” filminde tankın içinde geçen hikâyenin klostrofobisi kadar olmasada da bu filmde de kısıtlı ve çoğunlukla kapalı mekanlarda geçen hikâye yarattığı boğucu atmosfer aracılığı ile etkisini artırmayı başarıyor.

12. yüzyıldan kalan bir kalenin 1982 savaşı sırasında planlananın dışındaki gelişmeler sonucunda işgali ve daha sonra “İsrail ordusunun kahramanlığının” sembolüne dönüşmesi filmde konu alınan askerlerin hikâyesinin de başlangıcı. Uluslararası baskının sonucu olarak kaleyi boşaltacaklarını duymaya başlayan askerlerin bekleyiş hikâyesi özetle filmin anlattığı. Hiç görünmeyen düşmanın arada attığı bombalar, kollarında ölen asker arkadaşlarının yarattığı travmalar, anlamadıkları politik oyunların piyonları olduklarını düşünmenin yarattığı öfke ve beklemenin yarattığı bezginlik bu askerlerin içinde bulunduğu durumun özeti ve film tüm bu duyguları belki “Lebanon” filmi kadar etkileyici olmayan ama kesinlikle ilgiyi hak eden bir dil ile anlatıyor. Kalenin içinde inşa edilmiş koridorlar filmin güçlü görsel tasarımının baş göstergeleri. Kalın ve hantal görünümlü üniformaları içinde bu koridorlarda dolaşan askerlerin görüntüsü zaman zaman bir bilim kurgu havası yaratabilir seyredende. Evet, tıpkı bir bilim kurguda olduğu gibi gördüklerimizin bugüne, bildiğimiz ve anladığımız gerçeklere uymayan, farklı dünyalara ait olduklarını söylüyor bu görüntüler. İnsanlığın var oluşu ile başlayan ve hiç dinmeyen savaş fırtınasının bu derece normal karşılanır hale gelmiş olmasına rağmen, film bu genç askerlerin trajedisi üzerinden bunun normal olmasına direniyor adeta.

Filmin benzeri savaş filmi örnekleri ile kimi ortak noktaları ve bunun sonucu olarak onlarla paylaştığı klişeleri de var elbette ama bunlar pek de rahatsız etmeyecektir seyredeni. Örneğin portatif bir orgda çalınan duygusal bir veda şarkısına eşlik eden askerlerin görüntüleri çok tanıdık gelecektir ama eğer hikâyenin başından itibaren bu genç askerlerin yanında konumlandırabilmişseniz kendinizi, bu sahnede sizin de gözlerinizin ıslanması yüksek bir ihtimal. Senaryonun tercihleri de kendinizi bu karanlık ve izole ortamdaki askerlerin yanında hissetmenizi kolaylaştıracak yönde. Hem düşmanın filmde hiç görünmemesi hem de cephe gerisindekilerin, onları politik oyunlarının parçası yaparak askerlerin kaderleri üzerinde oynayan iktidar güçlerinin sesler dışında ortalıkta görünmemesi tüm ilginin bu askerlerde toplanmasını sağlıyor örneğin. Doğal oyunculukların da yardım ettiği bu durum filmin en güçlü yönlerinden biri. Başta askerlerin komutanı Liraz rolündeki Oshri Cohen olmak üzere tüm oyuncular filmin aktarmak istediği tüm duyguların seyirciye geçmesine yardımcı oluyor. Oshri Cohen bu hümanist ve liberal filmin kahramanını senaryonun başarısının da katkısı ile tüm boyutları ile getiriyor karşımıza.

Ron Loshem’in romanından yazar ve yönetmenin birlikte oluşturduğu senaryo yukarıda da belirtilen kimi klişelerden kurtulamamış ve örneğin bir karakteri yakından tanımaya başlıyorsak başına bir şeylerin geleceğinin kesin olması gibi gereksiz tuzaklara da düşmüş olsa da bu karanlık, kimi zaman gereğinden fazla ağır ve güçlü film İsrail sinemasının yüz akı örneklerinden biri. Finale doğru kaleyi terk etmek için bekleyen askerlerin sıkıntılı, gergin ve belirsizliğin yarattığı korkulu anlarında olduğu gibi yönetmen Joseph Cedar pek çok başarılı sahneye imza atmayı başarmış. Görece hareketsizliği bastıran kimi güçlü diyaloglar, piyano ağırlıklı ve basit ama güçlü bir müzik ve savaşın anlamsız korkunçluğunu gösteren asker yüzleri bir askerin filmde söylediği şarkıda olduğu gibi “bir başına kalan ve yavaşça çözülen” insanların hikâyesini seyre değer kılan diğer unsurlar. Görülmeli.

(“Bofor”)