The Producers – Mel Brooks (1967)

“İlk adım: batması kesin, en berbat oyunu bul. İkinci adım: 1 Milyon Dolar topla, daha bir sürü yaşlı kadın var. Üçüncü adım: muhasebe defterini aç ve sahte destekçi listesi hazırla, biri hükümet biri bizim için. Dördüncü adım: Broadway’e açıl. Beşinci adım: Broadway defterini kapat. Altıncı adım: 1 Milyon Doları alıp, Rio de Janeiro’ya topukla”

İflas etmiş durumdaki bir Brodway yapımcısının, ürkek ve çekingen muhasebecisinin çağrıştırdığı bir fikirden yola çıkarak, batması kesin olacak bir oyun sahneleyerek zengin olma hayalinin hikâyesi.

Mel Brooks’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Brooks’un ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu ve orijinal senaryo Oscar’ını kazanan yapıt 2001’de bir müzikale uyarlanarak Broadway’de sahnelenmiş ve bu müzikal de 2005’te Susan Stroman’ın yönetmenliğinde sinema versiyonu ile çıkmıştı seyircinin karşısına. Batacak bir oyunun, başarılı olacak bir oyundan daha çok para getireceğini keşfeden yapımcı rolünde Zero Mostel’in, muhasebeci rolünde Gene Wilder’ın ve “berbat” oyunda Hitleri canlandıran Dick Shawn’un mükemmel performanslar sundukları film, Hitler müzikali gibi hassas bir konudan çok keyifli bir komedi çıkarırken, bir külte dönüşmesi ile Hollywood yapımcılarının dar görüşlülüğününün de örneklerinden biri olmuştu. Brooks’un kendine has komedi anlayışı ve “bayağı” olmaktan çekinmediği esprileri, sanatın para ile özdeşleştiği Broadway dünyasına getirdiği eleştiri, müzikal/müzikli sahnelerinin verdiği keyif ve Brooks’un ilk yönetmenliğinin izlerini taşıyan naif sineması ile kesinlikle eğlenceli bir yapıt.

İki ana karakter üzerine kurulu bir öykü anlatıyor Brooks bize ama Hitler de bir üçüncü karakter olarak öykünün başından sonuna hep karşımıza çıkıyor. Max Bialystock (Zero Mostel’İn canlandırdığı bu karakterin soyadını, atalarının toprağı ve soykırıma kadar Doğu Avrupa’da Yahudilerin en yoğun yaşadığı şehirlerden biri olan, Polonya’nın Białystok şehrinden esinlenerek seçmiş Mel Brooks) yaşlı, bekâr ve parası olan kadınlardan gönüllerini hoş ederek aldığı çeklerle yapımcısı olduğu oyunlara para bulmaya çalışan üçkağıtçı bir adam; Leo Bloom (Gene Wilder) ise bir muhasebe şirketinin elemanı olarak, Bialystock’un defterlerini tutmak ve denetlemekten sorumlu olan ürkek ve zaman zaman histeri krizlerine kapılan bir muhasebeci. Bloom’un defterlere bakarak yaptığı bir saptama, Bialystock’un aklına harika bir fikir getirir; kâr payı vaat ederek (bu payların toplamı kârın %25 binine denk gelecektir öykümüzde!) topladığı paralarla Broadway tarihinin en kötü oyununu sahneleyecek ve oyunun ilk geceden sonra iptal edilmesi ve masraflarla ilgili küçük bir muhasebe oyunu sayesinde zengin olacaktır. Uzun araştırmalardan sonra, ABD’de yaşayan bir Nazi Alman’ın (Kenneth Mars) yazdığı “Springtime for Hitler” adlı ve Hitler güzellemesi yapan bir oyunu bulurlar ve sahneye koymak için çalışmaya başlar iki adam. Ne var ki Hitler rolünde, Lorenzo St. DuBois olan adını LSD (!) olarak kısaltan bir aktörün (Dick Shawn) yer aldığı oyuna seyircinin verdiği tepki hiç de bekledikleri gibi olmayacaktır.

Mel Brooks kendine has bir komedi anlayışı olan bir sanatçı; komedinin fazlası ile steril olmasını eleştiren ve “kabalaşmak” ve ileri gitmekten çekinmeyen bir mizah anlayışı olan Brooks bu yaklaşımı ile popüler sinemaya, iyisi ve o kadar iyi olmayanı ile; yönetmen, senarist, oyuncu ve yapımcı olarak önemli bir katkı sağladı. 1991’de çektiği ve başrolünde de oynadığı “Life Stinks” (Kokuşmuş Hayat) ve son yönetmenlik çalışması olan, 1995 tarihli “Dracula: Dead and Loving It” (Dracula, Ölü Ama Son Derece Mutlu) gibi eleştirmenlerin hiç beğenmediği ve gişede kötü sonuçlar alan filmleri de oldu sanatçının ama yönettiği diğer 9 film onun adına olumlu sonuçlar elde etti ve “The Producers” da bunlardan biriydi. Yahudi bir sanatçı olarak Hitler’i komedi malzemesi yapmak, onun portresini ve gamalı haç başta olmak üzere Nazi sembollerini beyazperdeye getirmek üzerinde durulması gereken bir seçim kuşkusuz ve Brooks filimi yüzünden özellikle ABD’deki Yahudi kurumlarından ve din adamlarından çok sert eleştiriler almış kendi ifadesine göre. 2001’de World Report dergisine verdiği röportajda bu eleştirilere genel cevabı olarak da görebileceğimiz şu sözleri söylemiş Brooks: “Bir diktatörü, nutuk atarak ve ağız kavgasına girişerek alt edemezsiniz; insanları baştan çıkarmak onların ustası olduğu bir iştir çünkü. Ama onlarla alay eder ve kahkaha malzemesi yaparsanız onları, asla kazanamazlar; çünkü onların kaçık olduklarını göstermiş olursunuz”. Bu filmde tam da bunu yapıyor Mel Brooks ama asıl öyküsü değil Hitler’i alay konusu yapan; iki yapımcı kahramanımız bu vazifeyi gören bir oyunu sahneye koyuyorlar başarısız olacaklarından emin bir şekilde. Bu müzikli oyunu izlediğimiz sahnelerin Dick Shawn’ın müthiş performansı sayesinde yapıtın en eğlenceli anlarının bazılarını içermesi ve yine çok keyifli bir “Hitler seçmeleri” bölümünün sıkı kahkahalar attırması, Brooks’un diktatörle baş etmek için en iyi yol olarak seçtiği yöntemi uygulamakta başarılı olduğunu gösteriyor. Brooks gibi, filmin başrol oyuncularından Gene Wilder (onun ailesi ise bir başka ülkeden, Rusyadan göç etmiş ABD’ye), yapımcı Sidney Glazier ve yürütücü yapımcı Joseph E. Levine’in de Yahudi olduğunu düşününce, sanatın/sanatçının faşizmle mücadele örneklerinden biri olarak gösterebiliriz yapıtı.

Buzlu camı olan bir kapının arkasındaki sileutlerin hareketleri ile tipik bir Mel Brooks sahnesi açıyor filmi; daha sonra ZAZ komedilerinde (David Zucker, Jim Abrahams ve Jerry Zucker üçlüsünün 1980’lere damga vuran komedileri) -hem olumlu hem olumsuz anlamda- çok daha ileri taşınan “kaba”lığın ilk örneklerini izlediğimiz bu sahne ile film öyküsünü nasıl anlatacağı konusunda iyi bir örnek veriyor bize. Max Bialystock’un karakterini ve çevirdiği dolapları anlamamızı sağlayan bu ilk sahneler kahkaha attıran veya en azından gülümseten içerikleri ile filme eğlenceli bir giriş yapmamızı sağlıyorlar. Zero Mostel, Mel Brooks ve görüntü yönetmeni Joseph F. Coffey’in genelde yakın plan çalışma tercihlerinin daha da vurguladığı bol mimikli oyunculuğu ile iyi ve yoğun bir komedi üretiyor bu sahnelerde ve takip eden tüm öykü boyunca. Senaryonun Leo Bloom karakterini öyküde ilk kez karşımıza çıkardığı bölüm de benzer bir başarıya sahip ve tıpkı Mostel gibi, Gene Wilder da mimiklerini sıklıkla kullandığı peformansı ile (yardımcı oyuncu olarak Oscar’a aday olmuş Wilder, aslında başrolü paylaşsa da) karakterini çok iyi tanıtıyor bize. Onun oyunculuğu, yürütücü yapımcı Joseph E. Levine’in filmle ilgili iki büyük yanılgısından birinin de göstergesi olmuş. Levine deneme çekimlerinde Wilder’ın performansını berbat olarak tanımlamış ve değiştirilmesini istemiş Brooks’tan; yönetmenin ısrarı ile filmin kadrosunda kalabilen Wilder başarısı ile Oscar’a aday olmuş ve Levine’in yanıldığını kanıtlamış ama yürütücü yapımcının daha da yanlış bir öngörüsü de olmuş: Tamamlanan filmi gören Levine, saldırgan bulduğu mizahın filmi gösterime sokmayı riskli kıldığı kararını alarak rafa kaldırmış eseri; neyse ki devreye İngiliz aktör Peter Sellers girmiş ve bir arkadaş ortamında gördüğü filmi överek, gösterime sokmaya ikna etmiş yapımcıları.

Mostel ve Wilder’ın, karakterlerinin zıtlığına rağmen, giriştikleri oyunda iyi ve uyumlu bir ikili olabilmelerini inandırıcı kılmakta çok başarılı oldukları yapıtta, onların “Bugüne kadar yazılmış en kötü oyunu bulmalıyız” cümlesi ile giriştikleri oyun boyunca eğlenceli pek çok sahne izletiyor bize Brooks ve bunu yaparken bazı yan karakterleri de mizahının parçası yapmayı başarıyor. Nazi oyun yazarından onun apartmanındaki kapıcı kadına (bu kadının, kapıcının İngilizce karşılığı olarak kullandığı “concierge” sözcüğünü telaffuzundaki özentilik örneğin hayli eğlenceli) ve yaşlı kadın karakterlerinin tümünü, Brooks komedisinin sağlam malzemeleri yapmış güçlü bir şekilde. Buna karşılık restorandaki kemancıya bahşiş vermeme sahnesi gibi bazı esprilerin, komik olsalar da hikâyeye “yerleştirilmiş” göründüğünü ve klişelerle/klişe kullanımı ile -belki de- dalga geçmeyi denerken, klişenin çekiciliğine kapıldığını da söylemek gerek Brooks’un. Bu ikincisinin en iyi örneği, “İsveçli seksi sarışın” sekreter Ulla karakteri. İlk sinema rolünde Lee Meredith’in güçlü bir cinsel cazibe içeren performansı ile renklendirdiği karakter öyküye eğlence ve çekicilik katıyor açıkçası ama Brooks’un klişenin kolaycılığına ve, 1960 ve 70’li yıllarda İsveç sinemasının erotik filmler ile tüm dünyaya yayılan seksi İskandinav güzelleri modasına kapıldığını da söylemek gerek. Bir benzerini eşcinsel travesti yönetmen (Christopher Hewett) ve eşcinsel asistanı (Andreas Voutsinas) için de söylemek mümkün ama tüm bu karakterleri canlandıran oyuncuların kesinlikle iyi bir komedi performansı sunmaları Brooks’un tercihlerini, klişe ya da değil, eğlenceli kılıyor. Oyuncuların başarısından söz etmişken, Nazi yazar rolündeki Kenneth Mars’ı ve Bialystock’un, paralarını almak için gönüllerini hoş ettiği kadınlardan biri olan “Sarıl Bana! Dokun Bana!”yı canlandıran Estelle Winwood’u da anmak gerekiyor.

“Doğru” finali ile de eğlendiren yapıtın iki oyuncusunun ölüm şekilleri tam da bir sanatçıya ve bu filmin öyküsüne yakışır şekilde olmuş ve hatta tıpkı Mel Brooks’un öyküsü gibi kara komedi de barındırıyor bunlardan biri. Zero Mostel, zayıflamak için yaptığı radikal bir diyetin sonucu olarak, bir tiyatro oyununun provaları sırasında, soyunma odasında geçirdiği bir kalp krizinden kaybetmiş hayatını 1977’de. Dick Shawn ise 1987’de sahnedeki tek kişilik gösterisi sırasında kalp krizi geçirmiş ama oyuncunun yere düşmesini performansının bir parçası zanneden seyirciler izlemeye ve gülmeye devam etmişler sağlık görevlileri sahneye çıkana ve perde kapanana kadar!

Filmde kullanılan şarkılardan ikisinin (“We’re Prisoners of Love” ve “Springtime for Hitler”) söz ve müzikleri Mel Brooks’a ait ve nota bilmeyen sanatçı daha sonra da hep yapacağı gibi, bunları da önce kendisi seslendirmiş ve bir müzisyenin, duyduğu melodiyi notalara dökmesini sağlamış. Çok yönlü sanatçılığının ve yeteneğinin bir örneği bu kuşkusuz ve ilk yönetmenlik çalışması olan “The Producers”ın setinde acemiliği nedeni ile karşılaştığı zorlukları da, yardımcı yönetmen Michael Hertzberg ve kendi becerileri ile atlatmış; ama 1974’te Playboy dergisine verdiği bir röportajda anlattığına göre heyecanı yüzünden hayli komik bir duruma da düşmüş setteki ilk günde: Oyuncular ve tüm teknik ekibin çekimlere başlamak için ondan beklediği “action” sözüğü yerine, “cut” çıkıvermiş ağzından! Brooks’un bir yönetmen olarak acemiliğinin kendisini gösterdiği anlar var filmde açıkçası; Stanley Kauffmann ve Pauline Kael gibi iki ünlü eleştirmenin filmi hiç beğenmemelerinde de önemli bir payı olmuş bu mizansen çalışmasının. Örneğin Kael filmin sadece komedisini değil, sinema dilini de “amatör ve kaba” bulmuş. Bu haklı eleştirilere karşın film ilerleyen yıllarda yavaş yavaş bir kült yapıta dönüştü ve Brooks daha başarılı filmler (her ikisi de 1974 yapımı olan “Young Frankenstein” (Genç Frankenstein) ve “Blazing Saddles” (Gümüş Eyerler)) çekse de ve klişeler, bazı ucuz espriler ve politik doğruculuk açısından sıkıntılı bir komedi içerse de, bu yapıt bir komedi klasiği olarak sinema tarihinde yerini aldı.

(“Yapımcılar”)

Spaceballs – Mel Brooks (1987)

“Yarı köpek, yarı insanım. Kendimin en yakın dostuyum”

Bir gezegenin bir başka gezegenin temiz havasını çalmak istemesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Mel Brooks’un her biri farklı türlere el atan “parodi” filmlerinden biri olan 1987 tarihli bu eserde Brooks bu kez uzay filmlerine bulaşıyor kendi her zamanki üslubu içinde. Asıl olarak “Star Wars – Yıldız Savaşları” filmini parodisinin konusu yapsa da, “Star Trek – Uzay Yolu”, “Planet of the Apes – Maymunlar Cehennemi” ve “Alien – Yaratık” filmlerine de sataşma mahiyetinde göndermeleri olan filmin senaryosunu Brooks, Thomas Meehan ve Ronny Graham ile birlikte yazmış. Brooks bu filmlerle yetinmemiş ve Kafka’dan “The Wizard of Oz – Oz Büyücüsü” filmine ve kimi kelime oyunlarına kadar göndermeleri yoğun olan bir sonuç koymuş ortaya. Bugün kimileri için kült olan film açıkçası biraz kaba olan mizahı, her zaman yeterince güldürmeyen esprileri ve Brooks’un -hemen her zaman olduğu gibi- çok da uygun görünmeyen yönetmenliği ile pek de güçlü bir film görüntüsünü taşımıyor. Yine de Brooks mizahından hoşlananların, ama onlardan da çok gönderme yapılan tüm eserlerin orijinallerini bilenlerin keyif alacağı bir film karşımızdaki.

Açılışını “Star Wars” filminin artık bir klasik olan açılış jeneriğini (uzayın derinliklerine doğru kayarak kaybolan yazılar) taklit ederek yapan film hemen tüm karakterlerini yaratmak için de yine bu filmden yararlanmış. “Eğer bunu okuyabiliyorsanız, gözlüğe ihtiyacınız yok” cümlesi ile biten bu kayan yazılar nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor bize aslında: “Star Wars” ile dalgasını geçen, sözlü eğlencesi fiziksel eğlencesinden daha iyi olan ve “komedisinin “gerçekliğini” sürekli olarak ihlal eden bir film karşımızdaki ve bu bağlamda filmin en sağlam esprilerini de bir film olarak kendisi ile dalga geçerek, “sinemasal gerçekliği” tahrip ettiği bu zamanlarda üretiyor Brooks. Karşımızdakinin bir film olduğunu sürekli olarak ve hayli eğlenceli sahnelerle vurguluyor Brooks. Seyrettiğimiz film henüz çekilirken piyasaya video kasedinin çıkması ve filmin karakterlerinin bu kasedi seyrederek ne olacağını (ne yapacaklarını) görmeleri (ki bu sahne hayli eğlenceli kelime oyunlarına da sahip), kötü adamların filmin kahramanlarını değil dublörlerini yakalamaları veya bir düelloda ışın kılıçlarının kameramana çarpması gibi örnekleri olan bu anlar filmin komedi açısından da zirve noktası oluyorlar ve açıkçası keşke Brooks parodinin peşine düşerken daha sağlam ve bütünsel bir hikâyeye sahip olması gerektiğini unutmasaymış dedirtiyor.

Kimi yüzeysel bel altı esprileri, zaman zaman dozu kaçan kelime oyunları ve günümüz sinemasında masalesef çok daha kötü ve rahatsız edici biçimde kullanılan “iğrenç” esprilerin (pizza adamın görselliği fazlası ile kaba ve hatta mide bulandırıcı örneğin) zayıflattığı bir film bu. Brooks keşke hem bu kaba esprileri hem de “çölü taramak” gibi sığ esprileri ayıklasaymış filmden ve bize kalitesi vasatın altına hiç inmeyen bir komedi sunabilseymiş. Brooks kendisi de iki ayrı karakteri canlandırdığı filmde oyuncularını zaman zaman serbest bırakmış görünüyor komedilerini üretmede ki her zaman olmasa bile sık sık olumlu bir sonuç vermiş bu tercih ve özellikle Rick Moranis hayli eğlenceli performansı ile diğer oyuncuların önüne çıkıyor filmde. Meraklıları için eğlence kaynağı olacak göndermelerin çokluğu bu açıdan olumlu olsa da, bazen filmin kendi hikâyesi yokmuş gibi bir görünüm yaratıyor (ki aslında bundan da bağımsız olarak, bir hikâyenin varlığından söz etmek pek kolay değil) ve bu da elbette olumlu bir puan değil.

Brooks’un yönetmenliğinin zaman zaman komedilerini yaratsınlar diye karakterlerini kamera karşısına sıra ile geçirmek düzeyinde seyretmesi de filmin zayıflıklarından biri. Bu ve yukarıda sıralamaya çalıştığım problemlerine rağmen, kimi parlak ve sıkı bir kahkaha attıran esprileri, Rick Moranis’in eğlenceli oyunculuğu, kendi kendisine yaptığı göndermeleri ve sinema sektörünün pazarlamacıları ile çekinmeden dalgasını geçmesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

(“Uzay Topları”)

Blazing Saddles – Mel Brooks (1974)

“Batıdaki tüm Kızılderilileri öldürmek için onca emek ve zaman harcadık. Peki, sonuç ne? Kızılderililerden daha koyu renkli bir şerifimiz oldu”

Demiryolunun geçeceği kasabalarına el koymak isteyen bir politikacıya karşı direnen ve siyah bir şerifin liderliğinde mücadele eden kasabalıların hikâyesi.

Fars veya parodi türlerindeki filmleri ile tanınan ABD’li yönetmen Mel Brooks’un en çok bilinen ve ticari olarak da en başarılı olan çalışmalarından biri. Filmlerinde farklı tür sinemaları ile dalgasını geçen Brooks bu ikinci sinema filminde kovboy filmlerini tiye almış ve şerifi alışılagelenin dışında siyah yaparak hem Hollywood’un hem de genel olarak beyaz Amerikalılar’ın ırkçılık dolu tarihi ile dalgasını geçmiş. Brooks’un daha sonra sıkça tekrarlanan (örneğin tüm o ZAZ filmleri) tarzının en öne çıkan örneklerinden biri olan film bugün belki bu tekrarlanmışlığın etkisi ile açıkçası bir parça eskimiş de görünüyor.

Siyah şerif rolündeki Cleavon Little’ın sürüklediği filmde usta isim Gene Wilder alkolik bir beyaz silahşörü oynuyor ama rolü senaryodan kaynaklanan nedenlerle oldukça silik ve nerede ise seyredenin aklına siyah ve tanınmamış bir oyuncunun gişede iş yapmayacağı kaygısı ile yaratılmış düşüncesini getirecek kadar hikâyeye hiç katkısı olmayan bir karakter sergilenen. Yan rollerdeki oyuncular, iki farklı rolde karşımıza gelen Brooks’un kendisi dahil olmak üzere hayli abartılı oynamışlar. Bu abartının içinde Alman asıllı revü yıldızını canlandıran Madeline Kahn öne çıkmayı ve başta şarkı söylediği sahne olmak üzere filmin en eğlenceli anlarından bazılarının yaratıcısı olmayı başarıyor. Aslında bir Mel Brooks filminde oyunculuk gösterisi beklemenin ne kadar doğru olduğunu da düşünmek gerek. Sonuçta karakterlerin özellikle klişe olarak ve hayli kalın çizgilerle çizildiği ve hikâyenin kendi başına pek de önemli olmadığı filmler söz konusu. Burada da sözlü veya fiziksel esprileri ardı ardına sıralayan bir senaryo var karşımızda ve Brooks “saçmalığın” sonuna kadar gitmekten kaçınmıyor. Bunu yaparken de hayli komik kimi sahnelere de imza atıyor. Şerifin kendi kendisini rehin aldığı sahne ve yönetmenin daha sonra bir başka filminde benzerini tekrarlayacağı Count Basie orkestrasının çölün ortasında konser vermesi gibi anlar örneğin, özellikle dikkat çeken bölümlerden ikisi.

Brooks’un filmi pek çok gönderme de içeriyor elbette. Gene Wilder’ın canlandırdığı silahşörün “Ben Cecil B. De Mille’den bile daha fazla adam öldürmüşümdür” diyerek sinemanın ilk yıllarının büyük prodüksiyonlu ve yüzlerce insanın öldüğü hikâyelerinin yönetmenine gönderilen selamdan, Madeline Kahn’ın Marlene Dietrich taklidine ve kahramanlarımızın finaldeki Warner Bros setlerinde çekilmekte olan filmlerin içine girmelerine bu göndermelerin önemli bir kısmı sinema ile ilgili. Brooks müzikallerin yönetmenlerinin ve oyuncularının eşcinselliğine yönelik rahatsız edici olabilecek sataşmaların yanısıra kasaba halkının siyahları ve uzak doğuluları benimserken İrlandalılar’a karşı çıkması gibi etnik ayrımcılıkları da komedisinin malzemesi yapıyor. Bu ve benzeri yaklaşımlar Brooks’un filmine amaçladığı komediyi getiriyor ama hikâyenin esprilerin art arda dizilmesi dışında bir biçim ve içeriğe sahip olması hedeflenmediğinden film bugün 70’lerdeki kadar başarılı görünmüyor açıkçası. Ayrıca günümüz Amerikan sinemasında başını alıp gitmiş örneklerin yanında hayli masum görünse de filmin kaba mizahtan fazlası ile yararlandığını ve bu bağlamda rahatsız edici olduğunu da söyleyelim.

(“Gümüş Eyerler”)