A Bigger Splash – Luca Guadagnino (2015)

“Dosttuk. Kardeşten daha ileriydik. Çatı katlarında oturup, “kimin umurunda? diyen bütün o boktan insanlardan çok daha iyiydik. Ya şimdi… şimdiyse bana sadece hoşgörü gösteriyorsun. Senin böyle davranmanın benim için ne kadar iğrenç bir durum olduğunun farkında mısın? Hakkımda ne istersen düşün, beni acımasızca yargıla, ama bana hoşgörü gösterme!”

Bir İtalyan adasında huzurlu bir tatil yapan ünlü bir rock yıldızı ve kocasının, ortak arkadaşları olan bir müzik yapımcısı ve kızının gelişleri ile erotik bir gerilime dönüşen hikâyeleri.

Jacques Deray’ın 1969 tarihli, İtalya ve Fransa yapımı “La Piscine” (Sen Benimsin) adlı filminden esinlenen senaryosunu David Kajganich’in yazdığı, yönetmenliğini Luca Guadagnino’nun yaptığı bir İtalya, Fransa ve ABD ortak yapımı. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve sadece adını değil, başka unsurlarını da David Hockney’in 1967 tarihli ünlü tablosundan alan film, Guadagnino’nun farklı esin kaynaklarından beslendiği, görsel başarısı ile dikkat çeken ve başrol oyuncularının (Tilda Swinton, Matthias Schoenaerts, RalphFiennes ve Dakota Johnson) özellikle ikisinin (Swinton ve Fiennes) etkileyici performansları ile güçlendirdikleri bir çalışma. 1960’lardan gelen iki ilham kaynağına saygı gösterircesine, onların döneminin sinemasına yakın duran film, erotizm ve ikinci yarısında ortaya çıkan gerilimi çekici bir biçimde birleştirmeyi başarması ile de önem taşıyor. Guadagnino’nun zengin ve kendilerinden başka ilgi alanları olmayan bireylerin hikâyesini anlatma alışkanlığının örneklerinden biri olan yapıta, adaya gelen yasadışı göçmenler üzerinden bir toplumsal boyut eklenmeye çalışılmış ama yeterince ikna edici durmuyor bu tercih.

Deray’ın filmi, Alain Page adı ile yazan Jean Emmanuel Conil tarafından kendi hikâyesinden uyarlanmış ve senaryoya Jean Claude Carrière ve Deray da katkı sağlamıştı. François Ozon’un 2003 tarihli “Swimming Pool” filmine de ilham kaynağı olan bu Deray filminden yola çıkıyor Guadagnino’nun yapıtı ama epey değişiklik yapıyor karakter ve öyküde; “havuz başında geçen bir erotik gerilim” temasını ise koruyor. Yönetmen, Hockney’in sahibini bilmediği bir fotoğraftan yola çıkarak yarattığı, modern sanatın en önemli örneklerinden biri olan ve pop-art türündeki resminin sadece adından değil, atmosferinden de beslenmiş filmini yaratırken. Tabloda suya atlayan yüzücünün kendisi değil, arkasında bıraktığı sıçrayan su görülür sadece ve kendi filminde de Guadagnino görünenin arkasındakini anlatmaya çalıştığını söylemiş. Onun hikâyesindeki “görünen” rock yıldızı kadının ses problemi nedeni ile çekildikleri evde çiftin havuz başındaki mutluluğu, “arkasındaki” ise onların evine gelen baba ve kızının davranışlarının tetikledikleri olarak yorumlanabilir.

Tablodaki California’nın yerini İtalya’nın güneyinde yer alan ve Afrika kıtasındaki Tunus’a sadece 68 km uzaklıkta olan küçük İtalyan adası Pantelleria’nın aldığı filmin diğer esin kaynakları arasında, yönetmenin kendi ifadesine göre Roberto Rossellini’nin 1950 tarihli “Stromboli” ve 1954 tarihli “Viaggio in Italia” (İtalya’da Yolculuk) filmlerinin yanında, karanlık öyküleri ve kendilerinin olmayan bir dünyada yaşayan karakterleri ile Patricia Highsmith ve Paul Bowles da yer alıyor. Swinton’un canlandırdığı rock yıldızı Marianne ise, yine yönetmene göre David Bowie, Patti Smith, Chrissie Hynde, Joan Jett , PJ Harvey, Peaches ve Róisín Murphy’nin bir karışımı. Yönetmenin kendisinin “Arzu Üçlemesi” olarak grupladığı üç filminden ikincisi olan yapıt (Diğerleri 2009 tarihli “Io Sono l’amore” (Benim Adım Aşk) ve 2017 yapımı “Call Me By Your Name” (Beni Adınla Çağır)) tüm bu referansları ile de ilgi çekebilir.

Bir futbol stadyumunda sahneye çıkan bir rock yıldızının görüntüsü ile açılan film, havuz başında çıplak şekilde güneşlenen bir erkek ve bir kadının görüntüsü ile devam ediyor. Kadın (Marianne rolünde Tilda Swilton var) o rock yıldızıdır ve ciddi bir ses kısıklığı sorunu yaşadığı için hiç konuşmamaya çalışmaktadır, sevgilisi olan erkek (Paul rolünde Matthias Schoenaerts’i görüyoruz) ise Belçikalı bir belgeselcidir ve sonradan öğreneceğimiz üzere alkol bağımlılığından kurtulalı çok da olmamıştır. Çiftin Pantelleria adasındaki huzurlu günlerini (açılışta havuz başındaki sahneleri tam bir kartpostal mutluluğu güzelliğinde ve Hockney’in tablosunda resmedilen ânın hemen öncesini gösteriyor adeta) bölense, Marianne’ın geçmişte sevgilisi olan müzik yapımcısı Harry’nin (Ralph Fiennes) kızı Penelope (Dakota Johnson) ile birlikte onları ziyarete gelmesi olur. Bu ziyaretin yaratacağı gerilimin ilk işaretini, havuz başında güneşlenen çiftin üzerinden geçen uçağın dev gölgesi ile veren hikâye, bundan sonra zaman zaman geriye dönüşlerle anlatılacak ve ortaya bir baştan çıkarma, erotizm ve kıskançlık eseri çıkacaktır.

Luca Guadagnino İtalya’da geçen şık hikâyeler anlatmayı seven bir sinemacı ve bu hikâyelerdeki karakterlerin en azından maddi olarak rahatları yerinde, mekânlar hep aydınlık ve zengin, yaşananlar ise hemen hep bireysel boyutla sınırlı. Bu filminde yönetmen hikâyesine güncel bir sosyal meseleyi, Avrupa’ya gelen yasadışı göçmenleri yerleştirmiş ve hem birden fazla sahnede görüyoruz onları hem bazı diyalogların da parçası oluyorlar; hatta işlenen bir suç için karakterlerden biri, gerçek faili bildiği (ya da tahmin ettiği halde) bu “olağan şüpheliler”i ima ediyor güvenlik güçlerine. Ne var ki tüm bunlar göçmenleri ve onların sorunlarını hikâyenin herhangi bir şekilde doğal bir parçası yapmaya yetmiyor. Her ne kadar senaryonun asla böyle bir niyeti olmasa da, bu kaçak göçmenleri İtalya’nın güneşli adasının huzurunu bir şekilde bozan bir öğe olarak yorumlamak bile mümkün ne yazık ki. Göründükleri tüm sahnelerde bir arka plan oluşturmaktan öteye geçmemeleri ve hemen hep sessiz olmaları da destekliyor bu düşünceyi. Harry’nin göğsündeki oraç çekiç ve yıldızlı dövme, işini yaparken “Bella Ciao” şarkısını (bugün tüm dünyada faşizme karşı mücadelenin sembollerinden olan şarkı) söyleyen temizlikçi ve eve gelen iki kadın için Harry’nin “komünistler” ifadesini kullanması da benzer bir şekilde yerine oturmayan politik göndermeler olarak dikkat çekiyor.

Fransız görüntü yönetmeni Yorick Le Saux (ilginç bir tesadüf olarak Saux, Ozon’un yukarıda anılan filminin görüntülerine de imza atmış) ile birlikte şık bir görsellik yaratmış Guadagnino. Bu görsellik Deray’ın filminin döneminin sinemasını hatırlatan ve nostalji duygusu yaratan bir biçime sahip ve mekânların şıklığı ile birlikte filme estetik duygusu yüksek bir hava katıyor. Zaman zaman objelere yakın planla zarif bir biçimde yaklaşan kamera, erotik imalarını ilginç ve farklılık yaratacak şekilde, karakterlerin gözünden yapmıyor. Örneğin baştan çıkarılmaya çalışılan bir karakterin gözünden görmüyoruz ayartan kişinin erotik işaretlerini ve kamera sık sık sadece bize gösteriyor onları. Bir başka filmde basit görünebilecek bu yaklaşım, burada ise tam tersi bir etki yaratıyor ve yapıta kesinlikle bir çekicilik katıyor. Guadagnino’nun acı çeken “elit” karakterleri şık bir görsellikle anlatmasının bir diğer parlak örneği kesinlikle bu çalışma. Onun Patricia Highsmith ve Paul Bowles’dan esinlendiğini ifade etmesini doğrulayacak bir şekilde ve daha önce/sonra da örneklerini verdiği gibi, bu elit karakterlerin yine yabancısı oldukları bir ülkede (hikâyenin kahramanları İngiliz, Amerikalı ve Belçikalı) yaşadıklarını anlattığını da söyleyelim yeri gelmişken.

Marianne ve Paul’ün “huzurlu” yaşamlarını bozan, Hockney’in tablosundan yola çıkarak söylersek, durgun havuzdaki suyu sıçratan Harry ve Penelope’un neden oldukları (ya da zaten var olanı tetikleyerek ortaya çıkardıkları) öykünün ana akışlarından birini oluşturuyor. Bu karakterlerden birinin mutlu çiftin bir bireyine uyuşturucu hap, bir diğerinin ise çiftin diğer üyesine sigara ikramını bu akışın bir sembolü olarak görmek mümkün. Marianne’ın ses rahatsızlığı ile ilgili olarak Paul sürekli hassasiyet ve özen gösterirken, Harry’nin kadınla birlikte bir karaoke eğlencesine gitmesini de yine yaşanacakları işaret eden bir sembol olarak görebiliriz.

Havuzda yaşanan trajik olay ve sonrasında göğe yükselen kamera ile yakalanan görsel başarının başka örneklerinin de yer aldığı film, Deray’ın yapıtında dolduğu gibi, “ders veren” bir sonla bitmemesi, hatta bu sonu korku dolu bir kuşku ile mizahın buluştuğu bir sahne ile tamamlaması da ilginç ve doğru bir seçim. Karakterinin rahatsızlığının ses sorunu olmasını kendisi öneren Tilda Swinton’un çok az konuştuğu öyküde o her zamanki sağlam performanslarının bir diğer örneğini verdiği filmde Ralph Fiennes de, kadının tam tersine sürekli konuşan, hareketli ve fazlası ile dışa dönük Harry karakterinde kelimenin tam anlamı ile döktürüyor. Arada bir Claude Chabrol ve Alfred Hitchcock filmlerini hatırlatan, başta The Rolling Stones’un şarkıları olmak üzere hayli zengin bir soundtrack’i de olan filmin, mültecileri yetersiz ve o nedenle de gereksiz görünen bir şekilde ele alması ve yönetmenin ısrarla “kişisel dertleri olan zenginleri şık mekânlarda anlatma”sının bir diğer örneği olması gibi kusurları olsa da, ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“Sen Benimsin”)

Call Me by Your Name – Luca Guadagnino (2017)

“Lütfen beni görmezlikten gelme, beni öldürür bu. Benden nefret ettiğin düşüncesine dayanamıyorum. Suskunluğun beni öldürüyor. Benden nefret ettiğini görmektense ölmeyi tercih ederim”

1980’lerde İtalya’da on yedi yaşında bir öğrenci ile onun profesör babasına yaz boyunca araştırmalarında yardımcı olmak için ABD’den gelen yirmi dört yaşında bir doktora öğrencisi arasında gelişen aşkın hikâyesi.

André Aciman’ın 2007 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir İtalya, ABD, Fransa ve Brezilya ortak yapımı. Senaryosunu James Ivory’nin yazdığı ve yönetmenliğini İtalyan sinemacı Luca Guadagnino’nun üstlendiği film yönetmenin “Arzu” başlığı altında topladığı üçlemesinin son eseri aynı zamanda ve kendinden önceki 2009 tarihli “Io Sono l’amore” (Benim Adım Aşk) ve 2015 yapımı “A Bigger Splash” (Sen Benimsin) gibi arzu ve aşkı yine çekici bir içerikle ele alan önemli bir çalışma. Genç bir karakterin –filmde doğrudan belirtilmese de- romana göre kendisinden 7 yaş büyük olan bir adama duyduğu ve karşılığını bulan ilgi sinemanın son zamanlardaki en etkileyici aşk hikâyelerinden birini yaratıyor ve iki aktörün (Armie Hammer ve özellikle de âşıklardan daha genç olanını olağanüstü bir performansla canlandıran Timothée Chalamet) oyunculukları, entelektüel karakterleri ve aşkın -eşcinsel niteliği nedeni ile daha da artan- kırılganlığını ve kalp kırıcılığını ve beraberinde getirdiği coşku ve hüznü sade bir çarpıcılıkla yaratabilmesi ile kesinlikle önemli bir sinema yapıtına dönüşüyor. Üzerinde durulması gereken “karakterlerin bencillikleri” gibi bir problemi var filmin ama bir aşkı, üstelik erişmesi zor ve bazen de imkânsız bir aşkı bulmanın ve kaybetmenin, bir ilk aşkın yakıcılığının, direnmek ve teslim olmanın bu güzel, çok güzel hikâyesi kesinlikle görülmeli.

Elio profesör olan babası ve yine bir entelektüel olan annesi ile İtalya’nın kuzeyindeki bir kasabanın kırsal alanındaki yazlıklarında -her yıl olduğu gibi- tatilini geçirmekte olan, zekî, yetenekli ve ailesinin entelektüel birimini de taşıyan bir genç adam. Her yaz olduğu gibi, babası arkeolojik araştırmalarında kendisine yardımcı olması için bir doktora öğrencisini (Oliver) evlerine davet etmiştir ve bu kez gelen tam da ailenin kültürel düzeyine uygun, çok yakışıklı Amerikalı bir gençtir ve kasabanın kızlarının yorumu ile “Daha önce gelenlerden çok daha iyi”dir. İngilizce, İtalyanca, Fransızca ve Almancanın birlikte konuşulduğu, misafirlerin tarih ve politika üzerine sohbet ettikleri ortamda iki genç adamın tereddütler, bakışlar, imalar ve sorularla başlayan yakınlaşması kırık bir aşk hikâyesine dönüşecektir birkaç haftada ve bu aşkın bilinen kaçınılmaz sonucu hem iki adamı hem de seyirci olarak bizi derinden etkileyecektir.

Bir sahnede anne bir kitaptan masal okur kocasına ve Elio’ya: Bir prensese âşıktır bir şövalye. Prenses de âşıktır aslında ama pek de farkında değildir henüz bunun. Aralarında gelişen arkadaşlık şövalyenin prensese aşkını dile getirmesini imkânsız kılar ama bir gün “Konuşmak mı daha iyi ölmek mi?” sorusu çıkar ağzından. Fransız yazar Marguerite de Navarre’ın (1492 – 1549) “Heptameron” adındaki kitabında yer alan hikâyelerden biridir bu ve André Aciman adına çok da doğru bir seçimdir romanı için. Dile getirmeye çekinilen bir aşktır başlangıçta buradaki de: İmalar, küçük dokunuşlar, sorular ve bakışlar üzerinden yürür; çünkü hem aşkları “yanlış” bir aşktır hem de arkadaşlıkları riske atılamayacak kadar değer kazanmıştır ikisi için de. Aslında Elio’nun ailesinin bu aşka olası bakışlarının genç adamı ebeveynleri açısından pek de zorlamayacağını bize ima ediyor film; oldukça entelektüel ve açık fikirli bir ailedir çünkü genç adamın sahip olduğu. Yıl 1983 ve ortam da katolik İtalya’dır ama Elio’nun etrafındaki dünya her türlü hoşgörüye sahip görünmektedir. Burada, eve misafir olarak gelen eşcinsel çiftin -tıpkı Mussolini porteli ev üzerinden Kuzey İtalya ile ilgili yapılan yorum gibi- hikâyeye herhangi bir katkı sağlamadığını; aksine, özel bir anlama sahip olacakmış havası yaratıp bunu boşa çıkardığını söylemek gerekiyor. Finaldeki telefon konuşmasında, Oliver’ın Elio’ya söylediği gibi genç adam çok şanslıdır böyle bir aileye sahip olduğu için; çünkü kendi babası durumdan haberdar olsa kendisi için bir felaket olacaktır bu.

Elio’nun bakış açısından anlatılan hikâyenin geçtiği çevrenin fazlası ile steril olduğunu ve iki genç adamın aşkları ve cinsel kimlikleri için fazlası ile bencil bir şekilde hareket ettiğini inkâr etmek mümkün değil. Örneğin Ang Lee’nin “Brokeback Mountain” filminde sıradan iki erkek arasında yaşanan, onların yaşadıkları çevre açısından kabul edilemez olan ve âşıkların hayatı için de ciddi bir tehlike demek olan aşkın burada zengin bir çevrede, taraflardan biri açısından bakıldığında eşcinsel bir aşkın skandal olmayacağı bir aile ortamında yaşandığını görüyoruz. Bu bağlamda, Lee’nin hikâyesinin kahramanları çok daha gerçek ve canlı duruyor buradakilere göre. Ayrıca orada bir şekilde ve çok daha zor koşullarda var olan mücadele burada yerini bir kabullenmeye bırakmış görünüyor ki Elio ve Oliver’ın kadınlarla, onları bir bakıma kullanır (seks, evlilik veya gizlenme amaçlı) gibi görünen ilişkileri de söz konusu ki burada rahatsız edici olan onların bu davranışları değil, filmin iki erkeğe odaklanarak onları kendi bencil bakışının parçası yapması asıl olarak. Bunu bir eleştiri olarak görmemeli; ortam steril gibi olsa da aşkın yakıcılığını burada da derinden hissettirmeyi başarıyor film. Lee’nin filminde country müziğin halkın içinden doğmaktan kaynaklanan havası kendisini gösterirken, burada klasik müziğin daha soyut ve elit atmosferi hikâyeye damgasını vuruyor demek doğru bir yaklaşım olabilir farklılığı göstermek için. Burada yaşamla ilgili genel olarak bir kaygı taşımıyor olmaları karakterlerin kendilerine dönüklüğü açıklıyor bir bakıma ama kadınların “aldatıldıklarını” da kabul etmek gerekiyor..

Filmin yönetmeni Luca Guadagnino ve Oscar kazanan senaryoyu yazan James Ivory eşcinsel kimlikleri olan sinemacılar. Guadagnino’nun kendisinden 15 yaş küçük olan İtalyan sinemacı Ferdinando Cito Filomarino ile 11 yıl süren ve 2020’de biten bir ilişkisi olmuş; Ivory’nin ise kendisinden sekiz yaş küçük Hintli yapımcı Ismail Merchant ile beraberliği Merchant’ın 2005’teki ölümüne kadar tam 44 yıl devam etmiş. Filmde biri diğerinden 7 yaş büyük olan iki erkek arasındaki aşkı anlatırken, Guadagnino ve Ivory’nin kendi kişisel deneyimlerinin ve duygularının da katkısı olmuş görünüyor hikâyeye; çünkü yukarıda anılan o steril atmosfere rağmen film her anında bir sahicilik duygusuna sahip oluyor ki seyirciyi yakalamasını sağlayan en önemli unsurlardan biri bu olsa gerek. Açılış jeneriğinde gösterilen antik heykel ve büstlerin erkek güzelliğini adeta kutsayan biçimleri, Oliver karakterinin bu heykelleri hatırlatan çekiciliğinin akıllıca kullanılması ve cinsellikten hikâyede öne geçmeyecek ve duyguları ezmeyecek bir şekilde yararlanılmasında da onların bu kimliklerinin payı vardır denebilir rahatlıkla.

Etkileyici anları ve Ivory’nin kendi yönettiği filmlerde de tanığı olduğumuz incelik dolu anlatımları var filmin: Oliver’ın aile ile ilk kahvaltısındaki erkeksi iştahı, Elio’nun yataktaki huzursuzluğu, omuza koyulan bir el, yavaş yavaş oluşan ilgi ve onunla eş zamanlı gelişen tedirginlik, umut ile endişe arasında gidip gelen duygular, “Çünkü bilmeni istedim, çünkü senden başka kimseye söyleyemem” sahnesi, “ilk öpüşme”, sevdiğine benzeme ve o olma çabası (Takılan kolye ve birbirlerine kendi adlarını takmaları), baba ile Oliver arasındaki antik heykellerin fotoğraflarına bakarken erotizm ve bu eserlerin arzuları kışkırtması konulu konuşma, başarılı diyaloglar (“Pişmanlık duymanı istemiyorum. Kafanı karıştırmışım düşüncesinden nefret ediyorum. İkimizin de acı çekmesini istemem”), üzerinde bolca yorum yapılan “şeftali sahnesi” ve oradaki sevgi gösterisi, sözcüklerle bozulmayan bir veda ânı ve “Anne, gelip beni alabilir misin?” çaresizliği sıralanabilecek onlarca örnekten sadece birkaçı filmin zarif başarısının kanıtı olarak kullanılabilecek. Elbette, insanın midesine yumruk yemiş hissi yaratan final sahnesi var bir de: Elio’nun yüzünün bize dönük olduğu ve sessiz bir çaresizlik içinde ağladığı sahnede, arka planda flu olarak yeni yıl kutlaması için masayı hazırlayanları görüyoruz. Genç adamın o sırada evdekilerden ruhsal olarak ne kadar uzakta olduğunu gösteren bu sahne tek başına yeterli bir neden filmi görmek için.

Bir “yaz aşkı” belki bu hikâyedeki ve kahramanlarımızın yaz boyunca birlikte oldukları yerlerin kış görüntülerini göstererek de film bu görüşü destekliyor gibi görünebilir ama biliyoruz ki aynı yerlerde kış bitecek ve o yaz tekrar gelecektir; Elio için de Oliver için de, tıpkı yazın tekrar gelecek olmasının kaçınılmazlığı gibi, o sıcak duyguların tekrar tekrar hatırlanacak olmasının kaçınılmazlığı da mutlaktır. Hikâyenin kendine özgü bir çevrede geçiyor olmasına rağmen, onu evrensel ve dürüst kılan kalıcı bir iz bırakacak olan bu aşkın varlığının mutlaklığı gibi. İşte bu aşkı anlatırken Luca Guadagnino elbette 1980’lerin şarkılarını da içeren ama özellikle piyano ağırlıklı eserlerden ve Sufjan Stevens’ın biri (“”Mystery of Love”) Oscar’a aday olan şarkılarından çarpıcı bir şekilde yararlanıyor. André Aciman 2019’da “Find Me” adını verdiği bir devamını yazmış romanının ve Guadagnino da bu romanı sinemaya aktarmayı planlıyormuş. Açıkçası, bu filmi ve kahramanlarını seven ve onların aşklarına saygı duyan bir sinemacının Aciman’ın yaptığı hatayı yapmaması ve iki genç adamı kendi dünyalarında ve bizim anılarımızda rahat bırakması gerekiyor. Görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’un yazın tüm sıcaklığı ve özgürlüğünü yakalayan görüntüleri ve ayrıntılar üzerinde özenle duran kamera çalışmasının önemli bir katkı sağladığı bu filmin “kutsallığına”, Oliver’ın bir gece yarısı The Psychedelic Furs’un “Love My Way” şarkısı eşliğinde dans ettiği anın güzelliğini kendisi yakalay(amaya)anlara ihanet olacaktır bu. Görkemli ve alçak gönüllü olmayı aynı anda başarabilen film, kadınları -bilerek ya da bilmeyerek- inciten bir duyarsızlıkları olsa da Oliver’ı da Elio’yu ölümsüz kılıyor. Antik bir Yunan heykeli kadar güzel ve o heykeller kadar başka bir dünyaya ait bir hikâye bu ve mutlaka görülmeli. Sinemada çok az filmin kapanış jeneriğinin bu kadar güzel olduğunu da unutmamalı ve iki genç adam dışındaki karakterlerin yüzeysel olarak çizilmiş olması da umursanmamalı; sonuçta bu bir aşk hikâyesi, Elio ile Oliver’ın nadir bulunan türden aşklarının hikâyesi.

(“Beni Adınla Çağır”)

Io Sono L’amore – Luca Guadagnino (2009)

“Milano’ya yerleşince, Rus kimliğimi bıraktım”

Evlenerek bir büyük İtalyan burjuvazi ailesinin parçası olan Rus asıllı bir kadının kendinden genç bir erkeğe aşık olması ile başlayan olayların hikâyesi.

İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’dan bir tutku ve kimlik hikâyesi. Yönetmenin kendi hikâyesinden üç ayrı yazarla birlikte yazdığı senaryo bir yandan bireysel kimliklerin diğer yandan tutkuların bastırılması üzerine özellikle benimsenmiş görünen ve eski “büyük” filmlerin izini takip eden tavrı ile ağırbaşlı bir üslubu benimsemiş.

Çağdaş sinemanın en usta kadın isimlerinden biri olan İskoç oyuncu Tilda Swinton’ın yine harikalar yarattığı bir film karşımızdaki. Onun ağzından çıkan en sıradan diyalog bile tüm vücudu ile oynar gibi göründüğü filmlerin bel kemiğini oluşturuyor. Kahramanın o olduğu her hikâyeyi mutlaka seyre değer ve canlandırdığı her karakteri mutlaka daha yakından bakılmayı hak eden bir kişiliğin sahibi olarak göstermeyi başarıyor sanatçı. Bu filmde de kadın kahramanın alttan alta soru işaretlerinin kendisini gösterdiği ama yüzeyde mutlu görünen hayatını en ufak bir abartıya başvurmadan ve kimi zaman hiç konuşmadan sadece küçük bir bakış veya mimik ile gösteriyor seyirciye. Onun bu büyük oyunculuğu filmin diğer tüm isimlerinin gölgede kalmasına neden oluyor ve filmin öncelikle en cazip yanını oluşturuyor. Öyle ki yönetmenin biraz gereğinden fazla sakin ve soğuk anlatımı ve karakterlerin yeterince işlenememesinden kaynaklanan eksikliğini fazlası ile gidermeyi başarıyor ve filmin bu türden eksikliklerinin ikinci plana düşmesini sağlıyor.

Hızlı alınmış bir kararın sonucu olan evlilik ile içine girdiği ve İtalya’nın zenginlerinden biri olan ailenin diğer bireyleri ile bir kimlik uyuşmazlığı yaşasa da rolünü başarı ile üstlenmiş görünen kadının Rus yanı ortalıkta görünmese de kendisini içten içe hep hissettirmiş ve film de bu kimlik ile kadının hayatında baskın olan İtalyan kimliğinin çatışmasına etkileyici bir şekilde sık sık dokunuyor. Ailenin ikinci dünya savaşı sırasında pek de temiz bir sicili olmayan büyükbabası ve eşi ile büyükbabanın şirketi devrettiği oğlu ve büyük erkek torun ailenin İtalyan tarafını oluşturuyor ve sertlikleri, soğuklukları ve gerçekçilikleri ile öne çıkıyorlar. Buna karşılık ailedeki Rus gelin olan kahramanımız, küçük erkek oğlu ve ailenin tek kızı yumuşak, sıcak ve hümanist yanları ile tam aksi yönde yer alıyorlar. Şirketin satışı ile ilgili toplantıdan şirketten işçi çıkarmak ile ilgili konuşmaya, kayınvalidenin alt sınıflar ile gereksiz bir yakınlaşma olarak gördüğü aşçı ile sohbetten kızın resmi bırakıp fotoğraf çekmesine büyükbabanın souğuk tepkisine film bu zıtlığı sık sık vurguluyor. Bu zıtlıklar içinde yaşayan kadının kapıldığı yeni tutkusunun gerçekçiliği bir parça havada kalıyor aslında yönetmenin sahne tercihleri nedeni ile ama imdada yetişen Tilda Swinton oluyor ve dokunduğu her şey gibi bu aşkı da gerçeklik ile sarmalamayı başarıyor. Bu zıtlıkların bir başka bariz göstergesi ise ailenin genç kızının kendisi ile ilgili bir sırrı paylaşmak için annesini ve abilerinden küçük olanı seçmesi.

Büyük İtalyan ailelerinde geçen kimi filmlerde hep operanın (Ferzan Özpetek söz konusu olduğunda ise operetin) izini görmüşümdür. Bu film ise bu izleri taşıyor ama operanın görkeminden belki fazlası ile uzaklaşan tavrı ile kendi elini zayıflatıyor ve örneğin bir Visconti’nin elinde çok daha farklı bir büyüklüğe erişebilecek olan film bu hali ile bir parça zayıf kalıyor. Yine de filmde özellikle 60 ve 70’li yıllarda çekilen dramların havasını da taşıyan bir çekicilik olduğunu belirtmek gerek. Hikâyenin geçtiği şehirlerin isimlerini o dönem filmlerinde olduğu gibi görüntü üzerine büyük puntolarla bindirerek bu havayı bilinçli olarak da özellikle hatırlatır görünen film müzik seçimi ve müziği kullanım şekli ile de bu havayı destekliyor. Afişi ile de kadının ailenin asla tam anlamı ile içine giremediğini, genç kızın ise ortada kalmışlığını anlatan film finalde kilisede geçen sahne ve evdeki telaşlı terk sahnesi ile de seyircinin gönlünü kazanabilir. Tüm bunlar yine de filmi gidebileceği o güçlü noktaya taşıyamıyor ve Swinton’ın varlığına rağmen bunun da temel sorumlusu bu gücü özellikle dizginlemiş görünen yönetmen Luca Guadagnino. Belki filminin fazlası ile dramatik görünmesini istememiş ama kapanış karelerinde kahramanları flu olarak gösterdiği bölüm derinlerdeki gizli gücü açık ediyor bize.

(“I am Love” – “Benim Adım Aşk”)