Minari – Lee Isaac Chung (2020)

“Minari gerçekten de en iyisi. Her yerde yetişir, yabani otlar gibi. Bu yüzden herkes toplayıp yiyebilir. Zengin ya da fakir, herkes tadını çıkarabilir ve sağlıklı olabilir. Minari kimçide, yahnide, çorbada kullanılabilir. Hastaysan, ilaç yerine de geçer. Minari harikadır, harika!”

Koreli göçmen bir ailenin 1980’li yıllarda Arkansas’a yerleşerek, ülkede sayıları gittikçe artan Korelilere hitap edecek ürün yetiştirecekleri bir çiftlik kurma hayalinin hikâyesi.

Lee Isaac Chung’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Yarı otobiyografik olan hikâye bir “Amerikan Rüyası” anlatırken, aile olmanın anlamı ve uyum sağlamanın güçlükleri üzerine de düşündürüyor seyircisini. En İyi Film dahil 6 dalda Oscar’a aday olan ve Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Youn Yuh-jung ile bu ödülü kazanan yapıt, iddiasız görünümü ve sade sineması ile belli bir etkileyicilik yakalamasıyla dikkat çekerken, bağımsız sinema ile anaakım arasında bir yerde dursa da zaman zaman ikincisine ve özellikle hikâyenin kurgu bölümlerinde yaklaşarak tartışmalı bir seçim de yapıyor. İki çocuk oyuncu da dahil olmak üzere tüm kadronun yalın performansları ile hikâyeye önemli bir doğallık ve gerçekçilik kattığı film yönetmenin kendi dünya görüşüne, daha doğrusu ABD’deki yetişme tarzına uygun olarak muhafazakâr bir bakışa da yakın duruyor ama bunu özellikle öne sürmüyor. Son dönem Amerikan sinemasının insanlara ve hikâyelerine odaklanan başarılı ve ilginç yapıtlarından biri.

1980’lerde Arkansas’ın dağlık Ozark bölgesindeyiz. Jacob (Steven Yeun), eşi Monica (Han Ye-ri) ve iki çocuğu (Anne rolünde Noel Cho, David rolünde Alan Kim var) ile birlikte burada satın aldığı bir arazide çiftçilik yaparak kendi Amerikan rüyasını gerçekleştirmeyi hayal etmektedir. Planı, kendisi gibi Kore kökenli olan ve her yıl ortalama otuz bininin ABD’ye göç ettiği insanlara hitap edecek Kore sebze ve meyveleri yetiştirmektir. İki küçük çocuk, zor bir arazi ve maddi sıkıntıların işlerini zorlaştırdığı aileye Monica’nın Kore’de yaşayan annesi de (Youn Yuh-jung) katılır ve bu beş insan bir yandan aile olmaya ve kalmaya çalışırken, bir yandan da düşlediklerinin hiç de kolay olmadığını anlayacaklar ve her birinin farklı uyum problemleri iç çatışmaları daha da artıracaktır.

Filme adını veren Minari Asya ve Avustralya’da yetişen ve genellikle Kore maydanozu veya Japon maydanozu olarak bilinen bir bitki. Su kenarlarında yetişen bu ot çok kolay çoğalma özelliği ile ve anneannenin Kore’den gelirken yanına bu bitkinin tohumlarından almış olması ile öykünün uyum meselesinin sembolü oluyor. Jacob parası olmadığı için suyu kendi kazdığı kuyulardan elde ederek ve yoğun bir emekle mahsullerini yetişirmeye çalışırken, kayınvalidesinin minari tohumları kendi başlarına büyüyebilmektedirler. Bu durum bu iki insanın farklı karakterlerinin de bir göstergesi bir bakıma; eşini Kore Savaş’ında kaybetmiş olan kadın yaşamının son yıllarında olduğunu bilmenin de verdiği rahatlıkla hareket etmekte ve Jacob’un stresine zıt bir tutum takınmaktadır örneğin.

Lee Isaac Chung başlangıçta Amerikalı Willa Cather’in Nebraska’daki “öncü göçmenler”i anlatan, 1918 tarihli romanı “My Ántonia”yı uyarlamak için çıkmış yola ama yazarın, özellikle de yine 1918’de yayımlanan “A Lost Lady” romanının Alfred E. Green ve Phil Rosen tarafından 1934’te aynı adla çekilen sinema uyarlamasından nefret ederek, yapıtlarının uyarlanmasına karşı çıktığını öğrenince vazgeçmiş bu fikrinden ve kendi ailesini konu edinmeye karar vererek bu yarı otobiyografik filmin çalışmalarına başlamış. Kurguladığı pek çok öğeyi de katarak anlattığı hikâyesini kendi ailesinden de uzun süre gizli tutmuş sinemacı onların rahatsız olabileceği düşüncesiyle.

Öykü öndeki bir kiralık kamyonu takip eden bir arabanın görüntüsü ile açılıyor. İki çocuğunun da bulunduğu aracı süren kadın, kocasının kullandığı ve eşyalarını taşıyan kamyonu izleyerek yeni evlerine vardığında, büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır; çünkü gördüğü ev tekerlekleri olan çok büyük bir karavandır adeta ve ıssızlığın ortasındadır. California’da civcivleri erkek ve dişi olarak ayırma ve erkekleri de itlaf edilmek üzere seçme işinde çalışmışlardır ve Jacob bu işi çok hızlı yaparak kazandığı parayla yeni bir hayat kurmak istemektedir Arkansas’ta satın aldığı bu topraklarda. Çocuklarından küçük olanı David’in kalbi rahatsızdır ve hem bahçe işleri hem California’daki işin bir benzerinde çalışmaya devam etmeleri yüzünden çocuklarla da ilgilenebilmesi için Monica’nın annesini getirtirler Kore’den. İçinde bulundukları zorluklar yüzünden sık sık tartışan çiftin stresli ortamına yeni bir hava getirecektir bu yaşlı kadın ve çocuklar da doğdukları ve yetiştikleri Amerikan hayatından çok farklı bir bakışın şokunu yaşayacaklardır.

Lee Isaac Chung dindar olmasa da küçüklüğü ve gençliği kilise çevrelerinde geçmiş bir isim ve kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu öyküsünde bunun izlerini sıkça görüyoruz. Kore’de savaşmış ve Pazar günleri kilise cemaatine katılmak yerine koca bir haçı yol boyunca taşıyarak ibadetini gerçekleştiren Paul (Will Patton) karakteri burada özellikle dikkat çekiyor. “Şeytan çıkarmak”tan bahseden, görünmeyen kötü ruhları kovmaya çalışan ve Tanrı’nın adını sık sık anan adam yanında çalıştığı Jacob’a oldukça zıt bir insan. Öykü Paul’ün dualarının yerine “kafasını kullanmayı” tercih eden Jacob’u özellikle bu anlarda hırslı ve inatçı bir profille çizerek babaya bir parça eleştirel bakıyor sanki. Bu -batıl da olsa- inanç meselesini gündeme getiren bir diğer karakterse çatal çubuğu ile su arayan adam oluyor. Öykünün başında Jacob bu adamın su bulma teklifini para ödememek için kabul etmiyor ama hem kendi çabasıyla ve kafasını kullanarak bulduğu kuyunun suyu bir süre sonra tükeniyor hem de öykünün sonunda onu aynı adamla birlikte su keşfetme peşindeyken görüyoruz. Bu iki sahnenin gösterdiği tavır değişimini Jacob’un inançlardan uzaklığı ile birlikte değerlendirmek gerekiyor kuşkusuz. Karısının hissettiği yalnızlığa çözüm önerisi olarak kiliseye gitmeyi önerse de Jacob, pek de ilgili değil dinle. Burada geçen bir sahnede herkesin kiliseye yardım için verdiği paranın bir kısmını anneannenin cebine atmasıysa asıl olarak onun esprili ve rahat karakteriyle ilgili. Sonuçta ne kiliseye ne de cemaatine herhangi bir olumsuz/eleştirel bakışın izi yok filmde ve öykünün geçtiği bölgenin ilk yerleşimcilerin zamanından beri muhafazakârlığı ile bilindiği de atlanmamalı.

Öykünün dinle bağlantısının asıl öğesiyse Jacob ismi kuşkusuz ve anlaşılan bu ismi özellikle seçmiş Lee Isaac Chung: Eski Ahit’teki Jacob ana vatanını terk etmişti, öykümüzdeki Koreli Jacob gibi. Her ikisi de yabancı ve ehil olmayan topraklarda bir “yeniden başlama” peşindeler ve her ikisi de kişisel hırsları ve kibire varan gururlarıyla ailelerinin düzenini bozma tehdidi yaratıyorlar. Eski Ahit’te Jacob’un adının Israel olarak değiştirilmesi ve bu yeni adın anlamı olarak öne sürülenlerden birinin de “Tanrı’yla mücadele eden” olması da önemli kuşkusuz. Tüm bunlar ve bir “mucize”, filmin dinsel bir bakışa sahip olduğunu göstermiyor elbette; Monica’nın, hasta oğluna cenneti görmek için dua etmesini söylemesini anneanne saçma buluyor örneğin ve bu karakterin genellikle olumlu çizilmesi de önemli bu bağlamda.

Lee Isaac Chung ikinci yarıda bir parça daha fazla taviz vererek, gerçek öyküye eklenen kurgusal öğeleri artırsa da; sadeliği, doğallığı ve yaşamın içinden alınmış kadar sahici görünümü ile önemli bir sonuç elde etmiş. Her iki çocuğun da öyküde boşluk doldurmak veya zorlama dramatik anlar yaratmak için değil, seyrettiğimiz hikâyede önemli ve gerekli birer yeri olan karakterler olarak yaratılması ve Chung’un kendi hikâyesini anlatsa da öyküyle ve kahramanlarıyla mesafesini koruyabilmesi bu başarıda pay sahibi. Başta Steven Yeun olmak üzere, tüm kadronun performansının da tartışmasız bir katkısı olmuş filme. Çocuk oyuncuların dahi doğallıklarını hep korumaları sayesinde bu dram sizi tüm sıcaklığı ile yanına çekebiliyor ve her bir karakterin duygu ve eylemlerine önem vermeye zorluyor sizi. Öyküye, özellikle anneanne ve David üzerinde eklenen hafif mizah anlarını da anmamız gereken ve Emile Mosseri’nin Oscar’a aday olan, ruhani piyano melodilerine sahip müziğinden önemli bir destek alan filmde mutlu son değil, umut sunulması ile de doğru bir seçim yapılmış.

Romanını uyarlayamasa da, Willa Cather’ın “Hayat benim için hayran olmayı bırakıp hatırlamayı seçtiğimde başladı” sözünü ilham kaynağı olarak kullanmış Lee Isaac Chung ve kendi hatırladıkları ve hatırladıkları üzerinden de sorgulamaları ile yazmış öyküsünü. Bu hikâyeyi görselleştirirken de teknik tüm oyunlardan özenle uzak durarak sahici havasını sürekli kılmış; aradaki kimi küçük görsel sembollerse, özellikle de bu nedenle seyir keyfini artırıyor. Örneğin açılış sahnesinde kamera hep kadının arabasından getiriyor görüntüyü karşımıza ve onun öndeki arabayı takip etmesini izliyoruz. Eve ilk yaklaşıldığında, kadının kullandığı arabanın ön camından karşımıza çıkan görüntü bu camdaki çatlak nedeni ile farklı bir anlama bürünüyor. Chung’un sade sinema diliyse, aralarında Oscar ve BAFTA’nın da olduğu adaylıkların yanında, pek çok ödülle taçlandırılmasının da gösterdiği gibi bir yönetmenin aslî görevinin öyküye en uygun olan mizanseni yaratmak olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize. Son bölümlerine kadar güçlü dramatik unsurlara başvurmadığı halde, seyircinin ilgisini hep diri tutan, zarif ve sakin akan güzel bir ırmak gibi bu film.

Munyurangabo – Lee Isaac Chung (2007)

“Yanındaki şu oğlan, onun bir Tutsi olduğunu biliyor musun? Tutsiler kötüdür, bilmiyor musun? Şimdi onların baskısı altındayız. Şu anda onların yüzünden acı çekiyorum. Yaşıma rağmen beni hapse atmaya kalktılar ve sen onlarla birlikte mi yürüyorsun? Hutular ver Tutsiler düşmandır, bilmiyor musun?”

1994’te Ruanda’da yaşanan soykırımdan yaklaşık on beş yıl sonra iki genç arkadaşın geçmişle yüzlemek ve travmaları yaratanlarlardan biri ile hesaplaşmak için çıktıkları yolculuğun hikâyesi.

Senaryosunu Lee Isaac Cheung ve Samuel Gray Anderson’ın birlikte yazdıkları ve yönetmenliğini “Minari” filmi ile bu yıl Oscar’a aday gösterilen Cheung’un üstlendiği bir Ruanda ve ABD yapımı. Ruanda’nın resmî dilinde (Kinyarwanda) ve sadece 40 Bin Dolar tutarındaki bir bütçe ile on bir günde çekilen film bu dildeki ilk sinema filmi aynı zamanda. Tamamı amatör olan oyuncuları ile yüzleşme ve geleceği inşa edebilme umudunu sorgulayan film aynı zamanda da soykırımın karşıt taraflarındaki iki genç karakter üzerinden bir dostluk ve büyüme hikâyesi de anlatan dokunaklı ve alçak gönüllü bir yapıt. Çekimleri Ruanda’da gerçekleştirilen film insanlık tarihindeki en trajik olaylardan birinin neden olduğu korkunç bir travma ile yaşamanın ne demek olduğunu hissettiren, sakin dili ve belgesele yakın sahneleri ile dramatik aksiyonların peşinde olanları mutlu etmeyebilecek bir çalışma; ama taraf tutmamanın imkânsız olduğu bir durumda bile, insan(lığ)ı güzelliklerin ve sevginin kurtarabileceğini hatırlatan, dürüstlüğü ile insanı kendisine çeken bu yapıt kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Nisan – Temmuz 1994 arasında yaşanan ve toplam 1 Milyon’u aşkın insanın öldürüldüğü tahmin edilen bir soykırımdı Ruanda’da yaşananlar. Ölenlerin 800 Bin’ine yakınının Tutsi kabilesinden olduğu tahmin ediliyor bugün ve temel hedef de azınlıktaki Tutsiler olmuştu bu yaşanan katliamlarda. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde birinin Hutu (Sangwa adındaki bu genci Eric Ndorunkundiye oynuyor), diğerinin ise Tutsi (Munyurangabo’yu Jeff Rutagengwa canlandırmış) olduğunu öğreneceğimiz iki genç çıkacakları yolculuk öncesi içlerinden birinin ailesine uğrarlar ve hikâyenin final hariç hemen tamamı da bu ailenin evinde ve yaşadıkları bölgede geçer. Aileye söyledikleri iş aramak için büyük şehre gidecekleridir ama yolculuğun asıl amacı bir intikam planını gerçekleştirmektir. Açılış sahnesinde bir pazar yerinde kavga eden iki adamı görüyoruz ve onları izleyenlerden biri olan genç bir adam, filme adını veren Munyurangabo, gördüğü bir palayı alarak kaçar olay yerinden. İnsanların palalarla doğrandığı bir soykırımda yaşanan bir olayın intikamını almak için oldukça sembolik bir silahtır bu ve Munyurangabo birlikte çıkacakları yolculuk öncesinde arkadaşı Sangwa’nın ailesinin yanına uğramayı kabul eder. Burada geçirecekleri birkaç gün her ikisi için de belirleyici olacak ve korkunç bir toplumsal travmanın tek tek bireyler ve ülkenin geleceğini nasıl kökten etkileyebileceğinizi görmemizi sağlayacaktır.

Kesintisiz bir çekimde Munyurangabo’nun elindeki satırı önce kanlı sonra kansız hâli ile görüyoruz. Bu basit oyun ile genç adamın kanlı bir eylemi hayal ettiğini ya da geçmişte yaşanmış böyle bir eylemi hatırladığını anlıyoruz. İki genci birlikte gördüğümüz ilk sahnede yönetmen Lee Isaac Chung onları yavaşlatılmış bir çekimle gösterirken Ruanda için yazılmış bir şarkıyı dinliyoruz: Şarkının sözleri Ruanda’ya ve insanlarına duyulan sevgiyi anlatıyor ve korkunç bir travmanın izlerini süreceğimiz filme yumuşak bir giriş sağlıyor. Hikâyenin açılışı Yeşaya adındaki peygamberin yazdığına inanılan kitaptan bir alıntı ile yapılıyor: “Başına çifte bela geldi, kim avutabilir seni? / Yıkım ve kırım, kıtlık ve kılıç, kim teselli edebilir seni? / Oğulların bayılmış, ağa yakalanmış / Ceylanlar gibi her köşe başında yatıyorlar”. Finale doğru bir sahnede Munyurangabo, ailesinin yıkılmış evini ziyarete gittiğinde onun anlatımı ile tasvir edilen katliam günleri de Yeşaya’nın kitabında çizilen resim ile örtüşüyor: “… gördüğümüz bir sürü ölüm ve dehşetti. Cesetlerin tıkadığı nehirler görmüştüm. Öldürülmüş çocuklar, annelerinin ölü göğüslerini emen bebekler vardı. Toprak kanla kaplıydı… Her yerde çığlık ve ağlama sesleri vardı”. Sadece bir karakteri dolaşırken arada bir gördüğümüz ve onun anlatıcı sesini duyduğumuz bu sahne (Ravel’in “Gaspard de la Nuit” adlı piyano eseri kullanılmış bu bölümde) her türlü süsten arındırılmış hâli ile oldukça etkileyici; aynı zamanda sinemada bir monolog ile çekilmiş en güzel sahnelerden de biri.

Hedefine doğru giden Munyurangabo’nun karşılaştığı bir şairin (Uwayo b. Edouard kendisini oynuyor bu sahnede) tek çekimle karşımıza getirilen şiir okuma sahnesinin de benzer bir sade güce sahip olduğu filmde birkaç yavaş gösterim dışında teknik hiçbir oyuna girişmemiş yönetmen Chung; bu tercih bir yandan alçak gönüllü bir yapım olmasının da sonucu elbette ama filmin oyuncuların amatörlüğünün de sağladığı katkı ile oldukça güçlü olan belgeselci yanına çok uygun olmuş bu seçim. Filmin aile illişkilerini (babanın 3 yıldır evine gelmeyen oğluna sitem ettiği sahne örneğin) ve katliamdan geçen on yıldan uzun bir süre boyunca hâlâ devam eden ön yargı ve korkuları da aynı gerçekçilikle karşımıza getirdiğini ekleyebiliriz rahatlıkla.

Lee Isaac Chung’un kurguyu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği çalışmada Sangwa’nın ailesinin yanında geçen birkaç gün onun “intikam yolculuğu”nu yeniden düşünmesini sağlarken, buradaki günlük hayat ve aktiviteleri film, ülkenin geleceği için odaklanılması gereken asıl alan olarak görüyor ve gösteriyor. Final ile dokunaklı bir kapanış yapan çalışma hikâyesini bir orta metrajlı film olarak da anlatabilirmiş aslında ama sağlanan otantik hava bunu bir problem olmaktan çıkarmış görünüyor. İki genç adamın aralarındaki ilişki üzerinden bir dostluk hikâyesi de anlatan yapıt, bu iki karakterin dönüşümleri üzerinden de doğru ve dürüst bir mesaj veriyor seyircisine. Yönetmen Chung ABD doğumlu bir sanatçı ve Afrika ile herhangi bir bağlantısı da yok ama bir sanat terapisti olan eşi ile birlikte soykırımdan etkilenenlerle ilgili gönüllü bir çalışma için 2006’da Ruanda’da bulunmuş ve orada bir kampta kurulan sınıfta sinema dersleri vermiş. Hikâyesini bir Batılının gözü ile dışarıdan bir bakışla değil, oldukça içeriden bir yaklaşımla anlatabilen film ile ilgili fikir de o sırada çıkmış. Munyurangabo’nun, gerçekliğinden emin olamayacağımız bir sahnede gösterilen kararı üzerinde arkadaşı ile olan dostluğu, onun ailesi ile geçirdikleri kısa süre ve okunan şiirin etkisini hissettiren filmde genç adamın adının Ruanda tarihindeki bir kahramandan gelmesi de önemli; çünkü Sangwa’nın bu kahramanın hikâyesini anlatan babasının sorduğu soru bizim de kendimize sormamızı gerektiren türden: “Senin savaşın nedir?”.