Alexis Zorbas – Mihalis Kakoyannis (1964)

“Tek bir eksiğin var: Çılgınlık. Bir erkeğin biraz çılgın olması gerekir. Yoksa ipini koparıp özgür olmaya cesaret edemez asla”

Babasından miras alan toprakları görmek için Girit’e gelen yarı Yunanlı yarı İngiliz bir aydının orada karşılaştığı bir Yunanlının etkisi ile hayatını sorgulamasının hikâyesi.

Nikos Kazancakis’in romanından uyarlanan film 60’lı yıllardan günümüze ulaşan, klasikleşmiş ve kimi nitelikleri ile kült özelliğini de kazanmış bir çalışma. Kıbrıs asıllı Yunanlı yönetmen Mihalis Kakoyannis’in filmi Batılıların gözünde finaldeki unutulmaz sirtaki bölümü ile ün kazanmış ve bu ünü ile Yunanistan’ın turizm cazibesini artırmak gibi sonuçlara neden olmuş olsa da sinemasal açıdan da önemli ve bu önemini özellikle uyarlandığı romana da hayli borçlu olan bir eser.

Romandaki Yunanlı aydının filmde bir yarı İngiliz’e dönüştürülmüş olması bir kenara bırakılırsa film, elbette sonda yer alan sahildeki dans bölümünde Anthony Quinn ve Alan Bates’in artık bir klasik olan sirtakileri, başlardaki dalgalar içinde sallanan gemideki yolcuların eğlenceli halleri veya ölen kadının evindeki eşyaları tam bir akbaba sürüsü davranışı ile yağmalayan köylüler gibi trajikomik sahneleri ile günümüzde de kendisini seyrettirmeyi başaracak sinema eserlerinden biri olmayı başarıyor. Film o lanetli (!) sirtaki sahnesi ile öne çıksa da hikâye boyunca köydeki yerli halkın davranış kalıpları üzerinden yerleşik uygarlık standartlarının dışındaki hayatları karşımıza getiriyor ve filme atfedilen tüm o turistik özelliklerin aksine kimi rahatsız edici yerel öğeleri açıkça göstermekten sakınmıyor. Dehşetli bir şekilde tipik Türk özellikleri bulabileceğiniz bu köylülerin köyün dul güzeline olan bakışları, onu alay, taciz ve aşağılama konusu yapan tavırları ve genel olarak bir meta olarak görmelerini olduğu gibi getiriyor karşımıza. Bu kadının yaşadıkları yarı Batılı aydının pasifliği ile doğulu Zorba’nın aktifliğini karşı karşıya getirmek gibi bir işlevi üstlenirken bir yandan da sanki hayatın Batı ile kıyaslandığında çok daha doğal ve dolu yaşandığı bir toplumda, işte o hayatın bir yandan da evcilleşmemiş ve hatta vahşi öğelerini muhafaza edeceğini de söylüyor. Bu doğallık ve vahşiliğin en bariz ama diğer tüm köylüler ile kıyaslandığında güzel olan hali ise Zorba karakteri ile getiriliyor karşımıza.

Vahşi, doğal ve güzel: Evet Anthony Quinn’in belki de kariyerindeki en parlak performanslarından birini verdiği filmde onun karakteri doğal hayatın içindeki yanlış ve yerleşik kuralları sorgulayarak ve onlara karşı çıkarak da doğalın güzelliğinin yaşanabileceğinin kanıtı adeta. Zorba ne kadar doğal, vahşi ve hayat dolu ise Bates’in aydın karakteri de o kadar kısıtlanmış, kurallı ve hayattan uzak düşen bir karakter. Hikâye bu farkı sık sık çeşitli örnekler ile vurgularken, bu kıyaslamanın en çarpıcı örneği ise Zorba’nın kadınlara yaklaşımındaki “Bağışlayıcı Tanrının affetmeyeceği tek günah bir erkeğin kendisini yatağa davet eden bir kadını reddetmesi” ile kendi ağzından özetlenebilecek doğallık ile Bates’in canlandırdığı Basil adlı karakterin tam da bu günahı işlemesine neden olan ve farklı okumalara açık pasifliği. Farklı okumalara açık çünkü Basil’in bu seçimini yapmasına neden olan durum onun iktidarsızlığı ile de açıklanabilir, Zorba ile arasındaki sıcak dostluk üzerinden eşcinselliği ile de. Film bu iki erkek karakter üzerinden ilerlerken kadınların hep ikinci planda olmasının ve başta bu iki erkek karakter olmak üzere filmdeki tüm erkeklerin belirlediği rolleri üstlenen karakterler içinde sınırlanmış olarak kalmasının hikâyeye getirilebilecek bir eleştirinin kaynağı olabileceğini de eklemek gerekiyor.

Quinn Oscar adayı olan oyunculuğunda kahramanının tüm enerjisini veya daha doğru bir deyişle hayat enerjisini perdeye yansıtmayı başarıyor. Kimi zaman tek başına tüm dünyaya karşı koyabilen Yunan mitolojisinden bir kahraman, kimi zaman en trajik olayın bile izini üzerinden atabilen bir güçlü kişilik ve kimi zaman da sinemanın gördüğü en eğlenceli çapkınlardan biri olmayı başarıyor hikâye boyunca Quinn. Onun karakterinin bu baskın özelliği kimi zaman filmin diğer öğelerini geri plana atar gibi olsa da oyuncunun takdirini engellememesi gereken bir durum bu. Alan Bates’in performansı Quinn’in sürekli sahne çalan performansının gölgesi altında kalıyor sık sık ve komik anlarda 60’lı yılların İzzet Günay’ı, dramatik anlarda ise tedirginliği zirveye çıkmış bir Anthony Perkins arasında gidip geliyor ama yine de kimi sahnelerde filme tuhaf bir çekicilik de katmıyor değil. Filmdeki oyunu ile Oscar kazanan Lila Kedrova görmüş geçirmiş Fransız madam rolünde görmelere seza bir oyun veriyor ve filmin Bates ile birlikte hüzünlü yanının da yaratıcısı oluyor.

Siyah beyazın yakıştığı kimi filmler vardır ve bu film de işte tam bunlardan biri. Walter Lassaly’nin görüntüleri adanın çıplak ve kimi zaman sert görüntülerini hiçbir anında kartpostal tuzağına düşmeden yalın bir biçimde getiriyor karşımıza. Mikis Theodorakis’in müziği için ise üzerinden geçen bunca yıldan sonra söylenecek yeni bir şey olmasa gerek. Başta sirtaki olmak üzere artık tam bir klasik olmuş bir müzik çalışmasından söz ediyoruz çünkü. Mihalis Kakoyannis’in yönetimi kimi zaman yeterince oturmuş ve tutarlı görünmese de ve film egzotizmden tümü ile kaçınamamış olsa da sonuçta karşımızdaki sinema tarihinin mutlaka görülmesi gerekli eserlerinden biri. Bir yandan belki popüler öğeleri olan ama öte yandan da bu öğelerin içine yerleştirdiği sert görüntüler ile sosyal bir eleştiriyi ihmal etmeyen, sonuçta bir ana karaya bağlı olsa da adanın farklılığının altını ustaca çizebilen ve ustalıklı final sahnesi ile Basil’in adaya uyumu veya işletilmeye çalışılan eski maden konusunda sonuç ne olursa olsun her sorunun eninde sonunda geçici olduğunu ve tüm sorunlara tek cevabın da “dans etmek” olduğunu söyleyen hikâye, Basil’in kırılma noktası olan ve “bana dans etmeyi öğret” dediği karede olduğu gibi bazen içimizdeki duvarları yıkacak sağlam ve güzel dostların değerini göstermesi ile bile ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

(“Zorba the Greek” – “Zorba”)