Cartouches Gauloises – Mehdi Charef (2007)

“Öğretmenleriniz Paris’e geri döndü. Nedenini biliyor musunuz? Geceleri dağlardan inen isyancılardan korkuyorlardı ve bombalardan”

Bir çocuğun gözünden Cezayir’in 1962 Temmuz ayında bağımsızlığına kavuşmasından hemen önce yaşananların hikâyesi.

1985’de çektiği ilk filmi “Le Thé au Harem d’Archimède – Arşimet’in Hareminde Çay” ile beğeni toplayan Cezayirli yönetmen Mehdi Charef’in kendi çocukluk anılarına dayanarak yazdığı orijinal senaryosundan çektiği film bir ulusun bağımsızlığına kavuşmasından hemen öncesinde yaşananları asıl olarak bir Cezayirli çocuğun gözünden aktarırken filmdeki diğer Cezayirli ve Fransız çocukları da katarak olan bitene karakterlerinin yaşını hatırlatırcasına biraz naif ve “masum” bir göz ile bakıyor. Film sinemasal bir bütünlük gösteremese de yönetmeni ve ülkesi için bu kadar kişisel olan bir konuya tarafsız bir gözle bakabilmesi ile dikkat çekiyor.

Cezayir’in 1954-1962 arasında süren ve yüz binlerce insanın ölümü ile sonuçlanan bağımsızlık mücadelesinin zaferle sonuçlanmasının hemen öncesindeki günleri anlatan filmin belki de en ilginç yanı tam bir tarafsızlık içinde “evleri” için mücadele eden her iki taraftan insanları karşımıza getirmesi. Cezayirliler evlerini geri isterken, sömürge dönemi boyunca ülkeye yerleşmiş ve Cezayir’i evi olarak benimsemiş Fransızlar burayı terk etmek zorunda kalmalarının mutsuzluğunu yaşıyorlar. Bu mutsuzluk elbette sadece ülkeden ayrılmak zorunda kalmalarından değil aynı zamanda gidecekleri Fransa’yı kendi asıl vatanları olarak görmüyor olmalarından kaynaklanıyor. Filmin tümüne hâkim olan ve temel olarak yeterince güçlü bir sinemasal ses çıkaramamasına neden olan naif yaklaşımın bir örneği olarak Fransız çocuklardan birinin dediği gibi: “Orada hiç arkadaşım yok”. Senaryo yaşanan yeri vatan ile özdeşleştiren yaklaşımı ile bağımsızlık mücadelesinin savaşçılarına hangi duygular ile yaklaşıyorsa, örneğin ülkeyi terk etmek zorunda olan Fransız istasyon şefinin hüznüne veya yaşlı Fransız yahudi kadının direncine de aynı duygular ile yaklaşıyor; ülkelerin politikaları altında hayatları savrulan küçük insanlara duyulan sempati temel olarak bu duygu.

İsyana katılan babanın uyurken veda ettiği çocuğun finalde tüm enerjisi ve coşkusu ile, geri dönen babasına doğru koşmasını ülkesinin de ayağa kalkmasının bir sembolü olarak kullanan filmin senaryosundan kaynaklanan bir problemi var. Charef hikâyesini anlatırken daha çok hatırladığı kimi küçük anları peş peşe sıralıyor gibi. Böyle olunca da film duygusal açıdan veya gerilim yaratmak bağlamında bir süreklilik hissi yaratamıyor seyredende. Çocuklar, hem Fransız hem Cezayirli olanlar, arasında bir sevimli ve masum çekişme veya kimi zaman da espri konusu olan savaşın hikâyesini Charef aralarındaki futbol maçları veya diğer oyunlar, sinemada seyredilen bir film, geri planda duyulan ve aralarında Salvatore Adamo’nun da bulunduğu Fransız şarkıcıların seslendirdiği 60’ların şarkıları ve Arap motifleri taşıyan sıkı bir orijinal müzik eşliğinde anlatırken, bu küçük anılar derlemesi diye özetlenebilecek tercihi ile kendi filmine zarar vermiş açıkçası. Karşılıklı işlenen cinayetler, yavaş yavaş ülkeyi terk eden Fransızların hüznü, çocukların tanık oldukları katliamlar karşısında sessiz bir kabullenmişlik ile hayatlarındaki masumiyeti korumaya çalışmaları bu “anı bazlı” yaklaşımda kaybolup gidiyorlar açıkçası. Adeta Charef aldığı küçük notların her birini tek tek filme çekmiş gibi görünüyor bu hali ile.

Tümü amatör olan oyunculardan başroldeki Cezayirli çocuğu canlandıran Mohamed Faouzi Ali Cherif filmin tüm yükünü sırtlanan isim olmuş. Doğal ve basit oyunu ile de çoğunlukla bu yükün ardından rahatlıkla kalkmış görünüyor. Anlamayan ama kanıksamış gözleri ile olan biteni izlerken, bize çocukluğun masumiyetinin her koşul altında sürebileceğini de kanıtlıyor sanki. Direnenler, hainler, kazananlar, kaybedenler filmde peş peşe karşımıza gelirken Charef hikâyesine dramatik açıdan yüksek noktalar sağlayamamasının da sıkıntısını yaşıyor ve yaşatıyor. Fransızca orijinal adının hem ünlü Fransız sigarasına hem de Fransız silahlarından çıkan kurşunlara referans verdiğini ve bu sigara markasının bir dönemler Fransız vatanseverliğinin sembollerinden biri olmasının filmin “ev/vatan” kavramına değinmeleri ile uyumlu olduğunu da söyleyelim. Bugünün pek çok yönetmeni çocukluklarına döndükleri hikayelerde “sinema günlerine de” yer verirler. Burada da Charef, Luis Buñuel’in “Los Olvidados – Unutulmuşlar” filmini çocuk kahramanının en sevdiği film yaparak bu büyük ustaya da bir selam gönderiyor.

(“Summer of ’62” – “62 Yazı”)